Orkide Çılgınlığı

Orkide Çılgınlığı

15 Temmuz 2018

Tüm zamanlarda asalet ve zarafet sembolü olan, dünyanın belki de en çok sevilen çiçeği Orkidelerden konuşuyoruz. Bin bir türlü renkte, göz alıcı formlarda karşımıza çıkan, her tür zor şartlarda bile olanca güzelliğiyle açan, kırılgan, zarif ama öte yandan da son derece dayanıklı çiçekler bunlar…Orkide, 26.000’e ulaşan tür çeşitliliğiyle, çiçek açan bitkiler arasında tartışmasız en kalabalık ailelerden birine sahip.

15 Temmuz 2018 tarihinde Açık Radyo'da yayınlanmıştır.
Botanitopya podcast servisi: iTunes / RSS

Çoğu tropik ve astropik bölgelerde yetişen orkideler, epifit bitki sınıfına giriyor. Yani başka bitkilerin ya da organik birikintilerin üzerinde yaşayan ama asalak olmayan bitkiler bunlar. Yakın zamanda Dominik Cumhuriyeti’nde bulunan bir fosil orkide, bitkinin Dinozorlar döneminde bile var olduğuna işaret ediyor. Yani  85 milyon yıl öncesine dayanan bir geçmişi var orkidenin.

Bir zamanların kolay ulaşılamayan o nadide çiçeklerini, bugün neredeyse her süpermarketin rafında, çiçekçilerde görebiliyoruz artık. Çokça gördüğümüz bu orkideler,  Phalaenopsis veya “güve orkidesi” olarak bilinen bir türü. (Yapısıyla kimi böceklere benzediği için böyle bir isim verilmiş.)  Güney Asya ve Endonezya takımadalarında mikro çoğaltım yöntemleriyle yetiştirilen bu melezler, bugün milyar dolarlık kazanç getiren devasa bir sektör yaratmış. Orkide ticaretinin bu boyuta ulaşmış olması, yüzyıllardır süren “çılgınlık” boyutundaki ilginin yeni hali sayılabilir bir anlamda.

Peki orkide, insanlık tarihine ne zaman eşlik etmeye başlamış? Eski Yunan ve Roma tıbbında, bitkiler “benzerlik ilkesi” ne bağlı olarak şifa kaynağı olarak kullanıldığını biliyoruz. Birçok bitkiye olduğu gibi Orkide’ye de Latince Orchis’e adını veren kişi Platon’un öğrencisi Theophrastus (MÖ yak. 372-288). MÖ 300 civarında yazdığı Bitkilerin Tarihi Üzerine adlı eserinde, yumrulu kökleri erkek üreme organına benzediği için bu bitkiye, Yunanca “testis” anlamına gelen Orchis adını vermiş. Orchis aynı zamanda bir satir ile su perisinin oğlu olan bir yarı-tanrının adı. Mitolojik hikayeye göre, Dionysos şöleni sırasında öldürülen bu yarı-tanrı, ölümünden sonra dünyaya yeniden orkide olarak gelir. Theophrastus gibi, Dioskorides (MÖ 40-80) ve Galenos (MS 129-yak. 210) da orkideleri “doğurganlıkla” özdeşleştirerek, kısırlık tedavisi için önermişler. Afrodizyak etkisi olduğuna da inanılmış.

 

 

 

Augustus’un “görkemli barış sunağı” Ara Pacis’in kabartmalarında ya da Julius Caesar’ın inşa ettirdiği Venüs tapınağında, Batı sanatındaki ilk örnekler olarak orkide betimlemelerini görebiliyoruz.

Tabii Yunan filozoflar onu adlandırmadan çok daha önceleri Uzakdoğu’da orkideler, saygın çiçeklerdendi. MÖ 2800’de efsanevi Çin İmparatoru Shen Nong’un yazdırdığı, bitkilerin tıbbi kullanımına dair bilgiler içeren Nong Bencao Fing metninde de canlı pembe sümbül orkidesi Bletilla striata’nın adı geçiyor. Daha sonra MÖ 551-479 yılları arasında yaşamış olan Konfüçyüs “kokulu çiçeklerin kralı” dediği orkideyi, “onur” ve “erdem” kavramlarıyla birlikte anıyor metinlerinde. Bu onur ve erdem çiçeği, Konfüçyüs’ün yaşadığı Kubilay Hanlığı döneminde, Moğol baskısı altında yaşayan sanatçıların da gözde teması olmuş. O sıkıntılı ve zorlu zamanlarda, şiire ve ve  resim sanatına, “yüce gönüllülüğün” simgesi olarak girer.  Çin farmakolojisinde de bu anlamda önemli bir yeri vardır orkidenin. “Shih-hu” bitkileri, yani çıplak kayaya tutunarak yaşayan, bu yüzden dirençli ve güçlü olduğuna inanılan Dendrobium türleri, Çin tıbbında kuvvet verici bir ilaç olarak kullanılıyordu.

Nice bitki avcılarının uğruna yollar aşındırdığı bir çiçek Orkide… 17. yüzyılda baharat peşinde Doğu Hint Adalarına yapılan keşif gezileri, egzotik bitki örtüsüyle kaplı o yeni topraklara bitki tüccarlarını, misyonerleri, subayları, diplomatları ve hekimleri de taşıyordu. Batavia’nın, yani Cakarta’nın “ilk tüccarı” Georg Eberhard Rumphius (ölümünden sonra 18. yüzyıl ortasında yayımlanan) on iki ciltlik Herbarium Amboinese kitabına yeni epifit ve terreistik orkide türlerini de eklemişti. 

Orkideler hakkında yazan ilk Avrupalılardan bir diğeri de Engelbert Kaempfer. Hollanda Doğu Hindistan Şirketi (yani VOC) için çalışan Alman doğa bilimci ve doktor Kaempfer 1639’dan sonra VOC Japonya’yla ayrıcalıklı ticaret haklarına sahip olunca Japonya’yı da birçok kez ziyaret etmiş.  1712 yılında yazdığı bir raporda, Kyoto’da aristokrat tabakasının “sekkoku” adını verdiği, Dendrobium moniliforme bitkisinden söz ediyordu.                                 

Bunlar gibi birçok kitabın, yayının ve bitkilerin Avrupa’ya ulaşması, egzotik bitkilere duyulan o tutkuyu yeniden ateşlemiş.  İngiliz doğabilimci, botanikçi ve doğa bilimleri koruyucusu, James Cook'un ilk keşif yolculuğuna da katılan Sir Joseph Banks, Avustralya’dan Dendrobium orkidelerini getirmiştir. Onun gibi birçok başka bitki avcısı da orkide türlerini İngiltere’ye taşımış.  Yolculuğu atlatan kimi orkideler bir süre seralarda yaşatılabilmiş ama başta orkidelerin asalak bitkiler olduklarını sandıkları için yetiştirmeyi başaramışlar.

                                                       

Epeyce bir hayal kırıklığından sonra bir egzotik bitki meraklısı olan William Cattley başarıya ulaşmış. Bitki avcısı William Swainson’un Brezilya’nın Organ Dağları’ndan getirdiği orkide, 1818’de Cattley’in serasında güzel, iri, trompete benzeyen çiçekler açarak heyecana yol açmış. “Tüm orkidemsi bitkilerin en olağanüstüsü” diye tarif edilen bu orkide, onun anısına Cattleya labiata olarak adlandırılır.

Swainson bitkileri toplamış olduğu yeri açıklamaz, ancak 1836’da doğa bilimci Dr. George Gardner, Rio de Janeiro’daki Organ Dağları’nda bu çiçeklere rastladığını iddia eder. Sonradan anlaşıldığına göre Gardner’in bulduklarının Cattleya labiata değil Sophronitis lobata olduğu; Paraiba Nehri kıyılarında bulduğunu iddia ettiği Cattleya labiata’nın da aslında Cattleya warneri olduğu ortaya çıkmış. Kew Kraliyet Botanik Bahçelerinin ilk tropikal orkidesi Epidendrum rigidum ise 1760’da elde edilmiş. Kew’ın koleksiyonunun hızla genişlemesi, orkideye olan ilginin artmasının da bir göstergesi. 1813’e gelindiğinde ise 12’si Avustralya ve Güney Afrika’dan, 46 tropikal tür vardır bahçede.

Keşifler çağında Avrupalıların dikkatini çeken bir başka orkide ya da orkide ürünü, Vanilla planifolia. Vanilla fragrans bitkilerinin aromatik meyvelerinden elde edilen vanilyadır. Karmaşık, aromatik, çiçeksi tadıyla vanilyayı herkes sever ama genelde, odun özünden yapılan sentetik ikamesinden çok daha kaliteli olan gerçek vanilyanın orkidelerden elde edildiğini bilen çok az. Meksika’nın doğusunda yaşayan Totonakların kutsal saydığı bir bitki. Vanilla planifolia’nın mayalanan tohumları Azteklere vergi olarak ödenir, soyluların içtiği soğuk çikolataya katılır ya da savaştan önce askerlere yedirilirmiş.

                                                              

17. yüzyılın sonlarına kadar tüm Avrupa’da, vanilya stokları hala sömürge topraklarına hakim olan İspanyolların yönetimindedir. Fransızlar ve İngilizler, İspanya’ya bağımlı olmak yerine kendi vanilya bitkilerini kültüre almak isterler ama bitkiyi doğal habitatı dışında nasıl yetiştireceklerini bilemezler. Fransızların bitkileri Hint Okyanusu adası Reunion’a getirmesi bir dönüm noktası olur. 1841’de köleyken özgürlüğüne kavuşan Edmond Albius adlı bir genç, Hint Okyanusu’ndaki Reunion’da basit bir elle tozlaştırma yöntemi keşfettikten sonra, burada birçok plantasyonda vanilya yetiştirmeye başlanmış. 50 yıl içinde Reunion ve ikisi de pek çok yerli orkide türüne ev sahipliği yapan Madagaskar ile Endonezya, Meksika’yı geride bırakarak, dünyanın en büyük üreticilerine dönüşmüş. 

Fidanlıklar artık en uzak habitatlardan yeni bitkiler elde etmeye meraklı olanların uğraşı haline gelmişti. James Veitch Fidanlıkları kendi bitki toplayıcılarını yurtdışına gönderen ilk ticari fidanlık oldu. 19. yüzyılda James Veitch gibi yetiştiriciler büyük masrafları göze alıp tropik bölgelere adam gönderir. Toplayıcılar arasındaki rekabet çılgınlık boyutuna ulaşır. Yüzyılın ikinci yarısında İngiltere ve Kuzey Avrupa’yı kasıp kavuran Orkide çılgınlığının, bitkinin doğal yaşam alanları üzerinde yıkıcı etkileri olur. Birbiriyle yarışan koleksiyoncular tek seferde binlerce orkide topluyor, belli bir bölgede bulabildikleri her bitkiyi toplayıp götürüyor, bazen orkidelerin yetiştiği ağaçları bile deviriyorlardı.

Charles Darwin “Türlerin Kökeni” kitabında böcekler aracılığıyla döllenme tezinde orkidelerden büyük ölçüde yararlanmış, onların üreme yöntem ve sistemlerini inceleyerek belli sonuçlara varmıştı. Farklı orkide türleriyle her birinin kendine özgü polen taşıyıcıları arasındaki evrimsel işbirliğini anlamak istiyordu Darwin. Madagaskar’a özgü baş döndürücü güzellikteki beyaz Angraceum sesquipedale, 25 cm uzunluğundaki nektar beziyle onu hayrete düşürmüştü. Bu bitkinin polen taşıyıcısının uzun dilli bir güve olabileceğini öne sürmüştü ve haklıydı da… 1903’te tanımlanan Xanthopan morganii praedicta’nın dili gerçekten de nektara ulaşıp bu arada polen topluyordu ama bunu yapabildiği çok çok sonra, ancak 1997 yılında kanıtlanabilmişti. 

Kaşifler, orkidenin kurutulmuş kök yumrusundan elde edilen toz halinde ve sıcak bir içecek olarak tüketilen salebi de Avrupa’ya getirmişler. Uzakdoğu ve Avrupa arasında gelişen baharat ticaretinin en pahalı maddesi haline gelen salep Avrupa saraylarında yüzyıllar boyunca kralların ve soyluların içeceği olmuş.Tabii salebe olan bu ilgi, ülkemizdeki orkideler için de tehlike çanlarının çalması anlamına geliyor. 170 tür ile orkide tür çeşitliliğinde Avrupa’nın en zengin ülkelerinin başında Türkiye geliyor. Bizim topraklarımızda yetişen özellikle 25 endemik orkide türü var. Ama Avrupa’da ve Amerika’da kutsal olan orkideler salep için maalesef köklerinden sökülüyor. Ve bunun dünyada başka hiçbir yerinde örneği yok.  Nesli Tehlike Altında Olan Yabani Hayvan ve Bitki Türlerinin Uluslararası Ticaretine İlişkin Sözleşmesi’ne taraf olmamıza rağmen orkide yumrularının toplanmasına engel olunamıyor. Anadolu Orkideleri konusu aslında başlı başına bir programı hak ediyor. O yüzden bu bahsi şimdilik sonraya bırakalım.

https://twitter.com/botanitopya

https://www.instagram.com/botanitopya/

 

 

 

 

 

 

 

 

Merhaba sevgili Açık Radyo dinleyicileri, Botanitopya’ya bitkiler aleminin tuhaf ve muhteşem dünyasına hoş geldiniz.  Anlatıcınız ben Benan Kapucu. [email protected] adresinden bana ulaşabilir, yorumlarınızı, görüşlerinizi paylaşabilirsiniz. Aynı adlı twitter ve instagram hesaplarımız da var, programda değindiğim kimi konuları görselleriyle birlikte buradan da paylaşacağım.

 

Bugün tüm zamanlarda asalet ve zarafet sembolü olan, dünyanın belki de en çok sevilen çiçeği Orkidelerden bahsetmek istiyorum size. Bin bir türlü renkte, göz alıcı formlarda karşımıza çıkan, her tür zor şartlarda bile olanca güzelliğiyle açan, kırılgan, zarif ama öte yandan da son derece dayanıklı çiçekler bunlar…

 

Orkide, 26.000’e ulaşan tür çeşitliliğiyle, çiçek açan bitkiler arasında tartışmasız en kalabalık ailelerden birine sahip. Çoğu tropik ve astropik bölgelerde yetişen orkideler, epifit bitki sınıfına giriyor. Yani başka bitkilerin ya da organik birikintilerin üzerinde yaşayan ama asalak olmayan bitkiler bunlar. Yakın zamanda Dominik Cumhuriyeti’nde bulunan bir fosil orkide, bitkinin Dinozorlar döneminde bile var olduğuna işaret ediyor. Yani  85 milyon yıl öncesine dayanan bir geçmişi var orkidenin.

 

Bir zamanların kolay ulaşılamayan o nadide çiçeklerini, bugün neredeyse her süpermarketin rafında, çiçekçilerde görebiliyoruz artık. Çokça gördüğümüz bu orkideler,  Phalaenopsis veya “güve orkidesi” olarak bilinen bir türü. (Yapısıyla kimi böceklere benzediği için böyle bir isim verilmiş.)  Güney Asya ve Endonezya takımadalarında mikro çoğaltım yöntemleriyle yetiştirilen bu melezler, bugün milyar dolarlık kazanç getiren devasa bir sektör yaratmış. Orkide ticaretinin bu boyuta ulaşmış olması, yüzyıllardır süren “çılgınlık” boyutundaki ilginin yeni hali sayılabilir bir anlamda.

 

Ne kadar yaygınlaşırsa yaygınlaşsın, orkideler o egzotik görünümleriyle  insanları büyülemeye devam ediyor. Birçok ülkede amatör ve profesyonel orkide koleksiyonerleri, orkide dernekleri var. Dünyanın dört bir tarafına orkide için keşif yolculuğuna çıkan tutkunları ve meraklıları var… Ve öyle olmaya da devam edecek gibi görünüyor.

 

Peki orkideler, ne zaman insanlık tarihine eşlik etmeye başlamış, Orkide adını ne zaman almış, bu hikayeye bakalım şimdi.

 

 

 

Eski Yunan ve Roma tıbbında, bitkiler “benzerlik ilkesi” ne bağlı olarak şifa kaynağı olarak kullanıldığını biliyoruz. Birçok bitkiye olduğu gibi Orkide’ye de Latince Orchis’e adını veren kişi Platon’un öğrencisi Theophrastus (MÖ yak. 372-288). MÖ 300 civarında yazdığı Bitkilerin Tarihi Üzerine adlı eserinde, yumrulu kökleri erkek üreme organına benzediği için bu bitkiye, Yunanca “testis” anlamına gelen Orchis adını vermiş. Orchis aynı zamanda bir satir ile su perisinin oğlu olan bir yarı-tanrının adı. Mitolojik hikayeye göre, Dionysos şöleni sırasında öldürülen bu yarı-tanrı, ölümünden sonra dünyaya yeniden orkide olarak gelir. Theophrastus gibi, Dioskorides (MÖ 40-80) ve Galenos (MS 129-yak. 210) da orkideleri “doğurganlıkla” özdeşleştirerek, kısırlık tedavisi için önermişler. Afrodizyak etkisi olduğuna da inanılmış. Augustus’un “görkemli barış sunağı” Ara Pacis’in kabartmalarında ya da Julius Caesar’ın inşa ettirdiği Venüs tapınağında, Batı sanatındaki ilk örnekler olarak orkide betimlemelerini görebiliyoruz.

 

Tabii Yunan filozoflar onu adlandırmadan çok daha önceleri Uzakdoğu’da orkideler, saygın çiçeklerdendi. MÖ 2800’de efsanevi Çin İmparatoru Shen Nong’un yazdırdığı, bitkilerin tıbbi kullanımına dair bilgiler içeren Nong Bencao Fing metninde de canlı pembe sümbül orkidesi Bletilla striata’nın adı geçiyor.

 

Daha sonra MÖ 551-479 yılları arasında yaşamış olan Konfüçyüs “kokulu çiçeklerin kralı” dediği orkideyi, “onur” ve “erdem” kavramlarıyla birlikte anıyor metinlerinde. “Ormanın derinlerindeki orkide, kıymetini bilecek kimse olmasa da güzel kokusunu saçar. Aynı şekilde, onurlu kimseler de yoksulluktan etkilenmeden ilkelerine sıkı sıkı tutunur” sözünden de anlaşıldığı gibi…

 

Bu onur ve erdem çiçeği, Konfüçyüs’ün yaşadığı Kubilay Hanlığı döneminde, Moğol baskısı altında yaşayan sanatçıların da gözde teması olmuş. O sıkıntılı ve zorlu zamanlarda, şiire ve ve  resim sanatına, “yüce gönüllülüğün” simgesi olarak girer.  Çin farmakolojisinde

de bu anlamda önemli bir yeri vardır orkidenin. “Shih-hu” bitkileri, yani çıplak kayaya tutunarak yaşayan, bu yüzden dirençli ve güçlü olduğuna inanılan Dendrobium türleri, Çin tıbbında kuvvet verici bir ilaç olarak kullanılıyordu.  MS 10. yüzyıla tarihlenen Kin-Sho’nun “Orkide Kitabı”nda, bir orkide türü olan Doğu Cymbidium’ları ilk yetiştirenlerin adları, coğrafi konumları ve yetiştirme teknikleriyle ve bir de tarihçesi vardır.

 

Nice bitki avcılarının uğruna yollar aşındırdığı bir çiçek Orkide… 17. yüzyılda baharat peşinde Doğu Hint Adalarına yapılan keşif gezileri, egzotik bitki örtüsüyle kaplı o yeni topraklara bitki tüccarlarını, misyonerleri, subayları, diplomatları ve hekimleri de taşıyordu. Batavia’nın, yani Cakarta’nın “ilk tüccarı” Georg Eberhard Rumphius (ölümünden sonra 18. yüzyıl ortasında yayımlanan) on iki ciltlik Herbarium Amboinese kitabına yeni epifit ve terreistik orkide türlerini de eklemişti. Rumphius,  “yalnızca ağaçların yüksek tepelerinde yaşadığı için” orkideleri “yabanıl bitkilerin aristokratları” diye tanımlıyordu.

 

Orkideler hakkında yazan ilk Avrupalılardan bir diğeri de Engelbert Kaempfer. Hollanda Doğu Hindistan Şirketi (yani VOC) için çalışan Alman doğa bilimci ve doktor Kaempfer 1639’dan sonra VOC Japonya’yla ayrıcalıklı ticaret haklarına sahip olunca Japonya’yı da birçok kez ziyaret etmiş.  1712 yılında yazdığı bir raporda, Kyoto’da aristokrat tabakasının “sekkoku” adını verdiği, Dendrobium moniliforme bitkisinden söz ediyordu.

 

Bunlar gibi birçok kitabın, yayının ve bitkilerin Avrupa’ya ulaşması, egzotik bitkilere duyulan o tutkuyu yeniden ateşlemiş.  İngiliz doğabilimci, botanikçi ve doğa bilimleri koruyucusu, James Cook'un ilk keşif yolculuğuna da katılan Sir Joseph Banks, Avustralya’dan Dendrobium orkidelerini getirmiştir. Onun gibi birçok başka bitki avcısı da orkide türlerini İngiltere’ye taşımış.  Yolculuğu atlatan kimi orkideler bir süre seralarda yaşatılabilmiş ama başta orkidelerin asalak bitkiler olduklarını sandıkları için yetiştirmeyi başaramışlar.

 

Epeyce bir hayal kırıklığından sonra bir egzotik bitki meraklısı olan William Cattley başarıya ulaşmış. Bitki avcısı William Swainson’un Brezilya’nın Organ Dağları’ndan getirdiği orkide, 1818’de Cattley’in serasında güzel, iri, trompete benzeyen çiçekler açarak heyecana yol açmış. “Tüm orkidemsi bitkilerin en olağanüstüsü” diye tarif edilen bu orkide, onun anısına Cattleya labiata olarak adlandırılır.

 

Swainson bitkileri toplamış olduğu yeri açıklamaz, ancak 1836’da doğa bilimci Dr. George Gardner, Rio de Janeiro’daki Organ Dağları’nda bu çiçeklere rastladığını iddia eder. Sonradan anlaşıldığına göre Gardner’in bulduklarının Cattleya labiata değil Sophronitis lobata olduğu; Paraiba Nehri kıyılarında bulduğunu iddia ettiği Cattleya labiata’nın da aslında Cattleya warneri olduğu ortaya çıkmış. Kew Kraliyet Botanik Bahçelerinin ilk tropikal orkidesi Epidendrum rigidum ise 1760’da elde edilmiş. Kew’ın koleksiyonunun hızla genişlemesi, orkideye olan ilginin artmasının da bir göstergesi. 1813’e gelindiğinde ise 12’si Avustralya ve Güney Afrika’dan, 46 tropikal tür vardır bahçede.

 

Evet sevgili dinleyiciler, biraz müzik arası verelim. Orkide getirme işinin sonra nasıl bir çılgınlık boyutuna ulaştığına bakalım…

 

*****************

 

Evet sevgili dinleyiciler 94.9 Açık Radyo’dasınız… Botanitopya’da, botanik kaşiflerini çılgınca bir rekabete süsleyen güzeller güzeli bir çiçek, orkide bu haftanın konusu…

 

Keşifler çağında Avrupalıların dikkatini çeken bir başka orkide ya da orkide ürünü, Vanilla planifolia. Vanilla fragrans bitkilerinin aromatik meyvelerinden elde edilen vanilyadır. Karmaşık, aromatik, çiçeksi tadıyla vanilyayı herkes sever ama genelde, odun özünden yapılan sentetik ikamesinden çok daha kaliteli olan gerçek vanilyanın orkidelerden elde edildiğini bilen çok az. Meksika’nın doğusunda yaşayan Totonakların kutsal saydığı bir bitki. Vanilla planifolia’nın mayalanan tohumları Azteklere vergi olarak ödenir, soyluların içtiği soğuk çikolataya katılır ya da savaştan önce askerlere yedirilirmiş.

 

17. yüzyılın sonlarına kadar tüm Avrupa’da, vanilya stokları hala sömürge topraklarına hakim olan İspanyolların yönetimindedir. Fransızlar ve İngilizler, İspanya’ya bağımlı olmak yerine kendi vanilya bitkilerini kültüre almak isterler ama bitkiyi doğal habitatı dışında nasıl yetiştireceklerini bilemezler. Fransızların bitkileri Hint Okyanusu adası Reunion’a getirmesi bir dönüm noktası olur. 1841’de köleyken özgürlüğüne kavuşan Edmond Albius adlı bir genç, Hint Okyanusu’ndaki Reunion’da basit bir elle tozlaştırma yöntemi keşfettikten sonra, burada birçok plantasyonda vanilya yetiştirmeye başlanmış. 50 yıl içinde Reunion ve ikisi de pek çok yerli orkide türüne ev sahipliği yapan Madagaskar ile Endonezya, Meksika’yı geride bırakarak, dünyanın en büyük üreticilerine dönüşmüş. Vanilya bugün de pahalı bir ürün, çünkü anayurdu dışında tozlaştırılması, hasatı, ıslahı ayrılması ve paketlenmesi hep elle yapılıyor.

 

Fidanlıklar artık en uzak habitatlardan yeni bitkiler elde etmeye meraklı olanların uğraşı haline gelmişti. Başlangıçta yetiştiriciler, ebeveyn bitkileri elde etmek içim botanik meraklılarının gayrı resmi şebekelerinden yararlanıyorlardı ama zamanla profesyonel bitki avcıları kiralamaya başladılar. James Veitch Fidanlıkları kendi bitki toplayıcılarını yurtdışına gönderen ilk ticari fidanlık oldu. 19. yüzyılda James Veitch gibi yetiştiriciler büyük masrafları göze alıp tropik bölgelere adam gönderir. William Lobb Güney ve Kuzey Amerika’ya, Thomas Lobb ise Uzakdoğu’ya gönderilir. Toplayıcılar arasındaki rekabet çılgınlık boyutuna ulaşır.  Theodor Cordua’nın toplayıcı Carl Hartweg Theodore hakkındaki şu sözleri de bunun bir göstergesidir: “Pek çok defa Hartweg’den, George Ure Skinner ile aynı zamanda Meksika’dayken, büyük bir “Aelia superbiens” bitkisini aynı anda bulduklarını, ikisi de ona sahip olmaya kararlı olmalarına rağmen bitki çok yüksek bir ağacın üzerinde olduğu için o sırada alamadıklarını dinlemişimdir. Hartweg, hemen o sabah erkenden yanına bir yerli ve bir balta almış, ağacı kesmiş ve büyük Laelia’yı götürerek Bay Skinner’i alt etmiş.”

 

Yüzyılın ikinci yarısında İngiltere ve Kuzey Avrupa’yı kasıp kavuran Orkide çılgınlığının, bitkinin doğal yaşam alanları üzerinde yıkıcı etkileri olur. Birbiriyle yarışan koleksiyoncular tek seferde binlerce orkide topluyor, belli bir bölgede bulabildikleri her bitkiyi toplayıp götürüyor, bazen orkidelerin yetiştiği ağaçları bile deviriyorlardı. Hatta taşıyabilecekleri kadar orkideyi yüklendikten sonra, rakiplerinin eline geçmesin diye geride kalan çiçekleri yok ediyorlardı.

 

Orkidelerin çoğu getirilir getirilmez açık artırmayla satılıyordu. Yetiştiriciler stok artırmak için çoğaltma ve çaprazlama çalışmaları da yapıyorlardı. Orkidelerin yıllarca tohum vermediği oluyordu, alınan tohumları filizlendirmek de kolay değildi. Bu çiçekler çok sayıda, tozu andıran tohumlar üretir. Bu hafif tohumlar havaya karışır ya da suyla taşınır. Tohumların ufaklığı, filizlerini besleyemeyecekleri anlamına geliyor.  Orkideler bunu telafi etmek için tohumların çimlenmesine ve bitkinin yaşamını sürdürmesine destek olan mikorizal funguslarla türe özgü ilişkiler geliştirmişler. Veitch için çalışan inatçı ve yetenekli yetiştirici John Dominy, 1856’da ilk çiçek açan melez orkide Calanthe  x dominyi’yi geliştirir. Önde gelen orkide uzmanlarından John Lindley bitkiye yetiştiricisinin adını verir.

 

Charles Darwin “Türlerin Kökeni” kitabında böcekler aracılığıyla döllenme tezinde orkidelerden büyük ölçüde yararlanmış, onların üreme yöntem ve sistemlerini inceleyerek belli sonuçlara varmıştı. Farklı orkide türleriyle her birinin kendine özgü polen taşıyıcıları arasındaki evrimsel işbirliğini anlamak istiyordu Darwin. Önce Kent bölgesinde yer alan, Down House adlı evinin çevresinde yetişen orkideleri incelemiş. Bunlardan bazılarının dişi böcekleri taklit ederek erkek böcekleri çiftleşmeye davet ettiğini, böylece böceklerin bir çiçekten aldığı poleni başkasına taşıdığını fark eder. Darwin’in arkadaşları ve mektuplaştığı kişiler tarafından gönderilen tropik orkideleri de vardı. Madagaskar’a özgü baş döndürücü güzellikteki beyaz Angraceum sesquipedale, 25 cm uzunluğundaki nektar beziyle onu hayrete düşürmüştü. Bu bitkinin polen taşıyıcısının uzun dilli bir güve olabileceğini öne sürmüştü ve haklıydı da… 1903’te tanımlanan Xanthopan morganii praedicta’nın dili gerçekten de nektara ulaşıp bu arada polen topluyordu ama bunu yapabildiği çok çok sonra, ancak 1997 yılında kanıtlanabilmişti. Yakın zamanda Papua Yeni Gine’de keşfedilen Bulbophyllum nocturnum 2011 yılında akşam 10 sularında ilk çiçeklerini verdi; böylelikle gece çiçek açan ilk orkide türü keşfedilmiş oldu.

 

Kaşifler, orkidenin kurutulmuş kök yumrusundan elde edilen toz halinde ve sıcak bir içecek olarak tüketilen salebi de Avrupa’ya getirmişler. Salebin Uzakdoğu’da ve Arap ülkelerinde iyileştirici etkileri nedeniyle bazı hastalıklarda kullanıldığını görmüşler. Özellikle bazı Arap ülkelerinde bir tür afrodizyak olarak kullanılması da ona olan ilgiyi artırmış. Uzakdoğu ve Avrupa arasında gelişen baharat ticaretinin en pahalı maddesi haline gelen salep Avrupa saraylarında yüzyıllar boyunca kralların ve soyluların içeceği olmuş.

 

Tabii salebe olan bu ilgi, ülkemizdeki orkideler için de tehlike çanlarının çalması anlamına geliyor. 170 tür ile orkide tür çeşitliliğinde Avrupa’nın en zengin ülkelerinin başında Türkiye geliyor. Bizim topraklarımızda yetişen özellikle 25 endemik orkide türü var.

Ama Avrupa’da ve Amerika’da kutsal olan orkideler salep için maalesef köklerinden sökülüyor. Ve bunun dünyada başka hiçbir yerinde örneği yok.  Nesli Tehlike Altında Olan Yabani Hayvan ve Bitki Türlerinin Uluslararası Ticaretine İlişkin Sözleşmesi’ne taraf olmamıza rağmen orkide yumrularının toplanmasına engel olunamıyor. Bu sözleşmeye göre bu bitkilerin uluslararası ticaretinin yapılabilmesi için bu olayın doğa tahribatına neden olmadığının her iki ülkenin bilim otoriteleri tarafından saptanması gerekiyor. Ancak alınan önlemler ve yapılan toplantılar kardelenler ve benzer soğanlı bitkilerin korunması için bir nebze işe yaramış ama salep türünün korunması için yeterli olmamış. Bazı firmalar hala mönülerinde gerçek salep olduğunu iftiharla açıklıyor. Her yıl milyonlarca yumrusu doğanın yüreğinden koparılan salebin içler acısı durumunu bilmeyenler de iştahla tüketmeye devam ediyor.

Anadolu orkideleriyle ilgili bir farkındalık yaratılması gerektiği aşikar. Bu konuda yapılmış iyi bir çalışma da var. Karel Kautz’un imzasıyla Rota Yayınlarından çıkan Türkiye Orkideleri ve orkide türlerimizin Faruk Akbaş’ın muhteşem fotoğraflarıyla belgelendiği  Say Yayınlarından çıkan Anadolu Orkideleri çok iyi birer kaynak bu konuyu detaylı araştırmak isteyenler için… Anadolu Orkideleri konusu aslında başlı başına bir programı hak ediyor. O yüzden bu bahsi şimdilik sonraya bırakalım.

 

 

Playlist:
Şarkıcı / YorumcuParça AdıAlbüm AdıSüre
Antonio Vivaldi
Bahar
Dört Mevsim
02:15