Efsanevi Bir Zoofit: Kuzu Bitkisi

Efsanevi Bir Zoofit: Kuzu Bitkisi

03 Mart 2019

Uydurma bir hikayeyle doğup yüzyıllar boyunca dilden dile gezerek bir efsaneye dönüşmüş; bir zoofit olarak saygın botanik kitaplarına bile girmiş tuhaf bir bitki: Kuzu Bitkisi. Bilimsel adı Cibotium barometz. Tatarca’da “kuzu” anlamına gelen "barometz"den geliyor. Tataristan Kuzusu ya da İskit Kuzusu (Agnus scythicus) da deniyor. İngilizcesi ise Vegetable of Lamb (Kuzu Sebzesi).

03 Mart 2019 tarihinde Açık Radyo'da yayınlanmıştır.
Botanitopya podcast servisi: iTunes / RSS

Tümüyle “hayali bir varlık” olmasına rağmen, kuzu bitkisi eski İbranice metinlerde, Orta Çağ edebiyatında, hatta Rönesans’ın şiir, felsefe ve bilimsel esinlerinde bile  karşımıza çıkabiliyor. Meyvesi kuzu üreten canlı bir bitkinin, efsanesi 5. yüzyıla dek uzanıyor. Ve 17. yüzyıla kadar da insanlar esnek bir gövdeyle dünyaya kök salan bir bitki-hayvanın varlığına inanmışlar.

1624 yılında Edward Smythe (smayt) kuzu bitkisi üzerine dikkat çeken bir yazı yazar. Aslında Oxford Kütüphanesi'nde bulunan "nadir ve değerli” bir eseri kayda geçirmektir, makalesinin amacı. İsveç Kralı’nın bağışladığı, 1500’lerde yaşamış İngiliz askeri mühendis Sir Richard Lee'ye ait uzun bir pelerindir, bu değerli koleksiyon parçası. İlginç olan şu ki Smythe bu pelerinin kuzu bitkisinden elde edilmiş yünlerle yapıldığını yazmış. Yazısında bu bitkiden, meyvesinden kuzu doğuran köklü bir bitki diye bahsediyordu.  Gelişimini tamamlayıp can bulduğunda, hemen etrafında büyüyen çimleri yiyerek yaşamını sürdüren, ulaşabileceği kadar çimi yiyip bitirdiğinde ölen tuhaf bir canlıdır tarif etmeye çalıştığı.  Smythe, o dönemde halkın bu kuzuların derilerini koruyup saklayarak veba hastalığının tedavisinde kullandığını eklemeyi de ihmal etmemiş. Metafor olarak değil, gerçekten kelimenin tam anlamıyla bilimsel bir madde olarak kayda geçirmiş.

Kuzu bitkisine dair edebi alanda, çok daha eski kayıtlar da var elbette. En etkili olan hikaye 14. yüzyıla tarihleniyor.  Orta Çağ İngiliz düzyazısının önemli eserlerinden biri sayılan “Sir John Mandeville'in Gezileri” kitabında geçiyor örneğin. Yazar seyahatnamesinde, şövalye olarak gezdiğini söylediği ülkelerden anılarını anlatmış ama ülkelerin coğrafi özellikleri, yaşam biçimlerine dair detayların yanında hurafeler, kulaktan dolma bilgiler ve söylencelerle de süsleyerek kurguyu gerçekmiş gibi anlatmış. Sir John Mandeville'in Gezileri” seyahatnamesinin elyazmalarının ve ilk matbaa baskılarının çokluğu, o dönemde bu kitabın ne kadar popüler olduğunu gösteriyor bize.

Görgü tanığıymış gibi anlattığı uydurma gezi hikayelerinin gerçek olduğuna herkesi inandıran Mandeville, Tataristan’a yaptığı seyahat yazılarında kuzu bitkisinden “kabak benzeri meyvelerden doğmuş küçük yaratıklar" diye bahsediyor. Mandeville'in bu hikayeleri Orta Çağ İngiltere'sinde oldukça ciddiye alınmış. Küçük tohum yataklarından çimlenerek kuzu doğuran bitki-hayvanın anatomik yapısı tümüyle onun hayal gücünün eseri ama başka yazarlar da çıkar bu hikayenin peşinden koşan.

Farklı yazılarda başka bir versiyon daha vardır, kuzu bitkisinin anatomik yapısıyla ilgili. Smythe da Oxford kütüphanesi için yazdığı bilimsel metnini bu botanik tanıma dayandırmış olmalı. Bu versiyonda, her bitki "kar kadar beyaz" kalın bir yün tabakasına sahip tamamen büyümüş tek bir kuzu doğurur.

Esnek bir sap ucunda büyüyen yaratık, toprağa sıkıca tutunmasını sağlayan yeterince derin köklere sahiptir. Büyüyor, yere düşüyor ve ulaşabileceği yerdeki bütün otları, çimleri yiyerek tüketince, kuzu bitkisi de ölüveriyor. Böyle bir yaşam döngüsü…  Bir sapa bağlı, ölümüne aç ve savunmasız bir zoofit’in hayatta kalması zor olmalı. Birçok söylence bunu şöyle açıklıyor: Sapı kesilmeden kuzular bitkiden koparılamıyormuş. Bitkinin kuzusunu, yani Barometz’i sadece kurt avlayabiliyormuş. Yetişmiş bir kuzu avlamaya çalışan bir insan da o “yünlü ödülü” almak için tamamen kesilene dek sapına okunu isabet ettirmek zorundadır. (Zamanın yazarları neden bıçak kullanılamadığını belirtmemişler.) Eski yazar Maase Tobia'ya göre insanlar da kurtlar da "balık eti gibi" tadı olan kuzu bitkisinin tadını severmiş. Ve balık eti tadında bir kuzu bitkisi yeteri kadar garip değilmiş gibi "bal kadar tatlı kan" içerdiğini de iddia etmiş.

Kuzu bitkisi söylencesinin daha irkiltici bir başka versiyonu daha vardı. Kudüs Talmud'unda Haham Simeon, zoofitin bir kuzu bitkisi melezi değil, bir insan bitkisi melezi olduğunu; dağlarda bulunan, "tıpkı su kabakları ve kavunlar gibi" yetişen, ancak yüz, vücut, el ve ayaklarıyla insana benzeyen "Jadua" adlı bir bitkiden bahsediyor. Evet, bitkiye dair tuhaf hikayelerin farklı versiyonları, doğa bilimcilerin bu bitkinin gerçekten var olup olmadığını sorgulamaya başladıkları 17. yüzyıla kadar devam etmiş.

Daha önce, 16. yüzyılda Rönesans’ın tanınmış matematikçisi, astrolog ve hekim Gerolamo Cardano da bu miti çürütmek istemiş ama savının tek dayanağı, toprağın bir kuzunun embriyonik gelişiminde hayatta kalmak için yeterli ısı sağlayamayacağı olmuş. Tartışmaları sona erdirmemiş bu elbette…

 

Kuzu bitkisinin varlığına tutkuyla inanan Fransız botanikçi Claude Duret 1605 yılında  “Historie admirable des plants” (Hayranlık uyandıran bitkiler) adlı eserinde Barometz’e bir bölüm ayırmış ve Cardono'yu şiddetle kınamış. Yine zamanın ortak görüşünden hareketle, "Tataristan gibi ağır ve yoğun havayla dolu bir yerde, Barometz gibi bitki-hayvanların da var olabileceğini söylemiş. 1629 yılında ise İngiltere kralının herbalisti John Parkinson da kuzu bitkisini “Paradisi in Sole Paradisus Terrestis” adlı kitabında resmetmiş. Bitki koleksiyoncusu Tradescant’lar da 1656 yılında Barometz derisinin “çok küçük bir kısmına” sahip olduklarını iddia etmişler.

1698'de, ünlü botanikçi Sir Hans Sloane, kuzu bitkisi efsanesini çürütecek en güçlü fikirleri ortaya koyan ilk bilim insanıdır diyebiliriz. Çin'den "koyu sarımsı, enfiye rengi kürkle kaplanmış" ilginç bir bitki örneği getirmiştir. Sloane, kuzu bitkisi dediklerinin aslında, gövdeye ayak gibi dört ayrı yerden saplanan kökleriyle, kuzuyu çağrıştıran bu eğrelti otunun olduğunu öne sürer. Sloane’ın bahsettiği eğrelti otunun kurutulmuş tüylü köklerine, kulak ve kuyruk eklenerek yapılmış kuzu bitkisi formunda hediyelik eşyalar bugün de karşınıza çıkar Asya’da. Sloane -ki daha sonra Darwin'in de onu onaylamıştır- bu kuzu bitkisinin “kürkünün” kanamaları durdurma özelliği olduğunu da söylemişti. Çin tıbbında hala bu amaçla kullanılıyormuş.

Sloane’ın tezi, 18 yüzyıl boyunca da bilim insanlarının yeni çalışmalarıyla doğrulanmaya devam etmiş. Giderek daha fazla sayıda doğa bilimci, kuzu bitkisinin bir zoofit yani bitki-hayvan olmadığını, sadece bir eğrelti otu, yani Ciborium barometz olduğunu doğrulamış. Bir yandan da Sloane’ın argümanıyla ilgili önemli bir sorun vardır: Kuzu bitkisi olabileceğini söylediği tür Tataristan’da yetişen bir tür değildir. Onun bitkisi, Batı Asya ve Doğu Avrupa'ya, muhtemelen Hindistan'dan getirilmişti.

Charles Darwin de o yıllarda tartışmaya katılır; kuzu bitkisinin şüphesiz bir masaldan ibaret olduğunu düşünüyordu o da. Sadece “kürklü” bir eğrelti otu gerçeği vardır onun için. Cibotium barometz’in “kürklü” bir bitki olduğu varsayımından yola çıkarak Darwin, bir bitkinin neden kürke gereksinim duyabileceği üzerine kafa yormuş. Darwin, o zaman bitkinin Kuzey Kutbu'na, ya da en azından soğuk bir iklimde yetişen bir bitki olduğunu sanmış gibi görünüyor. Eğreltiotunun büyürken kendisini soğuktan korumak için bunu ürettiğini öne sürmüş yazılarında. Ne yazık ki C. barometz, tropik ve subtropikal bölgelerde yetişen bir eğrelti otu; bu da Darwin'in hayal ettiği kutup ikliminden kendini koruyan bir bitki olamayacağı anlamına geliyor. Bu coğrafi karışıklığa rağmen, Darwin’in sorusu ilginç: Kuzularla karışabilecek kadar tüylü olan bitkilerle pek sık karşılaşmıyoruz. C. barometz'in kürkünün yalıtım için olmasa bile acaba başka bir amacı var mı? Kesin bir cevap gelmiyor Darwin’den ama bugün bilim insanları böceklere ve körpeyken aşınmaya karşı koruduğu için eğrelti otunun adaptasyon geçirmiş olabileceğini düşünüyor.

Kuzu bitkisi üzerine çokça yazmış olan yaşamış efsane avcısı ve doğa bilimci Henry Lee de 1887 yılında işleri biraz daha zorlaştırmış. Kuzu bitkisi efsanesinin kaynağının eğrelti otu değil, pamuk bitkisi olduğunu savunmuş. Ve bu “pamuklu bitkinin” ilk kez MS 436 yılında, Yahudi medeni kanunu Talmud (Hierosolimitanum)da literatüre geçtiğini yazmış. Lee'ye göre, MS 3. yüzyılda yaşamış Yahudi bilge, Rabbi Jochanan “göbeğinden bir dalın ya da kökün çıktığı, kabağa benzeyen meyvelerin tohumlarının saçılıp, kuzuya benzeyen meyvenin toprağa kök saldığından” da bahsediyordu. Aynı kaynak ama başka bir yorum…   

Henry Lee, kuzu bitkisinin aslında “pamuk” olduğunu gösteren belli kanıtlar öne sürmüş. Sloane’ın bahsettiği eğrelti otunun, asla bir kuzuya benzemediğini, sadece söylencelerin etkisinde kalarak öyle yorumlandığını söylemiş. Dahası, efsanenin doğduğu coğrafyayla eğrelti otunun aynı enlem kuşağı içinde olmadığını söylemiş. Tarihsel metinlerin de C. barometz'in anatomik yapısını temsil etmediğini; aslında pamuk bitkisinin orijinal mitleri daha iyi desteklediğini savunmuş. Lee “Bana kalırsa bu son derece açık. Olgunlaştığında patlayan ve içinde 'küçük bir kuzu' gizleyen şey pamuk bitkisinin tomurcuğundan başka şey olamaz” diyor bir yazısında.

Antik Yunan’da pamuk bitkisi hakkında pek bir şey bilinmese de ona gönderme yapan şiirsel hikayeler var. Tarihçi Herodot'un yazılarında var bu örneğin. Herodot, Mısır'dan gönderilen pamuk dolgulu bir korseye atıfta bulunarak kullanılan malzemeyi “ağaçlardan kırkılmış olanlar” diye betimlemeye çalışır. Büyük İskender’in amirali daha sonra “Hindistan'da gördüğü, bir koyun sürüsü mü yoksa yün salkımları mı olduğunu bilmediği bitkiler hakkında yazacaktı.

Botanikçi Henry Lee'nin, doğa bilimi açısından “yetersiz ve değersiz " bulduğunu söylediği Yaşlı Plinius da bu metne kendinden katkıda bulunup daha da ileri gitmiş ve "bu ağaçların olgunlaştığında patlayan su kabakları taşıdığını” iddia etmiş.  Onun iddiasına göre, Grekçe’de "kavun" kelimesinin "meyve", "elma" veya "koyun" olarak çevrilebileceği gerçeği de var. Diğer ağaçların yanı sıra, pamuk bitkisini tanımlayan ilk metinlerin çeşitli çevirileri boyunca, "bahar elmalarına benzeyen "meyvelerin" "bahar kuzusu" olarak yanlış yorumlanmış olması da muhtemel, diyor.

Pamuk, kuzu bitkisi mitinin kökeni midir? Bu hipotez kesinlikle akla yatkın olsa da kesin olarak bilmiyoruz. Kürklü kökleri olan eğrelti otu da olabilir, pamuk bitkisi de… Belki bu efsanenin başka iklimlerde ve coğrafyalarda yayılmasını sağlayan başka bitkiler de olabilir…

Kuzu bitkisi gerçek olmasa da öyküsü, bilim ve mitolojinin, gerçek ve kurgunun birbirleriyle nasıl yakından bağlantılı olduğunu; çoğu zaman nasıl birbirine karıştığının gerçek bir resmini çiziyor. Kuzu-bitkisinin varlığına bugün inanmasak da tuhaf bir bilimsel tarih olarak anlatılmaya devam edecektir. Benim bu programda yaptığım gibi…

Playlist:
Şarkıcı / YorumcuParça AdıAlbüm AdıSüre
Philadelphia Orkestrası
Yeni Dünya Senfonisi Opus 95 Molto Vivace
Antonin Dvorjak
07:48