Çiçeklerin Tapınağı: Temple of Flora

Çiçeklerin Tapınağı: Temple of Flora

15 Eylül 2019

Temple of Flora, bir botanik kitabı olmasının ötesinde, bitkileri tinsel özellikleriyle de ele almasıyla da ilginç. Savaş koşullarında üretilmiş kimi çiçek sayfalarında “vatanseverlik” duygusunu izleyiciye aktarma çabası da onu ayrıca özel kılıyor…

15 Eylül 2019 tarihinde Açık Radyo'da yayınlanmıştır.
Botanitopya podcast servisi: iTunes / RSS

Büyük formatta birbirinden güzel, renkli çiçek portrelerinin olduğu Temple of Flora (1799-1807) bitkileri üreme organlarına sınıflandırarak botanikte çığır açmış Carl Linneaus’a da bir saygı duruşu niteliğinde. Üretilen 80 kopyadan çok azı, bugüne dek ulaşabilmiş ama Taschen yayınlarından çıkan yeni baskısı sayesinde bugün çok geniş bir kitleye ulaşabiliyor. Kitaba ömrünü adayan Robert John Thornton, tıp eğitimi almış olmasına rağmen, kendisini botaniğe adamış bir İngiliz. Hayali “tüm kıtada o güne dek doğa üzerine yapılmış eserlerin en mükemmeli” olan kitabı yaratmaktı. Romantik akımın izlerini taşıyan dramatik manzaralar önünde çiçekler, anıtsal, tapılası nesnelermiş gibi gösterilmiş. 

Kendini ateşli bir muhafazakar, kraliyet yanlısı bir vatansever olarak tanımlayan Thornton, botanik dünyasında baş döndürücü değişimlerin yaşandığı o yıllarda, Britanya’nın sanatta da, bilimde de dünyada öncü bir rol üstlenmesi gerektiğine inanıyordu. 1768’de varlıklı bir ailede doğmış Thorton, doğa tarihi meraklısı her çocuk gibi bitkilerle, böceklerle ve kuşlarla çok erken yaşta ilgilenmeye başlamış; okuldan arta kalan zamanlarında kendi “bahçesi için yabani bitkiler” toplama ya da kuş yakalamaya çalışırmış. 18 yaşına geldiğinde, Cambridge’e aslında önce din eğitimi alması için gönderilmiş ama Robert, kısa bir süre aslı ilgisini çeken Tıp bölümüne geçmiş.

Tıp bölümünde öğrenciyken, onu Carl Linneaus’un yenilikçi fikirleriyle tanıştıran botanik profesörü ve Kraliyet Topluluğu üyesi Thomas Martyn’in derslerinden çok etkilenir ve mezun olduktan sonra bir hastanede tıbbi botanik araştırmalarıyla ilgilenmeye başlar; doktor olarak da çalışır. Doktor ve araştırmacı olarak çalıştığı dönemde çıkardığı birçok tıp kitabı ve bilimsel makalenin dışında siyaset felsefesi üzerine bir kitap da yayımlamış.

Ama öte yandan tutkulu bir botanikçi olan Robert Thornton’un tümüyle farklı bir amacı vardır: Carl Linneaus’un çığır açan bitki sınıflandırma sistemini tanıtan çok kapsamlı yayınlar yapmak… Bugüne de programlarda da konuştuğumuz, botanik bilimin nerdeyse bütün öncü isimleri gibi o da ancak devraldığı aile mirasıyla yapabilecektir bunu. Botanik tutkusu olan eğitimli bir doktordur ama ticari becerisi yoktur maalesef. Bu kitap uğruna ardı ardına yaptığı hatalar sonucu, elindeki tüm mirası tüketme noktasına gelir.

Carl Linneaus, bitkileri erkek ve dişi organlarına göre sınıflandıran ve üreme sistemlerini açıklayan ilk botanikçiydi. Robert Thornton’u bu sistemi tanıtmayı amaçladığı New Illustration of the sexual system of Linnaeus kitabı 1797'da yayımlanmış, ( https://www.biodiversitylibrary.org/item/127512#page/134/mode/1up ) İngiliz bahçelerine girmiş olan bitkileri tek tek Linneaus sistemine göre siyah beyaz gravürlerle görselleştirerek açıklamış.

Arkasından 1798 yılında daha geniş kapsamlı bir prospektüs gelmiş; sonraki yıl da serinin son cildi Temple of Flora’nın ilk çalışmaları basılmaya başlamış. Bu bölümde, çiçek resimlerinin olduğu 70 hatta 90 levha basmayı hedeflemiş ama olağanüstü maliyetlere ulaştığı için ancak 33 levhayı tamamlayabilmiş. Levhalar, İngilizcede “elephant folio size” diye belirtilen [yaklaşık. 56 x 44 cm] ölçülerinde, büyük boy bir cilt olarak üretilmiş. Kitabın illüstrasyonlarında Sydenham Edwards ve James Sowerby gibi dönemin önemli botanik ressamlarının imzası var.

Osmanlı topraklarından getirilen sümbül, (hyacinth orientalis) çiziminde Edwards’ın imzası var örneğin. Bitki portrelerinin arka planında görülen romantik manzara resimlerinde ise Peter Henderson ve Philip Reinagle gibi sanatçıların adı geçiyor. Baskı aşamasında ise Bartolozzi gibi önemli gravür ustalarıyla çalışılmış. Üretim süreci sırasında zaman zaman levhalara yeni müdahaleler yapılmış. Farklı baskılarda aynı resmin dört ayrı versiyonu var; birbirinin eşi iki kitap bile olmadığı anlamına geliyor bu neredeyse; kimi baskılar da belli ki Thornton’un farklı müşterilerinin taleplerine göre farklı biçimde ciltlenmiş… Kitabın maliyetini -yapımcısını iflasa sürükleyecek kadar- artıran da bu detaylar olsa gerek.

Kitap şüphesiz büyük lüks sayılabilir o dönem için, savaşın neden olduğu kısıtlı ekonomik koşulları altında üretiliyordu; bir yandan ağır vergiler vardır. Ona rağmen, 1803 yılında Robert Thornton, kitaptaki özgün eserlerini sergilemek ve projesini tanıtmak için Londra’da bir galeri bile açmış; bir yandan da folyo folyo üretmeye devam etmiş. 1807 yılına gelince de bütün baskılar, giriş kısmındaki yorum bölümüyle birlikte tek kitapta bir araya getirilmiş. Başta da dediğim gibi 70 hatta 90 levhayı hedeflemiştir ama, projenin getirisi Thornton’un bu büyük tutkusunu gerçekleştirmesine yetmez, 33 levhadan sonra elinde avucunda ne varsa, onu da tüketir. Yeni gelir kaynakları elde etmek için bağlantıları ve müşterileri sayesinde Parlamento’dan aldığı izinle Kraliyet Botanik Lotaryası düzenlemiş; adedi 2 gineden 20.000 bilet bastırmış ve arada orijinal resimlerin de olduğu baskıları, tek fiyattan satmaya çalışmış. Ama yine de -bu sıra dışı reklam kampanyasına rağmen- hüsranla sonuçlanan bir girişim olur.

Robert Thornton’un “dünyanın en güzel kitabını yaratmak için” varını yoğunu harcadığı bu “çiçek tapınağı” kaligrafisiyle, her biri birkaç sanatçını tezgahından geçen levhalarıyla gerçekten de botanik sanatı tarihinde özel bir yere sahip. İngiltere bahçelerinde boy gösteren karanfiller, güller, Türk zambakları, çarkıfelekler, güz çiğdemleri, mavi lotuslar, çizgili Semper Augustus laleleri, yılanyastığı ve cennet kuşu çiçeği ve daha birçok “tapınılası” çiçek, romantik üslubun kurallarıyla resmedilmiş.  Romantik uslubu hatırlayalım, geçen hafta İngiliz manzara bahçelerini anlatırken de değinmiştim, duygusallığın, doğa sevgisinin, yurtseverliğin ve iç dünyanın yüceltildiği bir akımdır bu… Arka plan alacakaranlıktır, ayışığı, sis, bulutlar dramatik görüntülerle izleyene doğanın yüceliğini aktarmaya çalışır…

Bu renklendirilmiş çiçek levhalarının yanında, ilk bakışta botanikle ilgisi yokmuş gibi görünen görseller ve anlatımlar da var. Kaligrafilerle süslü girift kapak sayfalarıyla ayrılmış bölümlerde, çok daha okunaklı bir karakterle yazılmış, bitkilere dair Hindu ve Çin mitolojilerinden öyküler, Yunanca, Latince ve Farsça’dan tercüme şiirlere de yer verilmiş bitkileri tanıtırken…

Çiçek sayfalarında dramatik manzarayla birlikte yaratılan kurgu, bilimsel amacının ötesinde, satır aralarında yapımcısının ahlaki ve politik söylemlerini de görselleştirir bir bakıma. Kendini muhafazakar olarak tanımlayan, Fransız devriminin ateşlediği cumhuriyetçilik ve ateizme mesafeli duran biridir Thornton. Ama doğanın örüntüsünü görünür hale getiren Linneaus’un düşüncelerine olan inancı, zaman zaman dini inanışlarına baskın gelebiliyordu.  Ona göre bitki dünyası, -bugün onun mantığını çok anlamasak da- insanlığa ahlak ve politika açısından yol gösterici olabilirdi. Bu yaklaşım zaten zamanın ruhuna uygun.  Thornton’un kimi arkadaşları ve çağdaşları hem sanatsal hem bilimsel yönleriyle tanınan isimlerdir. Charles Darwin’in dedesi Erasmus Darwin de onlardan biri örneğin… Felsefe, estetik ve botanik üzerine çalışırken bir yandan epik şiirler de yazıyorlardı.

Sanat ve bilimin -bugün olduğu gibi- henüz birbirinden kesin olarak ayrılmamış olduğu bir zamanda, kendi çağdaşları için de son derece ilham verici olmuş. Kimi bitkilerin bir manzarayla; kimilerinin de bir gece sahnesi içinde gösterildiği çizimler, geleneksel çizim tekniği ve bilimselliğin dışında olsa da o dramatik anlatım, Temple of Flora’yı botanik sanatı açısından ayrı bir yere koyuyor.

Pitoresk görünümlü her bir levhada bitkiler anlatılırken, botanik özellikleri ve yaşam döngüsüyle birlikte, “tanrının yarattığı nadide varlıklar olarak bitkilerin tinsel özellikleri” de belirtilmiş. Güzel görünümünden öte, bitkiler temsil ettiği anlamlar ve o kurguda üstlendiği rol açısından da değerli. Robert Thornton bir yazısında şöyle açıklıyor bu yaklaşımını: “Bizim, pitoresk botanik levhalarımızda okuyucu, farklı formlarda budanmış porsuk ağaçlarını, keresteden yapılmış uzun yolları, kıvrımlı göllere ulaşan çakıllı yolları, kaskadları, dört bir köşesinde heykelleriyle yumuşak bir halı gibi serilen çayırları, labirentleri, kuğu gibi suyun üzerinde süzülen tekneleri, eğlenceli süs bahçelerini görmeyi beklemesin. Ama buradaki her sahne, o konu nesnesiyle (yani gösterilen bitkiyle) birebir ilişkili…”

Dragon Arum (1801), yani yılan yastığı, alacakaranlık bir fonun önünde yükselir; nerdeyse korkutucudur; duygu yoğunluğu vardır; neredeyse bir fırtınanın patlamak üzere olduğunu hissederiz. Fallik bir imgeye dönüştüğünü de söyleyebiliriz rahatlıkla…

Türk zambaklarının arkasında görünen dağ manzarası da bitkinin habitatıyla ilgisi olmasa da o yücelik duygusunu anlatmak için vardır. Romantik akımın resimlerinde olduğu gibi, ön plandaki bitki görüntüsüyle, arka plandaki manzara arasında bir perspektif ilişkisi de yoktur.

Mavi lotus (1804) ise anlatımı daha da güçlendirmek için, bu çiçeğin bolca bulunduğu Nil sularının, Ebu Kir’ın göründüğü bir sahne içinde betimlenmiş. Thornton, İngiliz donanmalarına karşı Nil savaşında yenilgiye uğrayan ve birçok donanma gemisini kaybeden Napolyon’un “kibirli ruhunu” anlatmak için bu kurguyu seçtiğini söylüyor. Erasmus Darwin’in şiiri de eşlik ediyor bu sahneye. Mavi lotus resminde anlatmak istediği “vatanseverlik” kavramını, bundan sonra ürettiği -kendi eliyle boyadığı tek levha olan- Gül (1805) betimlemesinde bir adım daha öteye götürmüş. Farklı türlerde güllerin arasında kuşlar ve yusufçuk da vardır…

Şöyle anlatmış Gül’ü bu levhada: “Doğa ona hem en saf beyazlığı hem de en parlak kırmızının emperyal cübbesini giydirdi. Hiçbir kaba el, onu zengin anavatanından ayırmamalı. Onu çepeçevre saran sayısız asker, keskin ve yalın kılıçlarıyla onu işgalcilere karşı koruyor.” Elbette bu bilimsel bir tanım olmaktan uzak ama dediğim gibi Temple of Flora sadece botanik dünyasına hizmet etme amacıyla yaratılmamış.  Zamanın bağlamına uygun olarak,  gülün İngiltere’yi temsil ettiğini düşünerek bu ifadeyi tekrar okuduğunuzda, Mavi Lotus ve Nil savaşı örneğinde olduğu gibi, her şey yerli yerine oturmaya başlıyor. 

Temple of Flora gerçekten de botanik sanatının dönüm noktası olan muhteşem bir çiçek kitabı… Çağdaşı olan Curtis’s Botanical Magazine dergisinin bilimsel bitki çizimlerinde olduğu gibi, hiçbir levhada beyaz bir arka plan kullanılmamıştır.  Bunun yerine Thornton, -romantik edebiyat akımına özgü yücelik anlatımının botanik versiyonu diyebileceğimiz- alegorik görüntülerle dolu dramatik bir anlatımı seçmiş. Marianna North’un daha sonra bitkileri kendi habitatları içinde gösterdiği renkli ve gösterişli resimlerin öncülleri olduğunu da söylemek mümkün.

Playlist:
Parça AdıAlbüm AdıSüre
2 numaralı si minör orkestra süiti
Johann Sebastian Bach
02:54