Cennetten Düşen Elma

Cennetten Düşen Elma

25 Kasım 2018

“Göksel dağlarda” yetişen kadim bir bitkiden, cennet bahçesinde Havva’yı kırmızı rengi ve tatlılığıyla baştan çıkartan “sonsuz hayat” meyvesi Elma'dan konuşuyoruz...

25 Kasım 2018 tarihinde Açık Radyo'da yayınlanmıştır.
Botanitopya podcast servisi: iTunes / RSS

Kutsal metinlerde geçen bir hikaye: Havva’nın ağaçtaki o göz alıcı kırmızılığıyla, iştah kabartan meyveyi fark etmesiyle başlar ilk günah. Birini yer, birini de Adem’e verir. Ondan sonra olanlar olur ve cennetten kovulurlar. Oysa “İyiyle kötüyü bilme ağacından yeme. Ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün” der Yaratılış kitabı…

Türkçe’de Elma, ya da Alma, adını Al’dan, yani kırmızıdan alıyor. Anavatanı ise Orta Asya, eskiden Alma-ata olarak bildiğimiz, Kazakistan Almatı yakınlarındaki Tanrı Dağları. Elmanın kadim bir bitki olduğunu düşünürsek burası adını elma ağaçlarından almış olmalı.

Elma, Gülgiller yani Rosaceae ailesinden bir bitki. Maloideae alt familyasının örnek cinsine ait, 30-35 kadar, yaprak döken, küçük ağaç ya da çalı nitelikli bitki türleri ve meyvelerinin de genel adı ise Malus, yani Çiçek Elması. En tanınmış türü ise yabani elma Malus sieversii'den türetilmiş olan kültür elması Malus domestica…

Yabani elmanın anavatanının -göksel metinlerdeki Cennet Bahçesi değil belki ama - Çince Tian Shan adı “göksel dağlar” anlamına gelen Tanrı Dağları. Ataları, Pliyosen devrin sonunda Atlas Okyanusu’ndan Beringia’ya uzanan geniş ılıman ormanlarında ortaya çıkmış. Tanrı Dağları, Avrupa’nın kuzeyinde ve Kuzey Amerika’da floraya büyük hasar veren buzdan etkilenmemiş; jeolojik hareketler toprağı canlandırıp verimli topraklar oluşturmuş. Soğuklardan koruyan dağlarla çevrili bu bolluk ortamı, elmanın evrim geçirmesini sağlayan en uygun iklim koşullarını sunmuş.

İpek yolunun üzerindeki bu ormandan geçen gezginlerin, kültüre eklenen ilk elmaları toplayıp yanlarında götürmüş olmaları akla yakın görünüyor. Yol boyu çekirdekler düşürülür; yabani elmalar filiz verir ve Avrupa’daki akraba türlerle melezleşerek sonunda Asya ve Avrupa’nın dört bir yanında milyonlarca yeni elma ağacı doğurur.  Malus domestica, Malus sylvestris ile Avrupa’da tanışmış ve orada gen alışverişi gerçekleşmiş. Onlardan elde edilen melez elma ağacı da yeniden ebeveyn bitkilerle aşılanarak bugün pek sevdiğimiz elma türleri yaratılmış.

Elmaların tam ehlileştirilme süreci aslında Çinlilerin keşfettiği aşılama yöntemiyle başlar. Milattan önce ikinci binyıl civarında Çinliler, yetiştirilmek istenen bir ağaçtan kesilen bir tahta aşı kaleminin bir başka ağacın gövdesine çentilebileceğini keşfetmiş. Bu aşı tutunca birleşme noktasından büyüyen yeni dalda yetişen meyvelerin, aşı kaleminin alındığı ağacın niteliklerini taşıdığını fark etmişler. Elma ağacını her seferinde, aşılamak gerekiyor. Hoşunuza giden bir elmanın tohumlarını ektiğinizde, bir elmadan çıkan beş çekirdeğin her biri farklı ağaçlar ağaçlar oluyor.  Michael Pollan, Arzunun Botaniği kitabının kapağında bunu şöyle açıklamış: “ Bir elmayı tam ortasından böldüğünüzde karşınıza yıldız patlaması şeklinde yerleşmiş kusursuz simetride beş küçük oda çıkar -bir pentagram. Bu odaların her birinde bir (bazen iki) çekirdek vardır; bunlar bir marangoz tarafından yağlanmış ve cilalanmışçasına koyu ve parlak kahverengidir. Bu çekirdeklerin dikkate değer iki özelliği vardır. Öncelikle az miktarda siyanür içerirler. -belki de elmanın onu ısıran hayvanların cesaretini kırmak adına geliştirdiği bir savunmadır bu ve tarif edilemeyecek kadar acıdırlar.

Bu çekirdekler hakkındaki ikinci ve daha önemli olgu ise onların genetik içeriğine ilişkindir ki bu olgu da aynı şekilde sürprizlerle doludur. O elmadaki her bir çekirdek tamamen yeni ve farklı bir elma ağacının genetik talimatını içerir; eğer dikilirse anacına sadece üstünkörü bir benzerlik taşıyacak bir ağaç olacaktır. Aşılama olmasa dünyadaki her elma değişik bir çeşit olurdu ve iyi bir elmanın devam etmesini o belirli ağacın ömrü dışında sağlamak da imkansız olurdu. Elma söz konusu olduğunda, meyve hemen hemen her seferinde ağaçtan uzağa düşer.” diyor. Bu değişkenliğin botanik terimi “heterozigotluk” ve bu özelliği sayesinde elma ağacı nerede yetişirse yetişsin, çekirdeklerinin çeşitliliği sayesinde meyve başına en az beş, ağaç başına en az birkaç bin türde yeni evinde gelişip serpilebilmesi için gerekli özellikler mutlaka bulunur.

Elmanın farklı kültürlerde, sanatta ve dinlerde sembolik anlamlarına bakalım şimdi… Yunan mitolojisine göre, Atlas Dağlarının eteklerinde yaşayan ince sesli peri kızları ve bir ejderin koruduğu ölümsüzlük ağacı, altın elmalar veriyordu. Bu cezbedici altın elmalardan biri, tanrıların yaşadığı Olympos dağındaki bir yarışmanın ödülü olur.

Orada yapılan bir düğüne çağırılmadığını öğrenen nifak tanrıçası Eris, intikam almaya karar verir. Dağa giderek elindeki altın elmayı düğün sofrasına fırlatır. Üzerinde ‘en güzeline’ yazan bu elmayı Zeus kime vereceğini bilemez. Seçmesi için yakışıklı çoban Paris’i görevlendirir ve üç güzelle birlikte İda dağına yollar. Hera, Athena ve Aphrodite’in katıldığı bu güzellik yarışmasında tanrıçalar, seçilmeleri karşılığında Paris’e bir vaatte bulunurlar.

Aphrodite’in Paris’e teklifi, Spartalı Helena’nın aşkıdır ve sonuçta elma Aphrodite’e gider. Nifak tanrıçası Eris amacına ulaşır. Yaptığı seçimle diğer tanrıçaları kızdıran Paris, Helena’yı kazanır ama bu aşk Yunanlılar ve Truvalılar arasında 10 yıl sürecek olan savaşı da başlatmış olur. Paris, üzerinde “En güzele” yazan altın elmayı hangi tanrıçanın hak ettiğine karar vermek zorunda kalmasaydı, Truva’nın duvarları belki daha uzun süre yıkılmadan kalabilirdi.

Bu mitolojik hikayede olduğu gibi, sadece büyük tatlı elmaların değil, küçük yaban elmalarının da bir kur yapma, baştan çıkarma meyvesi olarak, cinsel çağrışımlarına, afrodizyak etkisine güçlü bir inanç vardı. Hatta Roma öncesi Kelt geleneklerinde, yabani elmalar çok daha değerlidir. Meyvesinden enfes elma şırası elde ediliyor, kurutulduğunda ya da pişirildiğinde lezzeti artıyordu.

Adem ile Havva, elmayı yiyince “ölümsüzlüklerini” kaybederler ama Kelt ve İskandinav mitlerinde elma, “sınırsız yaşam gücüyle” ilişkilendiriliyor. Keltler, ölen kişilerin ruhunun Batıya ilerleyip oradaki bir elma bahçesinde özgürlüklerine kavuştuğuna inanırlarmış. İskandinavya’nın efsanevi tanrıları büyülü elma yiyerek yaşarlarmış. Elmaların sahibi olan Bahar tanrıçası İdun kandırılıp Asgard cennetindeki elmaları düşman devlere götürünce, tanrılar yaşlanmaya ve çökmeye başlamış. Sayısız maceradan sonra Asgard’daki yerine dönen İdun, elma dilimleriyle tanrılara gençlik ve canlılıklarını yeniden kazandırır hikayeye göre. Bu inançtan ötürü olsa gerek İngiltere’nin efsanevi kralı Arthur da öldüğünde Avalon adı verilen bir elma bahçesine taşınır.

Romalılara gelince, onlar da elma bahçelerini çok önemsiyordu. İmparatorluğun çöküşünden sonra bu geleneği Hıristiyan manastırlar daha küçük bahçelerle sürdürmüş. Yemek ve şıra yapımı için yetiştirilen elmanın şırasıyla şarabı, Avrupa’nın elma yetiştirilen bölgelerinde önemli bir içecekti. Hıristiyan sanatında elma, anne karnındaki bakireyi simgeler.

 

Elmalar tüm Avrupa’ya yayıldıktan sonra, özellikle Viktorya İngiltere’sinde tatlı elmalar popülerliklerinin zirvesine ulaşır. Farklı ülkelere yapılan keşif yolculuklarından sonra Elma, pek çok yeni ve egzotik tatla rekabet etmek zorundaydı ama bu bir Elma kültü oluşmasını engellemez.  Yeni zenginlerin yaptırdığı mutfakları duvarlarla çevrili bahçelere açılan büyük konutlar, İngiltere ikliminin elma yetiştirmek için son derece uygun olması da tabii bunu kolaylaştırmış. Elma yalnızca yenmiyor, ona hayranlık da besleniyordu Viktorya döneminde. Hatta elma deposunun kapısını sık sık açıp, elmalarını sergileyerek eve gelen misafirlere -adeta şarap mahzenindeki nadide şarapları sergiler gibi- gösteriş yapma vesilesiymiş. Gerçi o dönemde yetiştirilen ağaçların çoğu yılda iki kez meyve veren düşük verimli türlerdir; hastalıklara, böceklenmeye, çürümeye ve başka zararlılara karşı dayanıksızdır üstelik.

Elmanın çeşitlenmesi ve dayanıklı hale getirilmesi ise 19. yüzyılda yeni dünyada olur. 20. yüzyıl Amerika’da büyük ticari meyve bahçelerinin yükseliş dönemiydi. Arzunun Botaniği’nde Pollan, elmanın nasıl bizi kullanarak dünyaya yayıldığını çarpıcı bir dille anlatıyor.

Türk mitoloji ve geleneğinde de elmanın önemli bir yeri var. Bahaeddin Ögel’in Türk Kültür Tarihine Giriş kitabında elmanın Orta Asya’dan beri Türklerin de çok iyi tanıdığı bir meyve olduğu yazıyor. Elma ve alma’nın yanında almıla da deniyor. Ekşi elmanın adı da kımız almıla’dır. Yaban elmasını da tanıyan Türkler buna urman alması yani orman elması demişler. Osmanlıların ilk yıllarına ait tıp kitaplarında ise dağ elması bir ilaç olarak tavsiye edilmiş. Türkler için bu kadim meyve, birçok simgesel anlamı da var. Tarih ve Toplum Ansiklopedi’sinden bakalım bunlara: Elma, örneğin doğurganlık simgesi. Destanlarda da rastlıyoruz buna. Manas Destanında, Aybar Hanın kızı Çıırçı’yla evlenen Yakıp Han karısıyla ilgili bir gün yakınır ve şöyle der:

(…) Bu Çıırçı bana erkek oğul doğurmadı / On dört yıldır alalı, ana dahi olmadı /Kutsal bir yere gidip adım bile atmadı / Kutsal pınara gidip yanında yatmadı / Bir elmanın altında giderek oynamadı / Kısırlığından kurtulup kutsal yol bulmadı.

Pertev Naili Boratav’ın aktardığı bilgiye göre yatağın başucuna şişe geçirilmiş bir soğan ve elma ile aynı şişe bağlanmış Meryem ana eli konurmuş. Bu yeni doğum yapmış kadını hem nazara karşı kem gözlerden hem de kötü ruh ve perilerden korurmuş. Öyle ki loğusa herhangi bir ihtiyacı için yatağından kalkacak olsa, bu şiş bir yakını tarafından onunla beraber gezdirilirmiş.

Elma, ölüm adetlerinde de karşımıza çıkıyor. Kayseri’de kadın veya erkek, bir genç öldüğünde tercihen söğüt dalı kesilerek üzerine elmalar bağlanırmış. Elma donatma denen bu işlemden sonra bu dal musalla taşına, oradan da mezara kadar cenazeye refakat edermiş. Kabirde dal silkelenir, elmalar yere saçılırmış.  İnanca göre, çocuklar ya da orada bulunanlar elmayı kapışırken, şeytanın dikkati dağılırmış. Böylece onun hilelerinden uzak cenaze defnedilirmiş. Bu âdetin Kayseri’ye Doğudaki Türklerden, oraya da Orta Asya’dan geldiği sanılıyor.

Başka anlamlar da yüklenir elmaya. Türk mitolojisi oldukça zengin. Bunlardan birine göre dünyanın ortasında yer alan bir dağın üzerinde, jambu denen bir ağaç vardır. Türkçe elma anlamına gelen bu meyvelere her kim sahip olursa, dünyaya da sahip olacak demektir. Kuzeyden Türkler olmak üzere, dünyanın dört bir yanından hükümdarlar bu elmayı elde etmek için gelirler. Böylece elma dünya hâkimiyetini sembolize etmiş olur. Uygurca metinlerde de bu ağacın ismi geçiyor. Metin, Hint tanrısı Vişvakarman ve diğer tanrıların Jambu ağacını (bir çeşit elma) donatıp süslediklerini yazar.

Kızıl Elmanın izi Osmanlı döneminde de rahatlıkla izleniyor.  Kanuni Sultan Süleyman kışlaları ziyaretinde askerlerin şerbetini içer ve içtikten sonra da kadehin içine altın doldururmuş. Ayrılırken de askerlere “Kızıl Elma’da görüşürüz” der ve onları okşayıp ideallerini canlı tutarmış. Yeniçeriler arasında da kızıl elma efsanesinin yaygın olduğunu “Destiye kurşun atar, keçeye kılıç çalar, Kızıl Elma’ya dek gideriz” sözleri ortaya koyuyor. 

Yeniçerileri askerlerinin, gelenek ve ocağına çok bağlı oldukları Hacı Bektaş’la ilgili bir menkıbede ise elma ağacıyla ilgili bir hikâye anlatılıyor. Kış vakti Suluca Karacaüyük yakınlarında gezerken hünkâr bir elma ağacının dibine oturur. Yanındaki Saru’ya (Saltık) elma toplamasını söyler. Saru ağaca bakar “hiçbir ağaçta yaprak bile yok iken, yemiş olur mu?” diye sorar. Hacı Bektaş, Saru’ya “sen aşağıda dur, ben çıkayım” der. Ağaca çıkınca dallar yeşerir, çiçeklenir, çiçekler dökülür, elmalar salkım salkım sallanır. Saru onun gerçek erenlerden olduğunu anlar.

Türk kültüründe halk ağzında “yozma” olarak da bilinen elma, zürriyetin sembolüdür. Masallarda halk kahramanları, anne ve babalarının kutlu bir kişi tarafından verilen elmayı yemesi sonucunda dünyaya gelirler. Kahramanın atı da yine kutlu kişinin verdiği elma kabuklarını yiyen attan, sahibi ile aynı günde doğar. Şah İsmail masalında çocuğu olmayan padişaha derviş iki elma verir. Padişah ve eşi elmalardan birini yer diğer elmayı ise atları yer. Padişahın eşi ve atları aynı gün doğum yapar. Bazı masallarda elma yeme sonucunda kız çocuğu doğduğu da az olmakla birlikte rastlanan bir şey.  Buna karşın elma erkek çocuk sembolü ve murat olarak da kabul görüyor.

https://www.instagram.com/botanitopya/?hl=tr

https://twitter.com/botanitopya

 

 

 

Playlist:
Parça AdıAlbüm AdıSüre
Sol Majör Piyano Konçertosu
Maurice Ravel
08:44
Kategori: