Bereket Sembolü Pirincin Hikayesi

Bereket Sembolü Pirincin Hikayesi

04 Kasım 2018

Bu programın hikayesi bir bereket sembolüne, birçok kültürde “yaşamın özü” olarak kabul gören bir bitkiye ait. Uzak Doğu’da koskoca bir kültürü biçimlendiren küçük beyaz taneciklerden konuşacağız. Konumuz, Pirinç... Dinsel inançlara, yaratılış mitlerine, toplumsal ilişkilere, sanata, hayallere kısacası insanla ilgili her şeye yön veren bir bitki, bir tahıl…

04 Kasım 2018 tarihinde Açık Radyo'da yayınlanmıştır.
Botanitopya podcast servisi: iTunes / RSS

Pirincin tarihsel sürecine dair onlarca tez var ama ilk pirincin ne zaman ve nerde ekildiği tam olarak bilinmiyor. Yakın zamana kadar, Çin’deki Yang Tse-Kiang Vadisi’nde bulunan 6000 yıllık fosillerin en eski pirinç taneleri olduğu kabul ediliyordu. Ama sonra, daha eski olanları çıktı ortaya… Tayland’daki Ruhr Mağarası’nda bulunan pirinç taneleri tam 10 bin yıl öncesine ait… Güneydoğu Asya’da pirinç tarımına geçiş sürecini anlatan en güvenilir arkeolojik bulgu, 60’lı yıllarda burada kazı yapan Wilhelm G. Solheim’a ait. Solheim’in 1966 yılında Tayland’ın Korat Bölgesi’nde bulduğu, üzerine pirinç taneleri ve çeltik kabukları basılı kırık çömlekler MÖ yaklaşık 4000 yılına dek uzanıyor.  

Pirinç bugün dünyanın yarısını besleyen bir bitki; tüm insanlık tarihi boyunca diğer bütün tahıllardan ya da sebzelerden daha fazla sayıda insanı beslemiş olduğunu da neredeyse kesin olarak söyleyebiliriz. İlk yerleşimlerin geçim kaynağı toplayıcılık ve avcılık olduğu için insanlar sınırlı alanda çeşitli hayvan ve bitki topluluklarını bulabilecekleri, su ihtiyacını karşılayabilecekleri coğrafi bölgeleri tercih etmişler. İlk tarımsal üretim de çevrelerinde yetişen bitkilere benzeyen, kolay yetişen türler olur doğal olarak…

Biraz botanik özelliklerinden bahsedeyim: “Buğdaygiller familyasından; 50-120 cm boyunda bir yıllık dikine yükselen ve kökten çatallaşarak küme oluşturan bir bitki” diye tanımlanıyor botanik kitaplarında. “Şerit şeklinde ve sivrice yaprakları var. Son yapraktan sonra uzun bir sap üzerinde 2 ila 5 başak demetinden oluşuyor ve her başakçığında da bir çiçek vardır. Pirinç tanesi işte bu başakçıklarda oluşuyor.”

Bugün sofralarımızda baş tacı olan pirincin ataları aslında oldukça farklı ve bugünkü kadar iştah açıcı ve cazip bir görüntüsü yok. Pirincin bugünkü hali, aslında uzun bir ehlileştirme hikayesinin sonucu… İlk tarım alanlarında önceleri “Oryza fatua” gibi yabani pirinç türleri ekilmiş. En yaygın kullanılan türü ise ehlileştirilmiş Asya pirinci olan Oryza sativa. Batı Afrika kökenli Oryza glaberrima daha az kişiyi doyuran bir pirinç ama yeni melezler arayan bitki üreticilerinin ilgisini çeken bir tür olmuş.

Ehlileştirilmiş pirinç türleri japonica ve indica diye iki temel gruba ayrılıyor. Japonica cinsinin kısa, yapışkan taneleri pişirildikten sonra topaklanıyor. O yüzden, uzun taneli, kuru indica pirincine kıyasla çubuklarla kasede yenmeye daha uygun bir pirinç. Ehlileştirilmiş pirincin buradaki yabani atası olan Oryza rufipogon ise evcilleştirme sürecinden çok uzun zaman önce, yani 10.000-8.000 yıl kadar önce toplanıp yetiştiriliyormuş. Ama ehlileştirme ile elde edilen bir yıllık çeltik bitkileri, özellikle sulandığında daha verimli olmuş; uzun saplara tutunan iri taneleriyle iyi hasatın müjdecisiydiler. Mezopotamya ile Doğu Akdeniz kıyılarını kapsayan, Bereketli Hilal topraklarındaki ekinler gibi, ehlileştirme süreci burada da geniş ölçekli bir alanda birçok kez tekrarlanmış. Değişik yerlerden seçilen farklı özellikli bitkiler bir araya getirilip melezlenmiş ve çeşitli yabani türler çaprazlanmış.

Pirinç başta daha sınırlı bir alandayken giderek yayılmaya başlamış. Buzulların çekilmesinden sonra, yani yaklaşık Milattan Önce 15.000’lerde, sıcak hava ve yağmurun dönüşüyle atalardan kalma çeltik tarlaları güneydeki buzul sığınaklarından kurtulup Çin’in güneyi, Güney ve Güneydoğu Asya’yı kapsayan geniş bir tropik ve subtropik alana yayılmış.

Peki, Avrupa’ya girişi nasıl olmuş pirincin? Avrupa’ya girişi Büyük İskender’in seferleriyle birlikte olmuş. Büyük İskender’in MÖ 344-324 tarihleri arasında yaptığı Hindistan seferinden sonra, ülkelerine dönen Yunan askerlerin pirinci Avrupa’ya getirdiği sanılıyor. Daha sonra yine Büyük İskender’in seferleriyle, Yunanistan’dan Avrupa’nın güneyine ve Kuzey Afrika’nın bazı bölgelerine doğru yayılmaya başlamış.

Pirinç, tüm bu serüveni boyunca hep sevilen bir bitki olmuş ama 16. ve 17. yüzyıllarda gelince Pirinç tarımı biraz gerilemeye başlamış. Çünkü sıtmanın suçlusu olarak görülmeye başlamış. O zamanlarda Güney Avrupa’da sıtma, en tehlikeli hastalıklardan biridir. Sıtmanın bataklıklardaki kötü havadan yayıldığına inanıldığı için o yıllarda sulu arazide yapılan pirinç tarımı, tıbbi coğrafyacılar tarafından pek çok bölgede, özellikle de büyük kentlerin çevresinde sınırlandırılmış. Avrupa’da pirincin yayılmasını da bir ölçüde engelleyen bir durumdu bu elbette.

Yeni Dünya’ya gelince… Dünyanın bu bölgesindeki insanları pirinçle tanıştıranlar da Avrupalılar olmuş. Brezilya’ya Portekizliler; Orta ve Güney Amerika’nın çeşitli bölgelerine ise İspanyollar götürmüş pirinci. Kuzey Amerika’da pirinçle ilgili ilk kayıtlar ise 1685 yılına tarihleniyor. Belgede, Madagaskar’dan getirilen kölelerin pirinçleri Güney Carolina’ya ve kıyılardaki ovalara taşımış olduğu yazıyor.

Sivil savaş ve sert hava koşulları pirinç üretimini Amerika’nın Doğu kıyılarından Batı’ya taşımaya başlar ve ardından Teksas, Arkansas, Missisipi, Florida, Missouri ve Kaliforniya’da pirinç tarımı başlamış olur.

Pirincin Anadolu’ya gelişi ise göreceli olarak epey yeni sayılır. 500 yıl önce güneyden girdiği sanılıyor Pirincin. Çeltik tarımının gerektirdiği bol sulama, sıtmaya yol açtığı için çeltik üretimi Osmanlı İmparatorluğu’nda da 1908 yılına kadar nizamnamelerle düzenlenmiş. 1910 yılında çeltik tarımıyla ilgili ilk kanun yayımlanmış; Cumhuriyet döneminde ise 1936’da çıkarılan kanunla çeltik tarımı yeniden düzenlenmiş.

16. yüzyılda pirinç Osmanlı topraklarında lüks bir besin sayılıyormuş çünkü sadece Boyabat, Tosya ve Plovdiv çevresinde çok sınırlı üretildiği için 17. yüzyılın ikinci yarısında Hicaz’da da pirinç tüketimi yaygınlaşmaya başlamış çünkü Hint hükümdarlarının Mekke’ye gönderdikleri pirinç, sadaka olarak dağıtılıyormuş. Matbah-ı Amire yanı Topkapı Sarayı’nın mutfağı için de Mısır’dan 36.000 kile pirinç getirilirmiş. (İstanbul ölçüsüyle 1 kile 25 kilogram ediyordu)

Etimolojik kökenine bakarsak; Türkçe’deki “pirinç” sözcüğü Farsça’da sarı anlamına gelen “birinc” sözcüğünden türetilmiş. Kabuğu ayrılmadan önceki rengi sebebiyle bu ismi almış. Hatta sarı rengi sebebiyle, bakır-çinko karışımı metale de pirinç adı veriliyor. Arapçada ruz hâlini alan pirincin, İngilizce’de “rice” İtalyanca’de “risotto” gibi Kimi Avrupa dillerindeki karşılığı da buradan geliyor.

Kültürümüzü şekillendiren bir bitkinin, dilimize de girmesi kaçınılmaz. Pirincin, Mısır Dimyat’tan geleni makbuldü. Hatta “Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan olmak” diye tabir vardır. 17. asırda bir ara Mısır’dan pirinç gelmeyince, Rumeli’deki Filibe’den getirtilmiş. Sonra Gönen, Osmancık, Tosya’da da kaliteli pirinç ziraati yayılmış.

Büyük İskender’in Yunan askerleri gibi, Osmanlı ordusu pirinçsiz sefere çıkmazmış. Haşlama etli pilav ve yine pirinçten mamul zerde, bir de tabii hoşaf asker sofrasının gedikli yemeğidir. Zira pirinç uzun zaman tok tutan ve enerji veren bir tahıl. Osmanlılar zamanında, pirinç kıtlığı yaşamamak ve fiyatların da fazla artmaması için tedbirler alınır; bir yerden pirinç gelmezse, hemen başka yerden tedarik çarelerine bakılırmış.  Pirinç, üzerinde narh olan, yani satış fiyatının kurumlarca önceden belirlendiği gıda maddelerindendi.

Pahalı ve zor yetişen bir bitki olduğu için, Anadolu’nun köylük yerlerinde ya bilinmiyor ya da bulunmuyor Pirinç. Bulgur, pirincin yerini almış Anadolu’da.  Hatta Birinci Cihan Harbi zamanında yaşanan kıtlık sebebiyle, pirinç İstanbul’da da bulunamaz olunca İstanbullular bulgura, zamanın bir numaralı adamından kinâye ile “Enver Paşa Pirinci” adını takmışlar.

“Ayıkla pirincin taşını” deyiminin de ilginç bir öyküsü var; Osmanlı tarihine dayanır. Yavuz Sultan Selimin Yemen’i Osmanlı topraklarına katmasından bir süre sonra Yemen’de isyan çıkmış, uzun uğraşılar sonucu Yemen Fatihi Sinan Paşa duruma hâkim olmuş; Yemen bundan sonra 400 yıl Osmanlı egemenliğinde kalmıştır. Söylentiye göre Sinan Paşa’nın askerleri bir gün çölde konaklamış. Yemek pişirmek üzere hasır torbalar içindeki mısır pirinçlerini yere serdikleri büyük bir çadırın üstüne dökmüş ve taşlarını ayıklamaya başlamışlar.

Bu sırada bir fırtına çıkmış ve rüzgârın savurduğu bir kum bulutu pirinçlerin üstüne inerek, ufak bir tümsek halinde yığılmış. Kumların altında kalan pirinçlere bakakalan yeniçeriler arasından şakacı bir asker, arkadaşlarına “Biz Allah’ın nimetini taşlı diye beğenmiyorduk, bizim gibi günahkâr kullara üç beş taş az bile gelir. Asıl şimdi ayıklayın bakalım pirincin taşını. Ulu tanrımız, Kâbe’ye hücum eden fil sahiplerinin başına ebabil kuşlarından taş yağdırmıştı. Bizim başımıza da daha büyük taş yağdırmadan hemen tövbe edelim” diyerek arkadaşlarını güldürmüş. “Ayıkla pirincin taşını” lafı işte bu hikayeden doğmuş.

Çin kültüründe pirinç üzerine pek çok mitler var. Anlatılan bir hikayeye göre, bir zamanlar Çin, büyük bir sel felaketi yaşar.  Sel suları çekildiğinde sığındıkları tepelerden inen insanlar bütün bitkilerin öldüğünü yiyecek bir şey kalmadığını görürler. Yaşamaları için tek çare avlanmaktır ama bu yolla hayatta kalmaları da güçtür çünkü çevrede pek az hayvan vardır. Çaresiz kaldıkları anda halk, kendilerine doğru gelen bir köpek görür. Köpeğin kuyruğunda uzun sarı tohumlar vardır. İnsanlar bu tohumları eker, pirinçler büyür ve açlık da böylece ortadan kaybolur. Çin kültüründe “değerli şeyler inci ve elmas değil, beş pirinç tanesidir” sözü işte bu inanıştan kaynaklanıyor.

Uzakdoğu’nun birçok bölgesinde Pirinç, tanrıların insanlara armağanı olarak kabul ediliyor. Burma yaratılış mitine göre Burma halkının ataları yeryüzünün merkezinden dışarıya gönderildiklerinde refahı ve mutluluğu sağlamak için emir almışlardır. Bu yüzden yanlarında pirinç tohumları da getirmişler. Bali’de ise Efendi Vişnu’nun dünyayı Pirinç versin diye yarattığı, Tanrı Indra’nın da insanlara onu nasıl büyüteceklerini öğrettiği inanışı hakim.

Endonezya mitolojisine gelince, onlarda üç Pirinç Ana karakteri var. Bunlardan biri bedeninden pirinç üreten tanrıça, ikincisi sütüyle pirinçte her canlının ruhundaki özü oluşturduğuna inanılan besleyici pirinç ana, üçüncüsü ise her hasatta törenle kesilerek kadın giysileri giydirilen ve tarlanın yoğunlaşmış ruhunu taşıdığına inanılan son pirinç demeti….

Japon kültüründe de pirinç çok önemli. Deniz Gezgin Bitki Mitosları kitabında Bununla ilgili şöyle yazıyor: Japon yerli dini olan Şintoizm’de tanrılardan biri İnari adındaki Pirinç tanrısıdır. İnsanlarla iletişim kurmak için haberci tilkilerini kullanan bir tarım tanrısıdır İnari ve bolluk-bereketin simgesidir. O yüzden, Pirinç ekiminin yapıldığı Kyoto bölgesinde İnari tapınımı oldukça yaygın. İnari tapınımının başlaması bir efsaneye dayandırılıyor. Buna göre Irogu adlı bir adam kendisine “pirinç keki”nden bir hedef yapmıştır. Ama Irogu’nun hedefe attığı ok, beyaz bir kuşa dönüşerek uçmaya başlar. Irogu hayretle bu kuşun peşine düşer ve kuş onu Fushimi Dağı’nda bir “ine-nary” “pirinç fidesine” ulaştırır. Böylece İrogu tanrı İnari kültünü de başlatmış olur. İnari, Pirinç fidesi anlamına geliyor. Japonya’nın hemen her yerinde ona ait bir kült alanına rastlamak mümkün.

Budha efsanesinde de pirincin yeri var: Budha inzivaya çekildiği günlerde nefsine hakim olmuş bedenine büyük acılar çektirmiş, gün içinde sadece tek bir darı tanesiyle ayakta kalmak için direnmiş. O günlerde dinine bağlı bir kadın, ona iyilikle yaklaşıp bir kase pirinç lapası uzatınca Budha bu iyi kalpli kadını geri çevirmeyerek pirinç lapasını kabul eder. İşte onun bu davranışı Budha’nın beş müridiyle yollarının ayrılmasına da yol açar.

Java adasında ise çiçeğe durmuş olan pirinç bitkisinin hamile olduğuna inanılırmış. Pirinç tarlalarda çiçekli dönemdeyken tarlaların yakınında gürültü yapmamaya özen gösterilirmiş. İnanışa göre; pirinç ürkerse dolgunlaşamaz ve bitki bir samana dönüşürmüş.  Java’da pirinç hasadıyla ilgili de ilginç bir ritüel var: Ürün tarladan kaldırılmadan önce tarladaki pirinç başaklarından seçilen bir demet, din adamları tarafından bağlanır; üzerlerine yağ sürülür ve çiçeklerle süslenirmiş.

Padipenganten yani “pirinç güveyi ve pirinç gelini” adı verilen bu pirinç başakları için sembolik bir evlilik töreni düzenlenir; pirinç ancak bu törenin ardından hasat edilirmiş. Ürün ambara konulmadan önce burada pirinç gelini ve güveyi için özel bir oda hazırlanır ve kırk gün “bu yeni evli çifti” rahatsız etmemek için ambarın kapısı açılmazmış. Bu, bir sonraki yıl olacak pirinçlerin bereketini artırmak için yaptıkları bir ritüel.

Pirincin doğaüstü gücüne inananlar sadece Doğulular değil. Hıristiyanlar arasındaki yeni evli çiftlere düğünden sonra pirinç taneleri atma geleneği pirincin bereket ve mutluluk getireceği inancından kaynaklanıyor.

İslam dininde pirince bir kutsiyet de atfedilir; gül gibi, onun da Hazret-i Peygamber’in nurundan yaratıldığına inanılır. Yerken salavat getirilir; getirmeyene hatırlatılır. Yemekte tek bir pirinç bile ziyan edilmez.  Pilavsız sofra düşünülemez. Meşhur mânidir: “Ramazan geldi ulaştı/ Sofralar doldu taştı/ Davette pilav yoktu/ Birden iştahım kaçtı.”

Playlist:
Şarkıcı / YorumcuParça AdıAlbüm AdıSüre
Vladimir Ashkenazy
8 Nolu Piyano Sonatı
Ludwig van Beethoven
04:46