Radyolu günler: Geçmişi, Türkiye'deki tarihi ve Açık Radyo

Radyolu günler: Geçmişi, Türkiye'deki tarihi ve Açık Radyo

21 Kasım 2019

Türkiye’de radyo yayıncılığı; fiilen 1990'a, anayasal olarak 1993'e kadar devlet eliyle yürütüldü.1993 yılındaki anayasa değişikliği ve 1994 yılında çıkarılan kanunla devlet tekeli kalktı ve özel yayıncılık devreye girdi.

Babil’den Sonra podcast servisi: iTunes / RSS

Babil Kulesi’nin hikâyesini bilirsiniz: Nuh'un çocukları Büyük Tufan'dan sonra Sinar (Sümer)'da yerleşmiş, burada bir şehir ve göklere yükselen bir kule yapmak istemişler. Efsaneye göre tanrı kendisine ulaşmaya çalışan insanların kendini beğenmişliğine çok kızmış ve o zamana kadar aynı dili konuşmakta olan insanları dünyanın dört bir tarafına dağıtmış ve dillerini karıştırarak birbirlerini anlamalarını engellemeye çalışmış.

İnsan evladı zaman içerisinde müzik yaparak dil farkını aşabileceğini de keşfeder ve sonra radyonun icadıyla da yaptığı müzikleri hemcinsleriyle doğrudan paylaşır. Radyo denen o ‘büyülü kutunun’ icadı bana göre, Babil’den sonraki insan evladının ‘müzik yapma’ yetisini geliştirmesi kadar önemli bir eylemi oldu. Radyo yayınları bu ortak dilin küresel çapta yaygınlaşmasında çok etkili oldu. Bugün – ahlaki, vicdani evrimini henüz tamamlayamamış insanımsılar hariç- biz insanlar için dil-din-ırk ayrımı en çok radyo sayesinde anlamsız bir detay olarak gerilerde bir yerlerde kaldı. Dünya artık tam bir radyo bahçesine dönüştü ve Açık Radyo’da bu bahçenin en güzel, en lezzetli meyvelerini 25 yıldan bugüne bizlere sunuyor.

Peki, radyoyu kim icat etti?

Bu sorunun net bir cevabı yok. Radyo günümüzdeki son şeklini alana kadar birçok isimden söz etmek mümkün. Radyoya katkıda bulunan bilim insanları ve mucitlerden her biri, radyo teknolojisindeki öncü çalışmaları, yenilikleri ve geliştirmelerinden dolayı genel olarak radyonun mucidi olarak anılırlar.

Alman bilim insanı Heinrich Hertz (1857-1894)1888 yılında elektromanyetik radyasyonun üretilebileceğini ve takip edilebileceğini kanıtlar. Bugün radyo dalgaları olarak bilinen bu radyasyona o dönemde “Hertzian Dalgaları” ya da “aetheric dalgalar” denmekteydi. İngiliz bilim insanı James Clerk Maxwell (1837-1879) 1865 yılında elektronik olarak üretilen radyo dalgalarının yayılma teorisini kurguladı. 1894 yılında Hertz’in ölümünün ardından bilim adamının eski keşifleriyle ilgili makaleler yeniden yayımlanır… Amerikalı bilim insanı David Edward Hughes (1831-1900) 1879 yılında, yaptığı basit bir alıcı verici devresi ile kablosuz olarak sinyaller yayınlayıp aldı. Keşfinin insanlık için ne kadar önemli olduğunun henüz farkında değildi ve bu deneyiminin sonuçlarını yayımlamak için 20 yıl geçmesini bekledi… Günümüzde bir deha olarak kabul edilen Sırp kökenli Amerikalı bilim insanı Nikola Tesla (1856-1943) 1898’de Madison Square Garden’da yapılan bir sergide, bir tekneyi uzaktan kontrol etmek için radyo sinyalleri teknolojisini kullandı. Bu teknolojiyi patentliyen ilk isim oldu… İtalyan bilim insanı Guglielmo Marconi (1874-1937) bu konuya ilgi duyar, kendinden önce gelen fizikçi ve araştırmacıların çalışmaları üzerinde değişiklikler yaparak Maxwell’in teorisini pratikte uygular ve radyonun ticari bir başarı kazanmasını sağlar. Tesla ile Marconi arasında uzun süren dava sonunda bu buluşun patenti Yüksek Mahkeme tarafından 1943’te Tesla’ya verildi… 1900 yılında Kanadalı bilim insanı Reginald Fessenden (1866-1932) 1906 Noel öncesinde ilk radyo yayınını yaptı. Massachusetts Brant Rock’dan bir radyo sinyali gönderdi. Bu sinyali denizdeki bazı telsizciler, bu sinyali ses ve müzik olarak duydular. Bu, ses modülasyonlu ilk iletimdi…

Görünmez Gök İmparatorluğu

1907’de, Amerikalı bilim insanı Lee DeForest (1873-1961) ‘audion’ adını verdiği elektronik bir cihazın patentini aldı. DeForest’in yeni buluşu, radyo dalgalarını yükselterek, insan sesi, müzik ya da herhangi bir yayın sinyalinin yüksek sinyalli ve açık bir şekilde duyulmasını sağladı. Çalışması aynı zamanda radyo vericilerinin farklı kanallar üzerinden birden fazla radyo istasyonu barındırmasına olanak tanıyan ilk AM Radyo türüne yol açtı. Forest bu buluşunu "Bir görünmez gök imparatorluğu keşfettim. Soyut, ancak granit kadar sağlam” sözleriyle açıklıyordu. Radyonun bana göre en güzel tanımı bu: Görünmez Gök İmparatorluğu.

FM radyonun gelişimi

Amerikalı elektrik mühendisi ve mucit Edwin Howard Armstrong (1890-1954) FM (frekans modülasyonu) radyo ve süperheterodin alıcı sistemi geliştirdi. Elektrikli donanımların ve dünyanın atmosferinin neden olduğu gürültü statiğini kontrol altına alarak ses sinyallerini geliştirdi. 42 patent aldı. Armstrong’un yaşamı trajik bir şekilde son buldu. RCA ile FM patentleri üzerinde yıllar süren davalardan sonra, 1954’te intihar etti. FM radyo, 20. yüzyılın son yarısında müzik yayını için en çok tercih edilen form haline geldi. Armstrong, Radyo Mühendisleri Enstitüsü (şimdi IEEE) tarafından verilen ilk Şeref Madalyasının sahibi oldu. Daha sonra Fransız Şeref Lejyonu, 1941 Franklin Madalyası ve 1942 Edison Madalyası da dâhil olmak üzere birçok ödül aldı. Adı, Ulusal Mucitler Onur Listesi'ne ve Uluslararası Telekomünikasyon Birliği'nin büyük mucitler listesine alındı. Bugün radyoyu vazgeçilmezimiz yapan bütün bu isimlere çok şeyler borçluyuz…

Yukarıda bahsi geçen gelişmelerin sonunda 2 Kasım 1920’de ilk radyo naklen yayını Amerika Birleşik Devletleri'nin Pittsburg şehrinde gerçekleşti… Ve sonra 4 Kasım 1994’te Açık Radyo kuruldu…

Radyolu günlerim

Açık Radyo’ya gelmeden kısaca radyolu günlerimden söz etmem gerekirse: Kelimelere anlam vermeye başladığım günden beri, yani yaklaşık 50 yıldır radyo hayatımın vazgeçilmez bir parçası oldu. Ailem 1957’de Çemberlitaş’tan bugün de yaşadığımız Altınşehir Köyü’ne göç ettiler. Köy, Küçükçekmece Gölü’nün kuzey ucunda yer alan, Sazlı Dere Sulak Alanı’nı çevreleyen tepelerde gelişen; adını büyük ihtimalle o günlerde köyün tepelerini süsleyen (bugün yerinde yeller esen), çılgın kokulu, sarı çiçekli Katırtırnakları’ndan alıyordu.

1962’de, en çok 8-10 ailenin yaşadığı o köyde doğdum. Her sabah Açık Gazete’nin başlarında Ömer Madra ve Can Tonbil’in sesinden dinlediğimiz, Saatli Maarif Takvimi’nin sayfalarından okunan mevsimsel hareketlerin hepsini günü gününe yaşardık. Bahar, bahar gibi, leyleklerle, serçelerle, börtü-böcekle, yemişleriyle, çiçekleriyle gelirdi. Yaz yaz gibi, kış kış gibi yaşanırdı. İklim krizi henüz etkilerini göstermemişti ve eko-sistem kendi döngüsü içerisinde tüm canlılara cömertçe hizmet vermeye devam ediyordu. Biz çocuklar da doğanın bütün nimetlerinden sınırsız yaralanıyorduk. Yüzmeyi, balık tutmayı, sandalda kürek çekmeyi; ağaçlardan meyve, bahçelerden sebze çalmayı; tepelerdeki çalı diplerinden zehirsiz mantar, dere-tren yolu kenarındaki çalılardan böğürtlen toplamayı öğrendik. 1970’lerin ortalarına kadar endemik dokusu zengin bu düşler ülkesinde, Sazlı Dere Havzası’ndaki bütün canlılarla, börtü-böcekle alt alta, üst üste geçen bir ‘çayır-çimen çocukluğu’ yaşadık.

Altınşehir Köyü’ne her şey çok geç geldi. Yol, su, elektrik, kömürlü tren, minibüs ulaşımı vs. vs. Köyden Halkalı tren istasyonuna yürüyüp gider-gelirdik. Ortaokula başladığım yıllarda köydeki taş ocağından Zeytinburnu kireç fabrikasına taş taşıyan kamyonlarla yolculuk yapardık. Sefaköy Ortaokulu’na giden 3 öğrenci vardı köyde. Behzat, Vahap ve ben. Bugün artık o köyden geride pek bir şey kalmamış olsa da hala İstanbul’un mahalle geleneğinin sürdüğü, göl manzaralı, bahçeli, ruhu olan evlerimizde yaşamanın tadını çıkarıyoruz yine de. Ki ben hala doğduğum odada yaşıyorum. Bunun ne demek olduğunu ifade etmem hiç kolay değil. Ama ne yazık ki uzun sürmeyecek bu ayrıcalığımız. Yakın zamanda kentsel dönüşüm bahanesiyle 60 yıllık bu hikâye de bir biçimde sona erecek.

Radyom hep başucumdaydı

Köye her şey geç geldi ama her zaman bir radyomuz oldu Kendimi bildim bileli bir radyo tutkunuyum. 1968 yılından itibaren o günlerin tek radyosu olan TRT İstanbul Radyosu programcılarının sıcacık sesleri, dinlediğim müzikler daha dün gibi kulaklarımdaki- ruhumdaki büyülü yerlerini koruyorlar. Evimizdeki ‘büyülü kutu’ radyo en yakın arkadaşımdı. Kışlar çok uzun sürer, kar yağdımı kolay kolay erimezdi. Çoğu zaman köy okulu tatil edilirdi. Uzun kış gecelerinin biricik eğlencesi soba başında dinlediğimiz radyo programlarıydı. Baharla birlikte göldeki kurbağaların çılgın serenatları başlardı ve eve girme saatimiz daha geç olurdu. Ancak o zaman radyo ikinci plana düşerdi. Uzun kış gecelerinde soba başındaki konu- komşu muhabbetlerine radyodan yükselen müzikler eşlik ederdi. Ajans haberleri başlayınca muhabbete ara verilirdi genellikle. En çok Anadolu’dan derlenmiş türküleri seslendiren ‘Yurttan Sesler Korosu’ nu severdim. Genellikle akşam gün batımına yakın yayınlanırdı ve ben İstanbul’daki işinden dönen babamın yolunu gözlerken kulağım da o seslerde olurdu.

Gün geldi siyah beyaz televizyonlar evimize girdi ve radyonun büyüsü bozulur gibi oldu ama ben yine de radyosunu başucundan ayırmayanlardanım. Yaklaşık 10 senedir de hiç televizyon seyretmiyorum.

Açık Radyo’lu günlerim

Yaklaşık 15 yıldır Açık Radyo ile yatıp kalkıyorum. 133 haftadan bugüne de “Babil’den Sonra” programında, akustik çalgılarla çalınmış, halk şarkıları ağırlıklı bir diskotekten yararlanarak programlar hazırlamaya, Türkiye’den ve dünyanın dört bir köşesinden dinlediğim, sevdiğim şarkıları- sesleri dinleyicilerimle paylaşmaya çalışıyorum. Halk şarkıları tercihimde 1968’den beri hayatımda yer eden İstanbul radyosunun ve Balkan radyolarının halk şarkıları repertuvarlarının etkisi var elbette.

Radyomuz bu yıl 4 Kasım’da 25’inci yaşına girdi. Geçen hafta 25’nci Yıl Özel Programında radyodan arkadaşlarımız radyonun arşivinde yaptıkları bir arkeolojik çalışmayla bazı kayıtları yeniden gün yüzüne çıkardılar. Ve söylediklerine göre bu kazıda ele geçen bulgular yıl boyunca bizlere servis edilecek.

Ben de geçen hafta programda İstanbul Radyosu’nun tarihinde küçük bir kazı yaptım. Program süresi elverdiği kadarıyla radyo kayıtlarından örnekler dinlettim.

Programı hazırlarken Meltem Ahıska’nın “Radyonun Sihirli Kapısı” kitabından faydalandım. Ses kayıtlarını da daha çok Youtube’daki Reşit Çağın arşivinden aldım. Radyo günlerini anımsamak isteyen dostlara bu iki kaynağı önermek isterim: Programa 6 Mayıs 1927’de Sirkeci’de Büyük Postane binasının bodrum katında yayına başlayan İstanbul Radyosu’nun ilk anonsunun kaydıyla başladık. Ardından anonsu yapan Eşref Şefik o günleri anlattı.

Türkiye’de radyo yayıncılığı 

Aslında İstanbul’da 1921’de ilk radyoculuk deneyimleri başlamış. Halka açık ilk radyo deneme yayını, 19 Mart 1923 tarihinde Çapa Öğretmen Okulu'nun bodrumunda, davetliler ve basın huzurunda "Telsiz telefon tecrübeleri" adı altında gerçekleştirilmiş. Bu ilk yayın, İstanbul Üniversitesi'nde toplanan halk tarafından heyecanla dinlenmiş.

Cumhuriyetin ilanından iki yıl sonra, 1925'te "Telsiz Tesisi Hakkında Kanun" yasası çıkarılarak, ülke genelinde bir telsiz şebekesi kurulması öngörülmüş ve uluslararası açılan ihaleyi kazanan bir Fransız şirketi tarafından İstanbul ve Ankara'da telsiz telgraf vericileri yapımına başlanmış. Bu tesisin 1927 yılında hizmete girmesiyle New York, Londra, Berlin, Viyana, Moskova ve Tahran'la bağlantı kurulmuş. Daha sonra bu vericilere telsiz telefon yayını yapabilecek gerekli donanımların ilavesiyle radyo yayınları gerçekleştirilmiş.

İstanbul Radyosu kurulduğu zaman yayın yeri Darphane’nin ilerisindeki Osmaniye Köyü’nde bulunuyormuş. Derme çatma bir stüdyosu olan bu binada çok fazla kalınmamış ve radyo Sirkeci’deki Büyük Postane’ye taşınmış. Odalardan birine bir mikrofon diğerine de bir ampflikatör yerleştirilmiş. 

İstanbul Radyosu yayına başlıyor

Dünyada radyo yayıncılığının başlamasından 7 yıl sonra, 6 Mayıs 1927'de, Sirkeci'deki Büyük Postane binasındaki küçük stüdyodan İstanbul Radyosu yayınları başlanmış. Canlı yayın yapılırmış. Her program arasında spiker “Beş dakika ara” der ve metronom çalışmaya başlarmış. Bu arada işi biten dışarı çıkar, sıradakiler içeri girermiş. Her gün 4-5 saat süren bir yayın yapılırmış.

Henüz kimsede radyo alıcısı bulunmadığından, Postane binasının kapısının üzerine yerleştirilen hoparlör yardımıyla her akşam yayın yapılırmış. Amaç, halkın radyo yayınlarını dinleyip tanıması, kendi çevrelerine anlatarak radyo kavramının yayılmasını sağlamakmış.

Başlangıçta herkes her işi yaparmış. İlk halka açık sanatçı sunumu anonsunu Viyolonselist Muhittin Sadak yapmış örneğin. Bu kayda da programda yer verdim.

Türkiye İş Bankası ve Anadolu Ajansı'nın 150 bin liralık sermayenin yüzde 70'ine sahip olması kaydıyla; Gümüşhane Milletvekili Cemal Hüsnü Taray, Falih Rıfkı Atay ve Sedat Nuri Bey tarafından 8 Eylül 1927 tarihinde "Türk Telsiz Telefon Anonim Şirketi" kurulmuş.

İstanbul Radyosu’nun ilk naklen yayını

İstanbul Radyosu'nun ilk naklen yayını, 3 Şubat 1932'de Atatürk'ün isteği ile Ayasofya Camii'nden Kadir Gecesi okunan Türkçe ezanla başlamış ve Mevlit'le devam etmiş. Türkçe ezan okunması 1950 seçimlerinden sonra yasaklanmasa da sona erdirilmiş ve Arapça okunmaya devam edilmiştir.

İlk yayınlar akşam saatleri yapılmaktaymış ve 5 saatle sınırlıymış.

Eşref Şefik ve Halit Kıvanç’ın sunduğu naklen maç yayınları ise sanki geçmişteki Pazar günlerimizle bütünleşmiş gibiydi. Ben Halit Kıvanç’ı hatırlıyorum. Baba Hakkı’lı Beşiktaş’ın, Lefter’li ve Can Bartu’lu Fenerbahçe’nin, Metin Oktay’lı Galatasaray’ın maçları radyonun olmazsa olmazıydı o günlerde. Programda ilk naklen maç yayını olan 20 Temmuz 1937 tarihli Kadıköy FB stadında yapılan FB- Avusturya VAG takımı arasında oynanan maça ait anonsa Eşref Şefik’in sesinden dinliyoruz.

Her iktidar döneminde radyo yayınları yaygın bir biçimde kullanıldı. Programda 1935’te yapılan CHP Kurultayı’ndan naklen yayınlanan Mustafa Kemal’in konuşmasından kısa bir bölüme de yer verdim.

İstanbul Radyo Evi inşa ediliyor

Elektrik vs. giderlerin, halktan alınan yıllık 10 liralık aidatla karşılanamaması üzerine 1927’de radyo yayıncılığı için kurulan Türk Telsiz Telefon Anonim Şirketi şirket zarara girmiş. Hükümetin hatırı sayılır bir mali yardım yapmasına rağmen zararı devam eden şirketin, 1936 yılında biten sözleşmesini hükümet yenilemeyince şirket, 13 Haziran 1937'de yapılan genel kurulda kendini tasfiye etmeye karar vermiş. İstanbul Radyosu; bir devlet kurumu olan PTT'ye devredilmiş. Stüdyo ihtiyacını karşılamak için 1945'te İstanbul Radyoevi inşa edilmiş.

1 Eylül 1949 yılı ise bugünkü İstanbul Radyosu’nun deneme yayınlarının başladığı tarihti. İki ay sürecek deneme yayınlarından sonra asıl yayınlara geçilmiş, İstanbul Radyosu Harbiye’de bulunan bugünkü binasında oldukça dar bir kadroyla, 3 teknisyen, üç spiker ve birkaç idari personelle yayınlara başlamış.

İlk radyo spikerleri

Radyonun üç spikeri Tarık Gürcan, Selahattin Küçük ve 25 yaşındaki Üsküdar Amerikan Kolejli Mekşufe Ekeman’mış. 1949′dan 1959′a kadar kadrolu olarak görev yaptığı İstanbul Radyosu’nun ilk amatör heyecanlarına ortak olan, Mesut Cemil’den Cemal Reşit Rey’e kadar pek çok değerli sanatçıyla çalışan, yıllarca aynı mikrofonu paylaşan Ekeman 2016’da hayata veda etti. Programda onun sesini 1955 tarihli bir kayıtta dinlettim.

Orhan Boran ve Yuki

Radyo günlerini anımsayanlar için bazı isimler var ki yıllar geçse de bu isimleri unutmak mümkün değil. Aileden biri gibiydiler. Onlardan bir tanesi de Orhan Boran’dı. Bana göre Orhan Boran stand-up’un babası da sayılır. Programda o günleri kendi anlatımıyla dinliyoruz. Ardından Paris’te geçen 4 yılın ardından İstanbul’a dönüşte, 1966’da yayımına başlanan ve uzun yıllar devam eden, kendi yarattığı radyo karakteri YUKİ ile yaptığı bir program kaydından kısa bir bölüm dinlettim. Orhan Boran 2012’de hayata veda etti. Zincirlikuyu’daki kabrinde yatıyor. Kulaklarımızda, ruhumuzda hoş bir sada bırakıp gitti bu dünyadan. Nur içinde yatsın…

İstanbul Radyo’sunun sanatçıları

İstanbul Radyosu’nun ilk sanatçı kadrosundaki isimlere de bir göz atarsak Tanburi Mesut Cemil, Neyzen Tevfik, Kemençeci Ruşen Ferit Kam, kanuni Ahmet Yatman, kemani Cevdet Çağla ve ilk hanende Zeki Çağlarman adalarına rastlıyoruz. Mesut Cemil, bu sanatçıların oluşturduğu saz heyetinin şefi ve aynı zamanda spikerdi de. Üyelerini Türkler’le azınlıkların oluşturduğu bir orkestra kurulmuş. Alafranga yayınlar için taş plaklar kullanılırmış. Bazen Mesut Cemil viyolonselle, Cevdet Çağla kemanla parçalar çalarmış. Neyzen Tevfik neyle zeybekler üflermiş.

Sadi Yaver Ataman’la halk müziği de radyoya girmiş. Sadi Yaver saz çalar, tamburacı Osman Pehlivan Rumeli Türküleri’ni icra edermiş

İstanbul Radyosu arşivinin hazin sonu

O yıllarda radyoda bir saz ve söz arşivi olmadığı için, plak yayınları piyasadan sağlanan kaliteli plaklarla karşılanırmış. 1960′lara gelene kadar giderek zenginleşen arşiv ne yazık ki daha sonra hurda fiyatına plakçılara satıldığını biliyoruz. Bu bir toplumsal hafızanın yok edilmesi çabasından öte başka ne olabilir ki? Doğru ellere geçenler bugüne kadar gelebildi. Bazıları CD olarak daha sonra basıldı.

Radyo bir toplumsal güdümleme aracı olarak kullanılması

Bu tarihte neler yok ki… 6-7 Eylül olaylarının kıvılcımlarından biri Radyo’da ateşlenir; radyodan yapılan anonsla kalabalıklar galeyana gelir…

Ama tatsız şeyler unutuldu, radyo demek bizim heyecan demekti, radyo demek eğlence demekti çoğu zaman.

TRT’nin kurulması

1961 anayasasından sonra 1 Mayıs 1964 tarihinde "Türkiye Radyo Televizyon Kurumu (TRT)" kurulur ve diğer radyo yayınları gibi İstanbul Radyosu da TRT şemsiyesi altına girer.

Haberlere “ajans” dendiği, haber saatlerinde pek çok kişinin pür dikkat radyoya biraz daha yaklaşıp ajans başına oturduğu, memleketten “son havadis”lerin alındığı günler başlamıştı artık. 50’li, 60’lı, hatta 70’li yıllar Türkiye’nin “az frekanslı” radyo günleri olarak tarihteki yerini almıştı.

Bazen bir tango, bir skeç ya da tiyatro, arkası yarına kalan bir öykü, bazen bir fasıl, bir sohbet, bir çocuk şiiri, yurttan sesler korosu, bazen jimnastik hareketleri ya da hayat bilgisi dersi evin başköşesindeki radyodan ulaşırdı bizlere.

Bir kısmına benim de şahit olduğum Eşref Şefik ve Halit Kıvanç’ın anlattığı maçlar, Orhan Boran’lı parodiler, Yıldırım Önal’lı radyo tiyatroları, Fehmi Ege’li tangolar, Kokmaz Çakar’lı “arkası yarınlar”, Baki Süha Ediboğlu’nun güçlü sesiyle okuduğu haberler, Hamiyet Yüceses’ten Safiye Ayla’ya, Zeki Müren’den Perihan Altındağ Tüfekçi’ye pek çok kadrolu radyo sanatçısının seslendirdiği şarkılar İstanbul Radyosu’nun tarihinden yalnızca küçük bir kesiti oluşturur.

Bir de “Bugün 25 Mart 1972 Demirbank hayırlı günler diler” anonsunu hatırlayanlarınız vardır.

Celal Şahin de akordeonuyla çalıp- seslendirdiği taklitleriyle unutulmaz isimlerden birisiydi benim için ve onu siyah beyaz televizyon günlerinden de anımsıyorum.

İstanbul Radyosu’nun unutulmaz programlarından biri de “Yedi Tepeden Yankılar”dı; sunucusu ise Türkçedeki ustalığıyla meşhur, şair Baki Süha Edipoğlu’ydu. Programda Âşık Veysel ile yaptığı bir programın kaydına yer verdim.

Bugün olduğu gibi o yıllarda da seçimler öncesi partiler 10’ar dakikalık propaganda konuşmaları yaparlardı. Programda Can Yücel’in 1965 seçimleri öncesinde radyoda yaptığı Türkiye İşçi Partisi propaganda konuşmasından kısa bir bölüme yer verdim. Siyasette şairin- sanatçının yaratabileceği farkı açıkça ortaya koyan bir metni okudu Can Yücel. Umarım bu tür siyasetçilerin de günü bir gün gelir.

Bir de ‘sanat güneşimiz’ vardı. Zeki Müren’in, “Gözünüz yolda kulağınız bende olsun sevgili şoför kardeşlerim” diye başlayan şarkıları ve muhabbeti hala kulaklarımda.

İstanbul Radyo’sunda her bayramda yayımlanan ve her defasında bir başka sanatçının yönetiminde gerçekleşen ‘Bayram Sohbetleri’ olurdu.

Hafta içi günlerde saatler sabah 10.00′u gösterdiğinde “Arkası Yarın” saati başlıyordu. Türk edebiyatından ya da dünya edebiyatından romanlar, günlerce süren yirmişer dakikalık canlandırmalarla on binlerce kişiyi radyo başına topluyordu. Programda esen rüzgârların, yağan yağmurların, ata binenlerin ise iki sorumlusu vardı ve program bittiğinde adları anons edilirdi: “Efektör Ertuğrul İmer ve Korkmaz Çakar.”

Bir de cumartesi gecelerinin geç saatlere kadar süren eğlence progamları vardı. Radyo keyfi o gecelerde bizim evde ikiye katlanırdı.

Özel radyoların kurulması

Türkiye’de radyo yayıncılığı; fiilen 1990'a, anayasal olarak 1993'e kadar devlet eliyle yürütüldü.1993 yılındaki anayasa değişikliği ve 1994 yılında çıkarılan kanunla devlet tekeli kalktı ve özel yayıncılık devreye girdi.

Açık Radyo 25’nci yaşında

Açık Radyo’nun kurulması da bu yıllara denk düşüyor. 4 Kasım 1995’de yayın hayatına başlayan Açık Radyo’da bugüne kadar 1258 programcı yüzlerce farklı başlık ve temada toplam 1142 program yaptı. Bu ay başlayan 50. yayın dönemi 212 programcı ve 145 ayrı programla 3 Mayıs 2019’a kadar devam edecek.

Hiçbir çıkar ve sermaye grubuna bağlı olmadığı, devlet yardımı almadığı gibi; çoğulcu demokrasi, hukukun üstünlüğü, temel hak ve özgürlükler dışında, hiçbir "ideoloji"ye de bağlı olmadan, sadece dinleyicilerinin fikri ve maddi desteğiyle 25 yıldır yoluna devam eden, onlarla birlikte “… sürekli bir muhabbet ortamı içinde müşterek yaşamı sürdürmeyi ve yeryüzündeki bu harikulade hayatın haklarını bir arada savunmayı” amaçlayan Açık Radyo dünya radyoculuk tarihinde önemli bir örnek teşkil ediyor.

Bu hafta Babil’den Sonra programında ve bu yazıda, yarım yüzyıla yaklaşan radyo günlerimin izinde, radyonun dünyada 1888’de ilk tohumları atılan tarihine ve İstanbul’daki hikâyesine dair küçük bir gezi yapmaya çalıştım. Eminim ki hepimizde ne çok radyo hikâyeleri vardır.

Dileğim odur ki,  Lee DeForest’in 1907’de keşfini müjdelediği ‘Görünmez Gök İmparatorluğu’nun sesi hiç eksilmesin hayatımızdan ve Açık Radyo çalışanlarıyla, programcılarıyla ve dinleyicileriyle hep birlikte nice 25 yıllara ulaşsın…

Kategori: