Ülkemizin elektronik müziğe armağanı: Bülent Arel

Ülkemizin elektronik müziğe armağanı: Bülent Arel

30 Aralık 2002

Onda yazma, çalma, düşünme, yeme, uçma, küfretme, kırma-dökme, tamir etme, öğretme, konuşma, içme, kedi sevme...ve her şey...yaşamanın ta kendisidir.

İlhan Usmanbaş

 

Frank Zappa’nın hayranları arasında yer aldığı, Edgar Varèse’in övdüğü, 1960’lı yılların başında New York’un en önemli “elektronik müzik bestecisi” olarak görülen Bülent Arel’in bu alanda çığır açan bir besteci olduğunu biliyor muydunuz?

 

  Bülent Arel

Bülent Arel, 23 Nisan 1918’de İstanbul’da dünyaya gelir. İlkokul çağında Bülent Arel’in ilgisini çeken şey ne piyano ne solfej!.. Onu en çok makineler, motorlar ve uçaklar ilgilendiriyor. Hatta Hakkı Dayısının anlattığına göre Bülent, bir arabanın motorunu söker, temizler, yağlar ve yerine takarmış bacak kadar çocukken (s.24). Ortaokuldayken, Chopin’in hayatını anlatan bir filmden çok etkilenir Arel ve yaşamı o tarihten itibaren müzikle dolar.

 

1940-47 yılları arası, Arel’in Ankara Devlet Konservatuvarı dönemi. Mezuniyetinden, 1957’ye dek kayda değer tek olay Arel’in Helikon Derneği serüveni (s.32-38).

 Dernek tarihe karışmadan önce Bülent Arel’in kariyerinin dönüm noktasını teşkil eden önemli bir konser düzenlenir. 1958 yılındaki Ankara Müzik Festivali’nde Arel’in “Kuvartet ve Elektronikfrekansmetresi için Müzik” adlı elektro-akustik eserinin ilk icrası Helikon Kuvartet tarafından yapılır. Dinleyicileri şok eden bu eser Arel’in yaşamını değiştirir çünkü konser sonrası Rockefeller Vakfı’nın temsilcisi besteciye hemen oracıkta burs teklif etmiştir.

 

Sonra ver elini Amerika... Bülent Arel, aldığı bursla “Columbia-Princeton Electronic Music Center”da (bugünkü adıyla The Columbia University Computer Music Center) elektronik müziğin yeni kıtadaki ilk temsilcileriyle birlikte 1950’li yılların ikinci yarısında omuz omuza çalışma fırsatını yakalamış. Yani, Amerikan elektronik müziğinin Vladimir Ussachevsky ve Otto Luehning ile birlikte kurucu babalarından biri, Ankara Konservatuvarı mezunu Bülent Arel.

 

Modern müziğin öncülerinden Edgar Varèse ile de çalışır Arel, bazı yapıtlarında ona yardım eder. Bunlardan biri de Varèse’in Déserts adlı yapıtıdır: “Kolları sıvayıp, birinci ve ikinci kısımların en önemli sinyallerini sentetik olarak yeniden yaptım ve üstadın müsaadesiyle stereofoniyi yeniden kurdum ve aralara silence’lar koydum, dinamikleri altüst ettim ve şimdi sanırım eser bir şeye benzedi. Adam öylesine bana güveniyor ve sayıyor ki her yaptığım teklifi hiç reddetmeden kabul ediyor. Bu da beni sahiden iyi şeyler yapmaya zorluyor.” (s.64)         Yine bir öncü avangard besteci, Luciano Berio hakkında düşündüklerini dostu İlhan Usmanbaş’a yazdığı bir mektubunda açık sözlülükle dile getirir: “...Hâlâ tape kesmesini vs. öğrenmemiş. Berbat malzeme ve pis kayıtlar yapıyor... Pis bir flüt parçası yazmış. Gulguleli ney gibi yerleri var. Sana selam etti...” (s.50)

 

“Columbia-Princeton Elektronik Müzik Merkezi” ilk konserini 1961’de verir. Programda Bülent Arel’in “Stereo Electronic Music No.1” adlı eseri de yer almaktadır. Eser çok beğenilir hatta öyle ki Columbia Daily Spectator’dan Jonathan Cott kitabın sonundaki ekler kısmında tamamı sunulan “Müziğin Aslanı-Elektronik Konser” başlıklı yazısında Arel’in eserini “bir başeser görünümünde” diye niteler.

 

Columbia’daki görevinin yanı sıra Arel, Yale Üniversitesi Elektronik Müzik Merkezi’nde müdür yardımcısı olarak görev alır. Bu dönemde kendisini Milton Babbitt gibi ünlü Yale avangartlarına da kabul ettirebilmiştir.

  Edgar Varèse

Vizesi uzatılamadığı için Türkiye’ye dönmek zorunda kalan Arel, kendi ifadesiyle “aylaklık” döneminde Haldun Dormen’in 1964 yılında sahneye koyduğu Bulvar Müzikali’nin müziklerini besteler. Bir yıl sonra Yale’den aldığı bir teklif üzerine Bülent Arel tekrar ABD’ye gider, bu sefer ülkesine bir daha - çalışmak amacıyla - dönmemek üzere.

 

Yale’de geçirdiği yılların ardından Arel, 1971’de New York Eyalet Üniversitesi’nin Stony Brook kampusunda yeni kurulmakta olan Müzik Bölümü’nden teklif alır ve 1988 yılında emekli olana kadar bu kurumda çalışır.

 

Arel 1990 yılında kemik iliği kanseri tedavisi gördüğü Stony Brook Üniversite Hastanesi’nde yaşama gözlerini yumar.   

 

* * *

 

Elektronik müzik, günümüzde pek çok klasik müzik severin dayanılmaz ölçüde sıkıcı ve anlaşılmaz bulduğu, “ruhsuz, tatsız tuzsuz” olarak nitelediği bir tarzdır. Diyelim ki bu konuda müzikseverlerin hala aşamadıkları önyargılar ve ön kabuller vardır ve elektronik müziğin nimetlerini sıralamak bu yazının konusu değildir. Peki öyleyse bu “sıkıcı” müziğin yaratıcılarının topunun ruhsuz ve renksiz insanlar olduklarını söyleyebilir miyiz? Bülent Arel’in yaşam öyküsünü, yazdığı o birbirinden değerli mektupları kılavuzluğunda okurken insanın “hadi canım sen de” diyesi geliyor.

 

Şu mektuplardaki imgelem, gözlem, ifade gücüne ve muzipliğe bakar mısınız?

 

“Yeni apartmanınız Ecevitlerin evlerinden aklımda kaldığına göre tam Haliç’in, köprünün hizasında olmalı. Etrafı alçak ağaçlıklı bir tepe. Önünüzde şekerlemeci dükkanı vitrinine layık, adamın ağzının suyunu akıtan Kız Kulesi ... Biraz solunuzda Ayasofya, Sultanahmet cemavii ve tarihi eski İstanbul. Sonra Marmara, buğulu buğulu Marmara, Adalar. Yeşilköy Feneri, havaalanına inen ateş böceği misillu uçaklar. Ahırkapı Feneri, Samatya, Surlar, gecekondular, bacalar, kurşuni, kuzguni İstanbul. Rutubetinden doğru adamın ciğerlerine giren şehir. Solunuzda Haydarpaşa kıyıları, tren düdükleri, vapur sesleri, takırtakır takalar, salımsalım salapuryalar, çatırçatır çatanalar, çıtır pıtır çitlembik gözlü, salatalık bacaklı, şeftali memeli tazeler....” (Filiz Ali ve eşinin o tarihte  yeni taşındıkları Salacak’taki ev üzerine) (s.104)

 

“Züğürtlemenize çok üzüldük. Önce Allah’ın sonra Süleyman Paşa’nın ve Marko Paşaların yardımıyla işler çok, pek çok yakında düzelecek. Hele Boğaziçi Köprüsü bir kurulmaya görsün, bitler karşıdan karşıya köprü kurmadan, eşşekler sıça sıça, hösosi taksiler içlerinde işveli metireslerimizle, borularını böğürte böğürte bir sürecekler, bir sürecekler köprü üzerinden, vallahi, billahi yedi düvel barnağını ısırıp yutacak, eli gelip ümüğüne dıkanacak, kolu (Allah verme, düşmanım başına) fil hortumu gibi burnundan sallanıp kalacak, her yabancı büyük küçük elçi bir yerden bir yere gidende yanlışlıkla filler diyarına gittiklerini sanıp gerisingeri dönecekler, geri dönünce de gene kendilerini filler diyarında sanıp gene başka bir nafiller diyarı arayıp eninde sonunda nafiller diyarının ancak ve ancak nafile namazının kılındığı memlekette olduğunu anlayıp eninde sonunda İstanbul’da postu serecekler.” (Filiz Ali’ye yazdığı mektuptan) (s.128)              

 

Uzun yıllarını “gurbette” geçirmiş olmanın verdiği yalnızlık duygusu kitaptan anladığımıza göre Amerika’da hiç yakasını bırakmaz Arel’in: “İtiraf etmek zor geliyor ama galiba daüssıla’ya tutuldum. Zira o pabucumu bırakarak adeta kaçtığım memleketin sokakları, hatta en çok nefret ettiğim insanları bile burnumun direğini sızlatırcasına gözümün önüne geliyor.” (s.95)

 

Amerikalarda yapıp ettiklerinin memleketinde anlaşılamaması ve sevdiklerinin ilgisizliği onu isyan ettirir: “Senden tee geçen yıl ortasından beri ses yok. Ne oluyorsunuz yahu? Soyunuzu sopunuzu mu kestim, bacınızı mı düzdüm? Son bir buçuk aydır ana babamdan da ses yok. Demirel yasak mı etti size dışarıya yazmayı?” (s.105)

“Son yıllarda boyuna yeni parçalar yazıyorum, bunlar sıcağı sıcağına çalınıyor, yazılar çıkıyor bu gâvurhanede. Sonra anayurdumda kimsenin aklına gelip de ne yaptığım, ne ettiğim hakkında tek soru sorulmuyor.” (s.118)

  

Bu sıla hasreti Arel’in besteciliğini de olumsuz etkiler. Zaten mükemmeliyetçidir, bestelerken kılı kırk yarar: “Bestecilikle ilgili karamsarlığı, ömrü boyunca gidip gelen bir çeşit depresyon alametidir. Yaratma güdüsü ona acı verir, hatta bu duygunun bir çeşit işkence olduğu kanısındadır. ‘Kafka’nın işkenceye sürülen zenci neferi gibi işkence...’ der” (s.49)

 

Yaratma sürecinde yaşadığı depresyonları ve yalnızlık duygusunu, sayelerinde bastırabileceği tutkulardı belki de, model uçaklar, oyuncak trenler ve kediler ve son olarak Cessna tipi uçakla uçmak: “Yaramaz oğlan çocuğu yönünü hiç yitirmedi Arel. Gerçek uçakla uçtuğu yetmezmiş gibi, model uçak yapmaya devam ediyor, onları evin her odasının tavanına asıyordu. Bir yandan da oyuncak trenleriyle oynamayı ihmal etmiyordu yeni evinde. Evin bodrum katını tümüyle trenlerine ayırmıştı örneğin.” (s.140)

“Kedilerle ilişkisine gelince; onlarla her geçen yıl daha içli dışlı olmaya başlamıştı. Hayatta belki kimseye göstermediği ve kimseden de görmediği yoğunluktaki sevgiyi kedileriyle paylaşıyordu. Evin içi, dışı kedi doluydu. Onlar daima baş köşedeydiler.” (s.140)

 

Bülent Arel, günümüzde “elektronik müziğin öncü bestecilerinden”, “E.Varèse, M.Babbitt, V.Ussachevsky, K.Stockhausen, E.Brown gibi ünlü isimlerle birlikte gelecek kuşakların seslerini yaratan öncü, yaratıcı, yapıcı ve sarsıcı on kişiden biri” nitelendirmeleriyle anılıyor. Bestecilik kariyeri boyunca özgün bir üslup geliştirmeyi başarmış Arel: “Benim elektronik müzik anlayışım tamamen malzemesini kendi yapan Ortaçağ ressam veya heykelcisinin durumu, her rengi, her sesi, her saniye için kendin yapacaksın” (s.53)

“Arel, elektronik müziği heykel sanatı gibi düşünürdü. Hareket eden bir heykel gibi - M.Davidovsky” (s.62)

 

Ölümünden sonra Arel salt elektronik müzik bestecisi olarak tanıtılıyor ama kendisinin, sağlığında bu tanımlamadan hazzettiği pek söylenemez: “Enstrümantal parçalarım çalınma şansları kazanmaya başlıyor. Üzerime kötü bir koku gibi sinmiş olan ‘electronic music composer’ etiketinden kurtulmak üzereyim artık.” (s.109)

 

Bülent Arel’in öğrencisi ve sonraki yıllarda yakın dostu olan Filiz Ali, biyografisinin belkemiğini, Arel’in uzun yıllar boyunca kendisine ve İlhan Usmanbaş’a yazdığı mektuplarla oluşturmuş. Millet olarak belge, fotoğraf saklamaktan, hele anı, günce vs. kaleme almaktan hiç hazzetmediğimiz için biyografi kitaplığımız cılız kalmıştır. Filiz Ali de malum sıkıntıyı yaşamış, istediği türde bir biyografi kaleme alabilmek için belli ki çok kapı çalmış ama sonunda, “olsun yine de neredeyse eksiksiz bir Bülent Arel biyografisi hazırlayabilmem için bana yardımcı olan Arel dostlarının sayısı hiç de yabana atılır gibi değildi” diyor.

 

Kitaptaki her bir bölümün notlarının dipnot şeklinde değil de kitabın sonunda sunulması okumayı sekteye uğratıyor. Kitabın sonunda Arel’in ölümünün ardından yakın dostlarının basında çıkmış yazıları ve öğrencilerinin görüşleri toplanmış. Bülent Arel’in elektronik ve çalgı müziklerinin hem “American Composers Alliance” hem de Gültekin Oransay tarafından yapılmış listeleri de kitabın sonuna eklenmiş. 

 

“Elektronik Müziğin Öncüsü: Bülent Arel”’in en hoş taraflarından biri de kitapla birlikte verilen bir kompakt disk. Arel’in kitapta tek tek üzerlerinde durulan en önemli yapıtlarının  kayıtları yer alıyor bu 50 dakikalık kompakt diskte. Bestecinin “Music for String Quartet and Tape”, “Stereo Electronic Music No.1”, “Mimiana I: Flux”, “For Violin and Piano”, “Fantasy and Dance for Five Viols and Tape”, “Bulvar Müzikalinden Final” başlıklarıyla sunulan eserler okuyucunun Bülent Arel’in müziği hakkında fikir edinmesini fazlasıyla karşılıyor.       

        

Ve işte, bir yaşam bir özete dönüşecekse, sonsuza dek sürecek merakın ve yaşamı gerçekleştirmenin kanatlarında olabilir ancak. Ve işte, bütün bunlar, hiç yalansız Bülent Arel’dir.

İlhan Usmanbaş