"Tek Yol Devrim" v2.0

"Tek Yol Devrim" v2.0

01 Eylül 2015

“Denizler Yükseliyorsa, Biz de Yükseliyoruz!”

 

Daha sonbahar bile gelmedi. Ama, Ağustos ayı tarihteki en sıcak Ağustos ayı oldu ve 2015 yılının tarihteki en sıcak yıl olacağı da daha şimdiden neredeyse kesinleşti. Durum, o hüzünlü hüzzam şarkıda söylendiği gibi yani:

 

“Kara talihimden yine bu yıl da

 Baharı görmeden yaz geldi geçti...”

 

Son çeyrek yüzyıl içinde dünyanın içine düştüğü şu hale bakın! Tarihin gördüğü bu en sıcak yılda mini minnacık bir elit, kuralları öylesine eğip bükmüş ki, ekonomik büyüme ya da kalkınma denen oyunun adı “hepsini al!” olmuş. Oxfam yardım kuruluşu yılın başındaki raporunda dobra dobra söylemişti: Sadece 80 insan evladının –ama çok zengin 80 insan evladının– serveti, dünya nüfusunun yarısının yani 3,5 (yazıyla üç buçuk) milyar insanın tüm varlığına eşitti! Dahası, çok yakın gelecekte en zengin yüzde 1, geri kalan tüm insanların maddi varlığının toplamından fazlasına sahip olacaktı. 1

Demokrasi mi dediniz? Eşitlik? Adalet? Gelecek nesiller? Sesiniz pek iyi duyulmuyor da.

 

Bu tuhaf rakamlar oyununa biraz daha devam edelim isterseniz: Son 250 yıl içinde dünyanın atmosferini tarumar eden sera gazı salımlarının üçte ikisine sebep olan şirket sayısı kaç dersiniz? Sadece 90! (Yazıyla doksan). Ayrıca, hayvan tarım endüstrisini oluşturan bir-iki dev şirketin ilavesiyle, karbon salımlarının oranını kolaylıkla yüzde 90’a çıkarabiliriz. Kısacası, gezegenin yıkımından neredeyse total olarak sorumlu şirket sayısı, toplamda 100’ü bulmayacaktır!2 

Öyleyse, önden buyurun: Bildiğimiz dünyanın sonu adlı korku filminin prömiyerine hoş geldiniz! Başroller 80 kişi ve 100 şirket arasında dağıtılmış.

 

 

Neoliberalizm Faciası

 

Buna neoliberalizm deniyor.

 

Amerikalı düşünür, yazar ve gazeteci Chris Hedges, son makalesinde, başta ABD’de, ama aslında her yerde neoliberalizmin savunucuları neyi vaad ettilerse hepsinin yalan çıktığını şöyle anlatıyor: Küresel refahın eşit dağıtılacağı söylenmişken bir avuç yırtıcı oligarşik elitin elinde toplanan servet, muazzam bir ekonomik eşitsizlik yarattı. Sendika ve haklarından yoksun bırakılan işçi ve emekçi yoksul kesim, son 40 yılda ücretlerinin aynı kalmasından, hatta azalmasından dolayı müzmin yoksulluğa ve işsizliğe mahkûm oldu: stres dolu bir âcil durum hayatı sürdürüyor. Orta sınıf buharlaşıyor. Bir zamanların üretim ve imalat merkezi olan şehirler, etrafı tahta perdelerle çevrilmiş metruk arazilere dönüşüyor. Hapishaneler dolup taşıyor. Şirketler ticaret tarifelerini gizlice yürürlükten kaldırıp kaçırdıkları paraları denizaşırı vergi cennetlerinde istifliyor. Ve, nihayet, demokrasiyi kurup yaygınlaştıracağını vaad eden neoliberal düzen, demokrasilerin içini boşaltıp onları birer şirket canavarına dönüştürdü.3 

 

Neoliberal güçler, büyük bir hızla ekosistemi de yıkmaktalar. Dünya yaşayan canlı türlerinin yüzde 90’ının silinip süprüldüğü büyük yokoluşun gerçekleşmesinden bu yana, yani 250 milyon yıldan beri bugünkü seviyede bir iklim yıkımına maruz kalmamıştı.

Küresel ısınma durdurulamıyor. Her iki kutupta da buzlar ve buzullar hızla eriyor; önde gelen iklimbilimcilerden Hansen ve 16 meslekdaşının son araştırmasına göre, deniz seviyeleri bir kuşağın ömür süresi içinde (30-35 yılda) 3 metre, belki daha fazla yükselecek ve belli başlı bütün liman şehirlerini sular kaplayacak.4

 

Mega kuraklıklar 3 kıtada ve Ortadoğu’da büyük toprak alanlarını kasıp kavuruyor. Bunun sonucunda her yer orman yangınları ile kavruluyor: biri söndürülemeden bir sürü yenisi başlayan yangınlar artık baş edilmez hale geliyor. Kuraklık geçici bir olguymuş gibi algılanıyor, ama bu doğru değil. Yeni araştırmalar da “malûmu ilan” ederek, yeni ağaç dikmekle kadim ormanların telafisinin imkânsız olduğunu açıkça ortaya koyuyor.5 

 

Yanmayan yerleri ise seller götürüyor. Türkiye’de hükümet yetkilileri mesela Hopa’daki sel felaketinin 500 yılda 1 görülen bir “Nuh Tufanı” olduğunu söylüyor ya, bunlar mesnetsiz açıklamalar. 6 kıtada sadece 3 – 28 Ağustos arasında Hopa’dakine yakın –ya da ondan daha büyük!– 32 “Nuh Tufanı” yaşandığını biliyoruz. Günde 1’den fazla Nuh Tufanı da çok fazla!6

 

Öte yandan, dünyanın dört bir yanında iklim krizinin ön safında konumlanan ve fakat o krize en az katkıda bulunanlar, yani yerliler, köylüler ve diğer yoksul topluluklar, yerlerini yurtlarını terkedip kitleler halinde kaçıyorlar. Açlıktan, şiddetten, savaştan, kıtlıktan kaçıyorlar. Suriye’den, Irak’tan, Afganistan’dan, Libya’dan, Eritre’den Avrupa’ya kaçıyorlar... Sadece bu sene Avrupa’ya kaçan yaklaşık 300 bin göçmenin 200 bini komşu Yunanistan sahillerine ulaştı. 2,500’ü hayatını kaybetti. Geçen yıla oranla yüzde 40 artış var. Ve bu, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa’ya yönelen en büyük göç dalgası! Üstelik artacak! 35 yıl içinde, kavurucu sıcak dalgalarından, kuraklıktan, kıtlıktan, salgın hastalıklardan, sahillerde su taşkınlarından ve “bozuk devletler”in kaosundan Kuzey’e kaçacağı tahmin edilen insan sayısı 50 milyon ila 200 milyon!7

 

Gene 35 yıl içinde özellikle Asya’da “denize 1 metre mesafe içinde” yaşayan 150 milyon insanın, deniz yükselmesinden dolayı evini terketmek zorunda kalabileceği NASA raporunda belirtiliyor.8 Sade 25 yıl içinde ise tam 33 ülkenin “yüksek su stresi”ne girebileceği açıklandı. Geleceğin “stres mağduru” ülkelerin 14’ü Ortadoğu’da ve evet, Türkiye de aralarında!9

 

Bu şimdiden muazzam boyutlara ulaşan, ama yakın gelecekte akıllara durgun verecek boyutlara ulaşacağı anlaşılan insan dalgasına “göçmen/mülteci/sığınmacı krizi” gibi adlar veriliyor. (Hatta Türkiye’de medyada “kaçak göçmen/illegal göçmen” terimleri kullanımı son derece yaygın!) Ama, adlı adınca söylemek gerekirse bu, iklim değişikliği yüzünden ortaya çıkan küresel bir göçten başka bir şey değil. Ve, bu tarihî göçün sona ereceğini düşünmek, iklim değişikliğinin durduk yerde biteceğini sanmak kadar büyük bir safdillik olabilir.10

 

“Neoliberal düzeni söküp atmazsak, insanların ve Yeryüzü’nün sömürülecek birer meta olduğu görüşünü reddeden insancıl geleneği geri kazanamazsak,” diyor Hedges, “bizim endüstrileşmiş ve ekonomik barbarlığımız, bize karşı çıkanların [IŞİD, Boko Haram vb.] barbarlığı ile kafa kafaya çarpışacak. Friedrich Engels’in bildiği şekliyle ‘burjuva toplumu’nun önerdiği tek seçenek şuydu: ya sosyalizmi seçeceğiz ya da barbarlığa geri gideceğiz.’”. Hedges, bu seçimi yapma zamanının çoktan geldiğini savunuyor.11

 

“Denizler Yükseliyorsa, Biz de Yükseliyoruz!”

 

Ve işte bakın, neler oluyor! Belki de seçim yapmanın gerçekten eşiğindeyiz. ABD tarihinin en büyük “doğal faciaları”ndan biri olan Katrina Kasırgası’nın New Orleans şehrini vurup yerle bir etmesinin tam 10. yıldönümünde, neoliberalizmin elinde bir deney tahtası olarak kullanılan olağanüstü çeşitlilikteki kentlerine hâlâ dönemeyen siyah ve yoksul “yerel göçmen” aktivistlerin ellerinde taşıdıkları bir pankartta şu basit cümle yazılıydı: “Denizler Yükseliyorsa, Biz de Yükseliyoruz!”

 

Yalnız New Orleanslıların değil, aynı günlerde Shell’in Kuzey Kutbu’na tecavüze giden azmanlar azmanı petrol platformunun yolunu “kayak” denen bit kadar kanolarıyla kesen Amerikan yerlisi “kayaktivistler”in, ya da Almanya’da Rheinland’ın topraklarını ay yüzeyine çeviren RWE’nin aynı derecede azman linyit kömürü hafriyat makinesinin önüne narin bedenlerini koyarak onu 1 günlüğüne de olsa durduran aktivistlerin, olağanüstü cesaretleriyle hepimizin önüne getirip sundukları da aynı şey aslında:

 

Şimdi seçim yapma zamanı. Hep beraber itersek, devirebiliriz. Ama, hep beraber itersek!

 

Bir tür devrim çağrısı nice zamandır bekleniyordu. Neoliberal güçlere karşı iklim hareketi de nicedir yükselişe geçmiş bulunuyordu zaten. Ve nihayet, beklenen çağrı geldi. Tarih: 27 Ağustos 2015’ti.

 

 

Tarihten Çıkan Ders: Kitlelerin Seferberliği! Başka Seçenek Yok!

 

Yeryüzünde canlılar âleminin önündeki en büyük tehdit olan iklim değişikliği ile mücadele konusunda  Ağustos’un son haftası içinde tarihî bir adım atıldı. Paris’te Kasım sonunda başlayacak olan ve tüm dünya ülkelerinin yüksek düzeyde temsil edildiği BM İklim Müzakereleri’ne 100 günden az bir zaman kala, küresel iklim adaleti hareketinin liderlerinden 100 kişi bir araya geldi ve ortak bir bildiri (ya da manifesto) yayımladı.

 

İnsanlığın bir “yol ayrımı”na geldiğini ilan eden manifestoda, geleceği kurtarmak için tek umudun, dünyada geri kalan fosil yakıt (kömür, petrol, doğal gaz) rezervlerini çıkartmanın ve yakmanın derhal durdurulmasından geçtiği açıkça ilan ediliyor.

 

Dünyanın içinde bulunduğu fosil yakıt paradigmasının değiştirilebilmesi için, tüm gezegenin üstünden silindir gibi geçmekte olan neoliberal kapitalizm tehdidi ile iklim yıkımı tehdidi arasındaki kopmaz bağa işaret eden metinde, düpedüz bir devrimci dönüşüm çağrısı yapılıyor:

 

“Elimizde demokrasiye yeniden cansuyu vermek için benzersiz bir fırsat var; şirketlerin siyaset üzerindeki tahakkümünü söküp atmak, üretim ve tüketim tarzlarımızı kökünden değiştirmek için benzersiz bir fırsat. Fosil yakıt çağını sona erdirmek, ihtiyacımız olan adil ve sürdürülebilir topluma doğru atılacak önemli bir adım...”

 

27 Ağustos 2015 Perşembe günü internet üzerinden yayınlanan tarihî bildirinin başlığı şöyle: “Fosil Yakıt Hafriyatını Donduralım, İklim Suçlarını Durduralım”

 

Manifesto, ayrıca “İklim Suçlarını Durduralım” adında bir kitap ve medya projesinin de bir parçasını oluşturuyor. 350.org ve Attac adlı aktivist kuruluşlarının öncülüğünde hazırlanan bu projenin Paris görüşmeleri öncesinde başlatılıp sürdürüldüğü, “zirve” görüşmeleri sırasında ve elbette sonrasında da yükselerek devam ettirileceği önemle belirtiliyor.

 

İmzacılara gelince: Önde gelen filozof, düşünür, yazar, çizer, sanatçı, siyaset, bilim ve din insanları ve aktivistlerden oluşan 100’ü aşkın imzacı arasında ünlü düşünür ve dilbilimci ABD’li Noam Chomsky, büyük anti- apartheid mücadelecisi Güney Afrikalı Başpiskopos Desmond Tutu, İklim Değişikliği konusunda ilk popüler kitabı kaleme alan ABD’li yazar ve aktivist Bill McKibben, Günümüzün önde gelen yazar ve aktivistlerinden Kanadalı Naomi Klein, Greenpeace International direktörü Güney Afrikalı Kumi Naidoo, Hintli biyofizikçi Vandana Shiva, moda tasarımcısı ve çevre aktivisti Britanyalı Vivienne Westwood, ABD’li - Fransız iktisatçı ve aktivist Susan George da yer alıyor.

 

Bildirinin Türkçe çevirisini aşağıda bulabilirsiniz. (Vurgular metnin orijinalinde yer alıyor.)

 

 

Fosil Yakıt Hafriyatını Donduralım,

İklim Suçlarını Durduralım

 

Bir Yol Ayrımındayız. Bizler için ancak zar zor yaşanabilir kılınmış olan bir dünyada hayatta kalmaya zorlanmak istemiyoruz. Güney Pasifik Adaları’ndan Louisiana kıyılarına, Maldivler’den Sahel’e, Grönland’dan Alpler’e milyonlarcamızın gündelik hayatları iklim değişikliğinin sonuçları yüzünden daha şimdiden alt üst olmuş durumda. Okyanusların asitlenmesi, Güney Pasifik Adaları’nın sulara batması, Hindistan Altkıtası ile Afrika’da zorunlu göçler, sıklaşan fırtına ve kasırgalar sebebiyle şu andaki doğa kırımı tüm canlı türlerini ve ekosistemleri etkilemekte, gelecek nesillerin haklarını tehdit etmekte. Ve bizler iklim değişikliğinden aynı derecede etkilenmiyoruz: Yerli ve köylü toplulukları, küresel Güney’deki ve küresel Kuzey’deki yoksul toplulukları ön safta bulunmaktalar ve hem bunlardan, hem de iklim yıkımının diğer etkilerinden en çok etkilenen gruplar.

 

Hayal filan kuruyor değiliz. 20 yıldan uzun bir zamandır hükümetler bir araya geliyor, ama buna rağmen sera gazı salımları azalmış değil; iklimse durmadan değişip duruyor. Bilim dünyasının uyarıları gittikçe vahimleştiği halde uyuşukluk, atalet ve engelleme güçleri galebe çalıyor.

 

Bu bize hiç de şaşırtıcı gelmiyor. Ticaretin ve yatırımların onyıllardan beri liberalleştirilmesi, devletlerin iklim krizine karşı koyma yetisini tahrip etti. Her aşamada büyük güçler –fosil yakıt şirketleri, tarım sektörü şirketleri, finans kurumları, dar kafalı ve inatçı ekonomistler, şüpheciler ve inkârcılar ve bir de, bu çıkarların kulu kölesi olan hükümetler– ya önümüzü kapattılar ya da önümüze sahte çözümler getirdiler. Dünya çapında sera gazı salımlarının üçte ikisinden sadece 90 şirket sorumlu. İklim değişikliğine karşı getirilecek sahici cevaplar bunların kudretlerini de servetlerini de tehdit ediyor, serbest piyasa ideolojisini tehdit ediyor, onları destekleyen ve kendilerini sağlama almalarına yarayan yapıları ve sübvansiyonları da tehdit ediyor.

 

Küresel şirketler ve hükümetler pes etmeyecek: kömür, doğal gaz ve petrol rezervlerini çıkartmaktan ve fosil yakıt temelli tarım endüstrisinden elde ettikleri kârlardan vazgeçmek niyetinde değiller, bunu biliyoruz. Ne var ki davranma, düşünme, sevme, dokunma, çalışma, yaratma, üretme, kafa yorma, mücadele etme yeteneğimizi sürdürmemiz, onları bu kârlardan vazgeçmeye zorlamamızı zorunlu kılıyor. İnsan toplulukları, bireyler ve yurttaşlar olarak serpilip gelişmeye devam etmek istiyorsak, hepimiz değişim için uğraş vermeliyiz. Müşterek insanlığımız ve Yeryüzü bunu talep ediyor. 

 

İklim suçlarını durdurma konusundaki dirayetimize güveniyoruz. Geçmişte kararlı kadınlarla erkekler direndiler ve kölelik, totaliterlik, sömürgecilik ya da apartheid (ırk ayrımcılığı) suçlarını alt etmeyi başardılar. Adalet ve dayanışma uğruna savaşmaya karar verdiklerinde, bu savaşı kimsenin onlar adına yürütmeyeceğini biliyorlardı. İklim değişikliği de tıpkı bunlara benzer bir meydan okuma, ve işte şimdi biz de içimizde benzer bir isyanı besleyip büyütmekteyiz.

 

Her şeyi değiştirmek için çalışıyoruz. Daha yaşanabilir bir geleceğin yolunu açabiliriz, aslında eylemlerimiz de sandığımızdan çok daha güçlü. Dünyanın dört bir tarafında topluluklarımız iklim değişikliğinin ardındaki gerçek itici güçlere karşı savaş veriyor, kendi mıntıkalarını koruyor, karbon salımlarını azaltmak için uğraşıyor, direnç yapılarını inşa ediyor, küçük ölçekli ekolojik tarım yaparak gıda özerkliğine erişiyor...

 

Fosil yakıtlar yerin altında bırakılmalıdır. Bu yoldaki kararlılığımızı Paris - Le Bourget’de yapılacak BM İklim Konferansı arefesinde ilan ediyoruz. Bizi ileriye götürecek tek yol budur.

 

Somut olarak söylersek, hükümetler fosil yakıt endüstrisine verdikleri destekleri (sübvansiyon) kesmeli, fosil yakıt çıkarma faaliyetlerini dondurmalı, mevcut tüm fosil yakıt rezervlerinin % 80’ini el değmemiş halde yerin altında bırakmalıdır.

 

Bunun muazzam bir tarihî değişime işaret ettiğini biliyoruz. Bunu gerçekleştirmek için devletleri bekleyecek değiliz. Kölelik ve ırk ayrımcılığı, devletler bunları lağvettikleri için ortadan kalkmadı. Onlar, seferber olan kitleler siyasi liderlere başka seçenek bırakmadığı için ortadan kalktı.

 

Bugün durum tehlikeli. Bununla birlikte, elimizde demokrasiye yeniden cansuyu vermek için benzersiz bir fırsat var; şirketlerin siyaset üzerindeki tahakkümünü söküp atmak, üretim ve tüketim tarzlarımızı kökünden değiştirmek için benzersiz bir fırsat. Fosil yakıt çağını sona erdirmek, ihtiyacımız olan adil ve sürdürülebilir topluma doğru atılacak önemli bir adımdır.

 

Bu fırsatı tepmeye niyetimiz yok. Ne Paris’te, ne başka bir yerde; ne bugün, ne de yarın.

***

 

(İngilizce’den çeviren: Ömer Madra)

 

Not: Metnin İngilizce orijinali ve imzacıların tam listesi için : http://350.org/climate-crimes/ adresine bakabilir, dilerseniz manifestoyu oradan imzalayabilirsiniz.