Rock on Rock'ta David Reece ile Söyleşi

s3_url_text: 
http://ia600707.us.archive.org/18/items/Rock_on_Rock_David_Reece/DavidReeceRop_sesKayd.mp3

Rock on Rock'ta David Reece ile Söyleşi

11 Haziran 2012

Geçtiğimiz Pazar günü,  Rock on Rock programında, Cemil Topuzlu'nun, Accept, Bangalore Choir, Sircle of Silence gruplarının vokalisti David Reece ile yaptığı söyleşiyi dinledik. 

Dinlemek için:

 

İndirmek için: mp3, 28.1 Mb. 

 

10 Haziran 2012 tarihinde Açık Radyo'da yayınlanmıştır.

 

***

 

Merhaba David, ben 94.9 Açık Radyo’da yayınlanan Rock on Rock programından Cemil Topuzlu. Öncelikle boş zamanının bir bölümünü ayırıp Bangalore Choir hakkındaki sorularımızı cevaplandırdığın için çok teşekkür ederim.

 

Rock on Rock – Söyleşimize bir kaç özel soru ile başlamak istiyorum. İlk olarak ne zaman müzikle tanıştın? Hiç müzik eğitimi aldın mı?

 

David – Evet. Şarkı söylemeye beşinci sınıfta okul korosunda başladım. Zannedersem dokuz yaşındaydım. Fakat ABD’de bir erkek çocuğu eğer okul korosunda şarkı söylüyorsa diğerleri onunla dalga geçerler. Bu nedenle koroyu diğer çocukların okuldan sonra beni sıkıştırıp rahatsız etmeleri nedeniyle bırakmak zorunda kaldım. İlk ciddi vokal dersimi ise, Santa Fe Operası üyesi olan Mark Farner’dan aldım. Ayrıca, Almanya’da Sigfried Meier ile de çalışmalarım oldu. Bu derslerde ses kontrolüne ek olarak sesimin gücünü artırmak ve korumak için gereken teknikleri öğrendim.

 

R - Büyürken ne tür müzik dinlemeyi tercih ettin? O dönemde seni en çok etkileyen sanatçılar kimdi?

 

D – Soruyu samimi cevaplamam gerekirse ilk dinlediğim müzik türü Country idi. Conway Twitty, Hank Williams, Loretta Lynn ve George Jones dinlediğim belli başlı sanatçılardı. Neden bu sanatçılar diye sorarsan, çünkü babaannem evde başka müzik dinlemezdi. Bu tarz müzik hâlâ çok hoşuma gider.

 

R – Zannedersem vokal tarzında ağır basan blues duygusu buradan geliyor. Özellikle son iki albümünde (Reece-Kronlund ve Metaphor) bu tarz oldukça ağır basıyor.

 

D – Evet haklısın. Zamanla tecrübem arttıkça eski dinlediğim müzik tarzlarını şarkılarıma daha fazla yansıtmaya başladığımı fark ediyorum. Yirmili ve otuzlu yaşlarımda ise daha çok Rob Halford ve David Coverdale tarzı vokal yapıyordum çünkü şarkı söylediğim kulüplerde bu tarza büyük talep vardı. Müzik kariyerimde ilerleyip tecrübelendikçe müzikal bazımı oluşturan tarzlara ağırlık vermeye başladım. Aslında hep bir Blue Grass Country albümü yapmayı istemişimdir.

 

R – Evet, ABD’deki müzik trendi de gözönüne alındığında bu gerçekten çok ilginç ve iyi bir fikir David.

 

D – Evet, ben hep özellikle ABD’nin güney doğusunda icra edilen Blue Grass tarzı müzikten çok etkilenmişimdir. Özellikle Virginia ve Kentucky’de İrlanda soyundan gelen Amerikalılar yaşar ve bu bölgede etnik İrlanda müziği ile blues bazlı olan güney tarzının karışımı olan müzik icra edilir. Bu tarz müzik hep çok hoşuma gitmiş ve beni çok etkilemiştir. Mesela Ralph Stanley’in kendi müzik tarzım üzerindeki etkisi çok büyüktür.

 

R – Sırada Accept ile ilgili bir soru var. Müzik dünyasında bu grubun solistliğini yapmaya başladığında tanındın. Accept ile ilk iletişime nasıl geçtiğini anlatabilir misin?

 

D – O zamanlar müzik kariyerimi Los Angeles’da sürdürüyordum ve tanınmış müzik menajeri Dieter Dierks’in kız arkadaşı olan Lucy Schwarz ile tanışıklığım vardı. İşte tam o dönemde de Udo’nun gruptan ayrılması nedeniyle Accept bir solist arıyordu. Lucy demolarımı Dieter’e vererek Accept ile iletişim kurmamı sağladı. Bir gece evde otururken telefonum çaldı ve karşımda Accept’den Wolf Hoffman vardı. Ben birisinin benimle dalga geçtiğini düşünerek telefonu yüzüne çarptım fakat bir sonraki aramada karşımdakinin gerçekten Wolf Hoffman olduğunu anladım. Konuşma sonucunda uçağa atlayıp Düsseldorf’a uçtum ve Accept ile stüdyoya girdim. Aslında gruba kabul edilmem altı hafta sürdü çünkü grup elemanları solist değişikliği konusunda inanılmaz tedirgindiler. Bu süre boyunca sürekli olarak yeni şarkıların provalarını yaptık ve en sonunda Köln’de grupla bir deneme konserine çıktım. Bu konsere izleyici olarak Iron Maiden ve Judas Priest’in bazı elemanları da davetliydi ve bu nedenle ben de çok rahatsızdım ama sonunda iyi bir iş çıkardım ve gruba kabul edildim.

 

R – Altı hafta önce kimse tarafından bilinmezken Accept’in solisti olarak o kadar tanınmış müzisyenin karşısında şarkı söylemek gerçekten çok zor olmalı.

 

D - Evet, grup yanlış bir karar vermek istemiyordu. Daha sonraları davetli olan Bruce Dickinsona hakkımdaki fikrinin sorulduğunu ve kendisinin benim için olumlu referans verdiğini öğrenip çok mutlu oldum.

 

R – Accept’deki tecrüben şarkı söyleme stilini ve müzik endüstrisine olan bakışını nasıl etkiledi?

 

D – Accept tecrübesi benim için gerçekten çok çetindi. Çünkü Accept Udo Dirkschenker ile tanınmıştı ve ben birbirini yıllardır tanıyan Alman müzisyenlerin arasında Amerikalı bir müzisyendim. Ama tarafsız olarak bakmak gerekirse Accept bana harika bir iş ahlakı kazandırdı. Öğrendiğim en önemli şey, başarılı olmak için her gün çalışmam gerektiğiydi. Ben de Sigfried Meier ile sesimi güçlendirmek için vokal derslerine başladım. Zaten o aralar günde 8 saat çalışıyorduk. Tabii ki bu kadar çalışmanın karşılığını sahnede aldık. Konserlerde iyi ayarlanmış bir motor gibi hatasız çalıp söylüyorduk. Evet, gerçekten iyi bir tecrübeydi fakat oldukça üzücü sonlandı. Ama aradan 20 yıl geçti ve köprünün altından çok sular aktı.

R– Peki Accept’in Mark Turnillo ile çıkardığı son iki albümü nasıl buldun?

 

D – Solistin tarzı açısından olsun, icra edilen müzik açısından olsun albümleri beğenmedim. İkisi de benim tarzıma hiç uymuyor. Bu yorumu Accept ile aramda geçmişte olan tatsız şeylerin etkisinde yapmadığımı da bilmenizi isterim. Wolf Hoffman’ın hakkımda olumsuz demeçler verdiğini okuyorum ama benim grup ile hiç bir sıkıntım olmadı ve olmayacak da. Sadece albümlerde yapılan müziği beğenmedim o kadar.

 

R -  Bangalore Choir’dan söz edecek olursak. Bu projenin başlangıcını ve ilk albümünüz olan On Target’ın kayıt aşamalarını bize anlatır mısın?

 

D – Accept’den ayrıldıktan sonra Los Angeles’a geri döndüm ve oradaki müzik okullarında bir grup kurmak için müzisyen arayışına giriştim. Danny Greenberg ve John Kirk ile çalışmaya başladım. John aracılığıyla aramıza Curt Mitchell de katıldı. Bu dörtlüyle Holywood'da bir kaç kez sahne aldıktan sonra plak şirketleri bizimle ilişkiye geçtiler. Sonuçta çok kısa bir süre içinde Warner Brothers ile anlaştık. Elimizde gerçekten çok iyi şarkılar vardı. Bu arada Aldo Nova ve John Bon Jovi gibi tanınmış müzisyenlerle de çalışmalarım oldu.

 

R – On Tragetta, Angel In Black, Loaded Gun, Freight Train Rolling ve Hold On To You gibi harika parçalar var. 1992’deki müzik piyasası hakkında bize biraz bilgi verebilir misin? Bu soruyu sormamın nedeni bu kadar iyi bir albümün gereken ilgiyi neden görmediğini anlamaya çalışmam.

 

D – Bu gerçekten üzücü bir durum. O dönemde önümüzde Whitesnake ile Slip Of The Tongue turnesine çıkmaktan tutun Lynch Mob ile çalmaya kadar bir çok şans vardı. Fakat ne yazık ki Seattle’dan çıkan Grunge dalgası herşeyi sildi süpürdü. Zannedersem gençlik AOR tarzı rock müzikten sıkılmıştı ve ortaya çıkan yeni müzik tarzı herşeyi yerle bir etti. Tıpkı Beatles’ın ABD’de o dönemde popüler olan Elvis tarzını silmesi gibi Grunge da müzik piyasasını derinden sarstı. Aslında Grunge dalgasının çok uzun süre etkili olmayacağının farkındaydım. Çünkü müzik çok depresifti ve müzkalite yüksek değildi. Nitekim, o dönemden Pearl Jam, Soundgarden ve Rage Against Machine gibi çok nadir gruplar varlıklarını sürdürebildi. Ama o yıl sadece üç ay içinde yüzlerce AOR tarzı müzik yapan grubun albüm anlaşmaları iptal oldu. Shark Island ve Saigon Kick gibi gruplar bir gecede anlaşmalarını kaybettiler.

 

R – Evet, haklısın. 1992’de ben de ABD’deydim ve Trixter, Bang Tango gibi melodik rock gruplarının albümleri yeterli ilgi olmadığından dolayı neredeyse yok pahasına satılıyordu. O zamanlar hard rock tarzı müziği ancak Z Rock radyo kanalında dinleyebiliyordum. Öte yandan insanlar Nirvana, Soundgarden, Pearl Jam gibi gruplar için çıldırıyorlardı. Peki On Target o dönemde başarılı olsaydı Bangalore Choir’ın kariyeri sence nasıl ilerlerdi? Kafanda bir vizyon var mıydı?

 

D – Tabii ki vardı. Whitesnake’den de büyük olmak istiyordum. Büyük paralar kazanıp Montanada kendime bir çiftlik almayı hayal ediyordum. Fakat bir anda herşeyin bittiğini söylediler ve rüya sona erdi. O anda tam anlamıyla ortada kalakaldık. Şu andaki aklımla düşünüyorum da aslında yapmamız gereken Avrupaya turneye çıkıp konserler vermekti. O aşamada bana artık kimsenin Rock’n Roll dinlemediği söylenmişti ama bunun doğru olmadığını daha sonra anladım. İki yıl önce Notinghamdaki Firefest festivalinde şarkılarımızı herkesin ezbere bildiğini görmek ve bize gösterilen büyük ilgi gerçekten harikaydı. Öte yandan 1992’de bana söylenen ise kimsenin yaptığım müzik ile artık ilgilenmediği idi. Ben de söylenenlere inandım ve bunalıma girdim. O dönem benim için tam anlamıyla bir kabustu. Bir gün zirvedeyken ertesi gün dibe vurmak beni dağıtmıştı.

 

R – Sonra Circle of Silence projesi geldi. Bu projede harika müzisyenler ile çalıştın. Grubun soundu daha önce yaptığın müzik ile kıyaslandığında oldukça sertti. Müzik stilindeki bu değişim ile ilgili görüşlerini alabilir miyim?

 

R – Circle of Silence’da yaptığımız müziğin sert olmasının nedeni çağa ayak uydurmaktı. Ama Bangalore Choir severler bu tarz değişimden hoşlanmadılar ve benim grunge müziği yapmaya başladığımı düşünüp bana sırt çevirdiler. İşin garibi son zamanlarda müzikseverlerden Circle of Silence’ı ne kadar beğendiklerine dair bir çok mesaj alıyorum ve bu beni çok şaşırtıyor. Hatta Larry ve Jay ile yeni bir albüm yapmayı bile planlıyoruz.

 

R - Bu gerçekten çok iyi bir fikir çünkü Circle of Silence’ı ben de her zaman çok beğenmişimdir. Bu projeden sonra Stream grubundan Peter Scheitauer ile bir albümün var. Kariyerinin bu aşamasında neden bu tür bir adım atmayı tercih ettin?

 

D – Açıkçası Stream ile çalışmamın tek nedeni para kazanmaktı çünkü cebimde metelik kalmamıştı. Bu arada Circle of Silence’da olduğu gibi Peter de yeni bir albüm yapmak için benimle iletişime geçti fakat bunun iyi bir fikir olduğunu zannetmiyorum.

 

R – Daha sonra müzik kariyerinde 13 yıllık bir boşluk var. Bu arada nelerle meşguldün?

 

D – Her zaman müziği sevmeme rağmen geleceğin burada olmadığını düşünüp inşaat işine girdim. Evlenip Tenessee’ye taşındım ve orada bir kaç yıl çalıştım. Daha sonra Montana’ya taşındım ve bir çiftlikte çalışmaya başladım. O dönemde harika insanlarla tanışıp çok rahat bir yaşam sürdüm. Fakat öte yandan hep şarkı söylemeyi ne kadar özlediğimi düşünüyordum. Bir gün Myspace’de benimle iletişime geçen yakın bir arkadaşım müzik grubu olduğunu ve gelip şarkı söylememi istediğini iletti. Yaptığımız kayıtta sesimin hiç iyi durumda olmadığını gördüm. Açıkçası çok çalışmam gerekiyordu. Fakat arkadaşım kayıtları Myspace’e koyduktan sadece bir hafta sonra plak şirketleri beni arayıp nerede olduğumu sormaya başladılar. Sonuçta 2007 yılında Marin Kronlund bana ulaştı ve Gypsy Rose projesi için bir soliste ihtiyaçları olduğunu söyledi. Ben de fırsatı kaçırmak istemedim ve İsveç’e uçup albüm kaydına girdim.

 

R – Solo albümünüz Universal Language’dan söz etmek gerekirse harika bir melodik rock albümü olduğunu söylemek abartı olmaz. Ama albümde benim en ilgimi çeken taraf David Coverdale ve Glenn Hughes’da olduğu gibi blues duygusunu daha yoğunlukla kullanmaya başlamandı. Tarzındaki bu gelişme ile ilgili biraz bilgi verebilir misin?

 

D - Universal Language kaydedilmeden önce iş için Almanya’dayken Accept döneminden tanıdığım Andy Süsemihl ile karşılaştım. Bana elinde şarkılar olduğunu söyledi ve kayda girmeyi teklif etti. Ben de kabul ettim. Kayıtlar bittiğinde elimde hem harika bir albüm, hem de AOR Heaven plak şirketi ile bir anlaşma vardı :o) Andy Alman olmasına rağmen 10 yıl ABD’de yaşamış olması nedeniyle sağlam bir blues altyapısına sahip ve Universal Language’de çok iyi bir iş çıkardı. Hala ikimiz de arada bir oturup albümü tekrar dinlemeyi çok seviyoruz.

 

R – Evet, bence Andy ile ikiniz harika bir ikilisiniz ve müzisyenlerin kimyalarının uyuşması çok önemli. Bu harika uyuşmanın sonuçlarını solo çalışmalarınız ile Bangalore Choir albümlerinde görebiliyoruz. Ayrıca Martin (Kronlund) ile de aranda bu tarz bir kimya uyuşmasının olduğunu düşünüyorum. Çünkü Reece – Kronlund da çok kaliteli bir çalışma. Bize bu proje ile ilgili bilgi verebilir misin?

 

D – Martin’i AOR Heaven’in patronu olan Georg Siegel ile tanıştırdıktan sonra bu proje bir anda ortaya atıldı ve hemen olgunlaştı. Martin ile aramda olan kimya ile ilgili haklısın. Gerçekten çok iyi uyuşuyoruz ve kolaylıkla şarkı yazıp stüdyoya giriyor ve kaydediyoruz. Aslında elimizde son albüm için kaydedilmiş fakat albüme konmamış 5 ya da 6 tane şarkı var. Anlayacağın yeni bir albüm için çalışma her an başlayabilir.

 

R – Önümde diskografin var ve 2007’den beri her yıl albüm çıkardığını görüyorum. 2012 için planların nedir?

 

D – Şu aralar özellikle Accept ile yaptığım albümün ne kadar iyi olduğu ve bu albümdeki müzik tarzına daha çok eğilmem gerektiğini belirten mesajlar alıyorum. Şu sıralar Minneapolis’deyim ve Down Thread isimli bir grupla beste yapıyorum. Grup elemanları gerçekten çok yetenekli ve onlarla daha sert müzik yapılan bir proje üzerinde çalışmaktayım. Tarzımız Accept’in Eat The Heat albümündeki tarzına çok benziyor. Beş şarkının kayıtları bitti ve yakında plak şirketlerine göndereceğim. Umarım ilgilerini çeker.

 

R – Bu gerçekten harika bir haber. Tango Down ile olan Identity Crisis albümün de daha yeni piyasaya çıktı. Turne niyetiniz var mı?

 

D – Tango Down ile önümüzdeki aylarda ABD’nin doğu kıyısında Y&T’nin ön grubu olarak bir kaç konserimiz var. Bangalore Choir ile Eylül ve Ekim’de Almanya, Belçika, Hollanda ve İskandinavya’yı turlamayı planlıyorum. Umarım ekonomik sorunlar bu turneyi önlemez. Açıkçası Türkiye’ye de gelmek isterim.

 

R – Bangalore Choir ile kaydettiğin son albümün Metaphore’dan söz etmek gerekirse içinde bir çok değişik tarzı barındırıyor. Bu albümün kayıtları sırasında tarz olarak aklında belli bir fikir var mıydı? Albüm istediğin gibi oldu mu?

 

D – İtiraf etmem gerekir ki şu ana kadar tamamladığım hiç bir albüm beni tam olarak tatmin etmedi. Metaphore’da yakın arkadaşlarımla çalışma fırsatı buldum ve ortaya güzel bir eser çıktı. Bu da beni fazlasıyla tatmin etti. Tabii ki albümü dinlediğimde “Bu şarkıyı daha iyi söyleyebilirdim” diye düşündüğüm olmuyor değil ama sonuçta Metaphore çok iyi bir albüm.

 

R – Son olarak bize yıllarını müziğe vermiş tecrübeli bir müzisyen ve besteci olarak genç kuşağa tavsiyelerinizi iletebilir misin?

 

D – Aslında onlara tek tavsiyem var. Her nerede olursanız olun yapmanız gereken tek şey çalışmak, çalışmak ve daha çok çalışmak. Şarkı yazma yetinizi geliştirin ve çalışmaya devam edin. Bu arada fikirlerinizden ve duruşunuzdan asla ödün vermeyin. Eğer plak şirketinin tavsiyeleri veya istekleri size uymuyorsa onlara “Hayır” demesini bilin. Eğer yazdığınız şarkının zayıf olduğu fikrindeyseniz onu ya çöpe atın, ya da geliştirmek için çabalayın. Asla zayıf olduğunu düşündüğünüz bir eseri yayınlamayın ve denemeye devam edin.

 

R – Bize ayırdığın zaman için tekrar çok teşekkürler ve kariyerinde başarılar.

Kategori: