Rock on Rock'da Steve Newman

s3_url_text: 
http://www.archive.org/download/RockonRock_SteveNewman_15Ocak2012/SteveNewman_15012012.mp3
Arsiv s3 Media: 

Rock on Rock'da Steve Newman

16 Ocak 2012

Rock on Rock programından Cemil Topuzlu'nun, İngiliz rock grubu Newman'dan Steve Newman'la yaptığı söyleşi:

 

Dinlemek için:

 

İndirmek için: mp3, 19.5 Mb.

 

Merhaba Steve, ben 94.9 Açık Radyo’da yayınlanan Rock on Rock programından Cemil Topuzlu. Öncelikle boş zamanının bir bölümünü ayırıp Newman hakkındaki soruları cevaplandırdığın için çok teşekkür ederim.

 

Rock on Rock – Söyleşimize Newman’la başlamak istiyorum. Müzikalitesi çok yüksek olan sekiz albümü 14 yıl gibi kısa sayılabilecek bir sürede çıkardın. Bu kadar yüksek üretkenliğe özellikle bu tarz müzikte çok rastlanmaz. Bugün geçmişe baktığında müzikal kariyerinin gelişimi ile ilgili fikirlerini alabilir miyiz?

 

Steve Newman – Güzel bir soru. Bazı arkadaşlarım bana ilk albümümü olduğundan beş yıl önce yayınlamış olsaydım her açıdan çok daha üretken bir kariyerim olabileceğini söylemişlerdi. Çünkü sözünü ettiğin sekiz albümüm de Melodik Rock’ın popüler olduğu dönemden çok sonra yayınlandılar. Ben yine de şu anda bulunduğum noktadan çok memnunum. Hala yeni albümler yayınlayabiliyorum ve bu albümler övgü alıyor. Çoğu müzisyen beste yapmanın temelinde bencillik olduğunu söyler, ben de şarkılarımı öncelikle kendim için yazıyorum ama dinleyenlerin şarkılarımı beğenip kendi tecrübeleri ile ilişkilendirmeleri yaratıcılığımı tetikleyen esas faktör. Yaptığım her beste kendim ve tecrübelerimle ilgili samimi duygularla yüklü. Düşünüyorum da ilk günlerde Newman stüdyo bazlı bir projeydi ve eğer o dönemde konserler için elimde şimdi olduğu gibi bir kaliteli grup olsaydı ve müziğimi kitlelere canlı performanslarla taşıyabilseydim şu anda müzik sektöründeki konumum her açıdan çok daha farklı olacaktı. Özellikle geçen yıl Firefestteki başarımız ve bu yıl bu festivale tekrar davet edilmemiz Newman’ın aslında çok da iyi de bir canlı performans grubu olduğunu kanıtlıyor.

 

R – Evet, ben de o konuya şimdiki sorumda değinecektim. Benim ilk dinlediğim Newman albümü “Art of Balance”dı (2010) ve daha ilk dinlememde çok hoşuma gitti. Bu kadar yüksek kalitede gitar bazlı Hard Rock müzik dinleyeli bayağı uzun zaman olmuştu. Hatta albüm o kadar hoşuma gitti ki, hemen Newman’ın 2008’de yayınlanan “Best Of – Decade” ile “One Step Closer” albümlerini satın aldım. Son olarak da, sizi geçen sene Firefestte izleyebilme şansına sahip oldum. Sahnede tam anlamıyla harikaydınız. Bana göre Newman, Bangalore Choir ve Grand Design festivalin en iyi grupları arasındaydı. Özellikle konserin ortalarında grubun bir şarkıyı çalarken bir anda donup kalması çok orijinal bir mizansendi. Tüm seyrici bundan çok hoşlandı. Konserden oldukça kısa bir süre sonra da “Under Southern Skies” (2011) albümünü yayınladınız. Bir önceki albümünüz olan Art of Balance ile karşılaştırıldığında Under Southern Skies’ın soundu bana çok daha melodik ve parlak geldi. 

 

S – Evet, sana katılıyorum. Art of Balance daha sert bir albümdü. Zaten Art of Balance’ı yazarken aklımda daha sert bir albüm yapmak fikri vardı. Under Southern Skies’ı yazarken ise durum daha farklıydı. Ne yazık ki, 2010’da hem annemi hem de babamı kaybettim. Bu nedenle, Under Southern Skies’daki bir kaç şarkıyı hayatımdaki bazı travmaları geride bırakmak amacıyla yazdım. Aslında, duygularımı şarkılarım vasıtasıyla dile getirebildiğimden dolayı kendimi çok şanslı hissediyorum. Albümdeki “Wish You Were Here” isimli şarkı ebeveynlerime itafen yazıldı. Bu şarkıyı yazıp kaydettikten sonra onların kaybıyla duyduğum acı bir nebze de olsa azaldı. Albümdeki diğer şarkıların sözleri de yaşadıklarımın müziğe yansımaları olarak değerlendirilebilir. Under Southern Skies besteleme açısından benim için son derece duygusal bir albüm oldu ve geçmişimle bir şekilde yüzleşmemi sağladı. Albüme adını veren şarkıda ise Toto grubu ile Steve Lukather’ın üzerimdeki etkisini duyabilirsiniz. O üzüntülü dönemde Toto’nun müziğinde bulduğum teselliyi bu şarkıda yansıtmaya çalıştım. Demek istediğim Under Southern Skies’ı yazarken amacım yeni bir Art of Balance yaratmak değildi ve bir sonraki albümüm de sound açısından çok daha değişik olabilir. Ama temelde söylediğine katılıyorum, iki albüm karşılaştırıldığında sonuncusu çok daha melodik ve yumuşak oldu.

 

R – Lütfen ikinci albüm ile ilgili söylediklerimi olumsuz bir yorum olarak almayın. Çünkü iki ard arda gelen albümün birbirine çok benzemesi bir monotoni yaratıyor ve bu genelde dinleyenlerin pek hoşuna gitmiyor. Bu nedenle, Art of Balance’i çok beğenmeme rağmen Under Southern Skies ve One Step Closer’da çok hoşuma gittiler.

Firefestte sizi sahnede seyrederken ne kadar iyi bir gitarist olduğunuz farkettim. Aslında sizin sadece vokalist olduğunuzu düşünüyordum nitekim Terry Brock, Oni Logan ve Reece gibi müthiş vokalistlerin bulunduğu bir festivalde harika bir iş çıkardınız. Bu kadar iyi bir vokal tekniğini nasıl geliştirdiniz?

 

S – Vokalist olmam tamamen bir şans eseridir. (Gülüşmeler) Aslında ben ilk albümün (Newman – 1997) vokallerini daha sonra Big Life projesinde beraber çalıştığım Mark Tomphson Smith’e yaptırmayı düşünüyordum ama onun o dönemde hiç boş zamanı yoktu. Ben de oturup albüm için yeni bir solist düşünmeye başladım. Bu düşünme süreci yaklaşık altı ay kadar sürdü. Bu dönemde Mr. Mister’ın “Go On” albümünü dinliyordum ve grubun solisti Richard Page’in vokal stili beni çok etkilemişti. O dönemde Steve Lukather’ın solo albümü de piyasaya çıkmıştı. Bilirsiniz Lukather’ın çok geniş bir vokal range’i yoktur ama sesini en iyi şekilde kullanmayı çok iyi bilir. Ben de arabamda Newman albümü için kaydettiğim demoları dinlerken şarkıları kendi kendime söylemeye başladım ve belli bir süre sonra kafamda vokalleri kendim kayedebileceğim fikri doğdu. Sonraki yedi sekiz aylık süreç şarkıların vokal demo kayıtlarıyla geçti. Ben aslında kendimi bir back vokalist olarak düşünüyordum ve sesimde yeterli karakter ya da güç bulmuyordum. Fakat çalışa çalışa sesim gittikçe açıldı. Sonuçta ilk albümümü o zamanlar yakın arkadaşım olan Balance Of Power grubunun gitaristi Ivan Gun’ın tanıştırdığı Kick grubunun gitaristi Chris Jones ile Londrada kaydettim. Vokaller için uzun zamandır hazırlandığımdan 14 şarkının vokal kayıtlarını iki-üç günde tamamladım. Kayıtlarda kendimi o kadar zorlamışım ki sonunda hemen hiç sesim kalmamıştı. Ama sonuçta benim için çok iyi bir tecrübeydi. Bu sürerçte Chris de bana çok destek oldu ve albüm kayıtlarını sorunsuz tamamlamayı başardık. Ama ilk gerçek solistlik tecrübemi o dönemde grubuyla Londrada çeşitli barlarda çalmakta olan Mark Mulholland’ın beni grubunda solistlik yapamaya ikna etmesiyle yaşadım. Yaklaşık 30 şarkılık setlisti iki günde çalıştıktan sonra sahneye çıkıp üç saatlik konseri kazasız belasız tamamladım. Hatta solistliği o kadar sevdim ki bu işi yapmayı dört yıl daha sürdürdüm. Bu dönemde, “One Step Closer” (1999) ve “Dance In The Fire” (2000) albümlerini kaydettim. Sonuçta sesim gittikçe daha fazla güçlendi. Tabii ki haftada dört - beş gece şarkı söylemem nedeniyle sesimin tonunda değişiklik de olmadı değil ama bu yorucu süreci tamamlayıp “Sign Of The Modern Times”ı (2003) kaydettiğimde artık çok daha geniş bir vokal perdesine sahiptim.

 

R – Kendi kurduğunuz stüdyoda harika albüm kayıtları gerçekleştiriyorsunuz. “Art of Balance” ve “Under Southern Skies” için kullanmayı tercih ettiğiniz müzik ekipmanı aynı mıydı?

 

S – Güzel soru. Son dört albümde kullandığım sound board PC bazlı Sonar’dı. Kayıtlarda Mac bazlı herhangi bir alet kullanmayı tercih etmiyorum. Ayrıca kayıtlarda Pre ampli olarak Unicorn markasını tercih ediyorum. Açıkçası kayıtlarda en büyük değişiklik gitarlarda oldu. Gitar kayıtlarında Line 6 ve Marshall’ı tercih ettim. Akustik gitar kayıtlarını ise mikrofonlayarak canlı gerçekleştirdim. Gitarlarıma gelince, Art Of Balance albümündeki sert soundu yakalayabilmek için genelde İbanez kullandım. Under Southern Skies kayıtlarında ise daha çok yeni aldığım üç adet Epiphone marka gitardan yararlandım. Özellikle Epiphone – Les Paul’den istediğim soundu yakalamak açısından oldukça iyi randıman aldım. Aslında ilk çaldığım gitar Les Paul’un ucuz kopyalarından biriydi ve onu yıllarca kullandım. Fakat daha sonraları tercihim Strat tarzı gitarlara kaydı. Şimdilerde ise tekrar Twin Humbacker sounduna bir geri dönüş yaşıyorum. Bu nedenle son albümün soundunda bir değişiklik var.

 

R- Evet, bunu bende farkettim. Art of Balance’de gitar soundu çok daha sert ve Hard Rock hatta Metal tarzı, ne var ki Under Southern Skies’da çok daha yumuşak.

 

S – Haklısın, zannedersem bu Les Paul tarzı gitarların beraberinde getirdikleri bir tarz farkı. Zaten Under Southern Skiesdaki sololardan sadece birinde İbanez’i tercih ettim. O gitarın da bridge’i sabitti. Sonuçta Epiphone’un Les Pauls Tribute gitarları şu aralar yakalamak istediğim sound için en uygun gitarlar. Bu sene Firefestte soundu daha çok akustiğe yakın olan bir Epiphone kullanacağım.

 

R – Bu bahsettiğin geçen sene Firefestte kullandığın beyaz gitar değil değil mi?

S – Hayır, o beyaz gitar bir İbanezdi. Gerçekten çok dikkat çeken bir gitardır.

 

R – Geçen sene olduğu gibi bu sene de Firefeste katılıyorsunuz bu büyük bir başarı. Festival programından anlayabildiğim kadarıyla ikinci günün açılışını siz yapacaksınız. Geçen sene, ikinci gün açılışını Grand Design yapmış ve sound ile ilgili ciddi sorunlar yaşamıştı. Lütfen sıkı soundcheck yapın ve aynı sorunlarla karşılaşmayın. Bu arada Mark Tomphson Smith’le olan Big Life projenize de değinmek istiyorum. Hatta Rock on Rock programında son albümden Better Man şarkısını çaldık. Sırada bu tarz başka proje var mı?

 

S – Evet aslında var fakat gerçekleşmesi biraz zaman alacak gibi. Çünkü önümüzdeki ay içinde stüdyoyu 50 mil uzaklıktaki başka bir yere taşımak zorundayım. Bu nedenle kısa vadede başka projelere zaman ayırmam oldukça zor. Ama aklımda başka müzisyenlerle gerçekleştirmek istediğim bir kaç proje var. Önümüzdeki yıla bakacak olursak, ben daha çok Newman’ı bir konser grubu olarak tanıtmayı amaçlıyorum. Şu anda harika müzisyenlerle çalışıyorum ve bu fırsatı kaçırmak istemiyorum. Bu nedenle, canlı bir performans grubu olarak ismimizi daha çok duyurmamız gerektiği kanısındayım. Eminim benim gibi müzisyenlerle yaptığın söyleşilerde özellikle şu dönemde turneye çıkıp çeşitli yerlerde konser vermenin finansal açıdan bir yıkım olduğunu dinlemişsindir. Bu bağlamda Firefest ismimizi duyurmamız açısından bize çok yardımcı oldu. Özellikle geçen seneki festivalde adımızın Jimmy Jamison ile birlikte en iyi konserler arasında anılması bizi çok gururlandırdı.

 

R – Tecrübeli bir müzisyen, besteci, prodüktör ve kayıt teknisyeni olarak genç müzisyenlere tavsiyeleriniz nelerdir?

 

S – Aslında iki tavsiyem var. Eğer geçiminizi müzikten sağlıyorsanız cover bazlı canlı performansdan başka şansınız pek yok. Eğer bir grubunuz varsa ve kendi şarkılarınızı besteleyip icra ediyorsanız, bu şarkıları kendi olanaklarınızla kaydedip son haline getirmeniz en doğru yol. Sonra bu şarkıları AOR Heaven ya da Frontiers gibi büyük şirketlerin görüşlerine lisans için sunabilirsiniz. Ne yazık ki, bu tarz müzik için maddi kazanç olanağı oldukça sınırlı ve benim gibi müzisyenler bu işi sadece zevk için yapıyor. Kendi albümlerini kayıt eden bir müzisyen olarak ben AOR Heaven gibi şirketlerden sadece pazarlama açısından yararlanıyorum. Ama temelde vurgulamak istediğim özellikle bu tarz müzikte kayıt ve prodüksiyon aşamalarının müzisyenlerce halledilmesi gerektiği.

 

R – Bize ayırdığınız zaman için tekrar çok teşekkürler ve kariyerinizde başarılar.

Kategori: