Paris Bir Uyarı: Kendimizi Açtığımız Savaşların Sonuçlarından Yalıtamayız

Paris Bir Uyarı: Kendimizi Açtığımız Savaşların Sonuçlarından Yalıtamayız

26 Ocak 2015

 

 

Guardian

15 Ocak 2015

 

2001'den beri batıda gerçekleşen ve ilhamını cihaddan alan bütün terör saldırılarına verilen resmi tepki, yangına petrolle gitmek oldu. George Bush, 11 Eylül'ün ardından teröre savaş açıp, birçok ülkede savaşın yıkıntılarını bırakarak, terörü küresel ölçekte yaydığında da durum buydu. İngiltere'de 2005'te meydana gelen bombalı saldırılardan sonra, Tony Blair insan haklarını tırpanlayıp, binlerce İngiliz askerini feci sonuçlar doğuracak bir misyonla, Afganistan’a yolladığında da durum buydu.  Charlie Hebdo ile Paris’teki Yahudi marketinde gerçekleşen dehşet verici ölümlerin ardından yaşananlar da yine aynı kapıya çıkıyor.

 

Bir önceki Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, “özgürlüklerimize yönelik” saldırılara cevaben, “medeniyetler savaşı” ilan ettiğinde, Bush’un 11 Eylül’ün ardından yaptığı konuşmalar yankılanıyordu sanki. Halbuki sadece mağdurları, hiciv dergisini ve onun batı demokrasilerinin kutsal prensipleri sayesinde okurla buluşan Hazreti Muhammed karikatürlerini savunması, Nijerya’daki Boko Haram’da çok daha fazla insanın öldürüldüğünü hatırlatması da mümkündü. Devlet sponsorluğunda basılan Charlie Hebdo sayısı, “Değerlerimiz söz konusu olduğunda, bizimle misiniz, yoksa bize karşı mısınız?” sorusu ekseninde düzenlenmiş testlerden sonuncusuydu. Irak’taki askeri gücün görev süresini uzatmak için yapılan oylamada Fransız vekillerin tek ret oyuna karşılık kullandıkları 488 “Evet” oyunu hatırlatıyordu. Son 13 yıla bakarak bir yargıya varmak gerekirse, bunun zehirli bir birleşim olduğunu söyleyebiliriz; üstelik bu, sadece Fransa için de geçerli değil.

 

Charlie Hebdo’nun gazetecilerine düzenlenen ölümcül saldırıları meşrulaştıracak en küçük bir noktadan bile bahsedemeyiz; dini ve etnik kimlikleri nedeniyle hedef seçilerek, markette yaşamını yitiren Yahudi kurbanlar söz konusu olduğunda da aynı şekilde. Fakat geçen haftalarda tüm acımasızlığıyla alenileşen şey, Fransa’nın iç ve dış politikalarını ayıran uçurum ile bu uçurumun ülkenin Müslüman nüfusunun çoğunluğu tarafından nasıl algılandığı oldu. Bu durum, İngiltere için de geçerli elbette. Beyaz Fransa’nın savunduğu, tüm vatandaşların eşitliğini vurgulayan renk körü sekülerizm, Müslümanlar tarafından ayrımcılık ve temel hakların reddi olarak algılanıyor.

 

Başlarını örttükleri için kadınların polis arabalarına tıkıldıkları bu ülkede, ifade özgürlüğü de tek yönlü bir caddeye benzetilebilir. Charlie Hebdo, herkesi eşit şekilde kızdırdığını, tüm dinlerle benzer şekilde alay ettiğini iddia ediyor. Gerçek ise, bir zamanlar orada çalışan gazetecilerden birinin de söylediği gibi, kendisini nüfusun en marjinal bölümüne yönelik ırkçı alaylar şeklinde gösteren, İslamofobik bir nevroz. Üstelik bu, sadece peygamberin resmedilmesinden ibaret değil, tekrarlanan pornografik aşağılamaları da kapsıyor.

 

İfade özgürlüğünden üzerinde müzakere edilemez bir hak olarak bahsedilen Fransa’da soykırımın inkar edilmesi kanunlara aykırı ve antisemitist siyahi komedyen Dieudonné’nin performansları yasaklanmıştı. Bu ilerici Fransa’nın kör noktaları bulunduğu gibi, bir zamanlar güçlünün iktidarını kırmak için kullanılan seküler ideoloji, artık güçsüzü yola getirmek için kullanılıyor. Bir dini diğerlerinden ayırıp aşağılama hakkı, liberal değerlerin merkezi haline getirilmiş durumda.

 

Bu absürtlük, “Je suis Charlie” yürüyüşünde iyiden iyiye, görünür hale geldi. İfade özgürlüğünü savunması gereken bu yürüyüşün ön saflarında, savaş çığırtkanları ile diktatörler yer aldı çünkü. NATO’nun savaş liderleri de, İsrail’in Binyamin Netanyahu’su da, Ürdün Kralı Abdullah da, Mısır’ın dış işleri bakanı da oradalardı; ki içlerinden bazıları bir yandan yüz binlerce insanı öldüren bir soykırıma veya askeri müdahaleye imza atarken, diğer yandan gazetecileri hapse attırmış, öldürmüş ya da yaralamıştı; Sırbistan’dan Afganistan’a kadar uzanan coğrafyada televizyon istasyonlarını bombalamıştı.

 

O sahne, hicivlerin bile ötesindeydi. Fakat bir açıdan da, Paris’teki vahşette, terörle savaşın ne kadar merkezi bir rol üstlendiğini ve orada sıralananların bu saldırıyı kendi çıkarları doğrultusunda nasıl kullanacaklarını gösteriyordu. Elbette, saldırıların ardındaki sebepler ve motivasyonlar kokteyli oldukça karmaşık: Cezayir’deki vahşi sömürgeci acımasızlığının mirasından yoksulluğa, ırkçılıktan artan suç oranlarına, oradan da cihadçı ideolojiye kadar uzanıyor.

 

Fakat yine de, Fransa dahil, tüm Batı güçlerinin finanse ettiği, Arap ve Müslüman dünyasını yeniden işgal eden savaşlar yaşanmasaydı, o saldırılar da asla meydana gelmezdi. Terörle mücadele için başlatılan ve (bölgeyi kontrol altında tutmak için yapılan girişimleri saymazsak) 13 yıl süren o savaş, vahşeti ve yıkımı geniş bir ölçeğe yaymaktan başka bir işe yaramadı.

 

Bunu katillerin ağzından da duyduk. Kouachi Kardeşler, Irak savaşı sırasında radikalleşmiş ve El Kaide tarafından Yemen’de eğitilmişlerdi. Cherif Kouachi, saldırıları “Irak, Afganistan ve Suriye’de öldürülen Müslümanlar’ın çocukları” için, onların intikamını almak niyetiyle gerçekleştirdikleri hususunda ısrarla durdu. Ahmed Coulibaly ise saldırıların Fransa’nın IŞİD’e yönelik müdahalelerine cevap niteliğinde olduğunu, markete ise Filistin’de öldürülen Müslümanlar’ın intikamını almak için saldırıldığını söyledi.

 

Bu ahlaksız cinayetler, elbette düzenlenmelerinin altındaki motivasyona, bir nebze olsun hizmet etmiyor. Tepkisel bir dini tablo çerçevesinde seçilen hedefler ise, bu saldırıların Avrupa’daki kültür savaşlarının bir sonucu olduğuna ilişkin düşünceyi besliyor. Fakat 2001’den önce Avrupa’da böyle saldırılar meydana gelmiyordu. Tek istisna, 1995’te Paris’te yaşanan bombalı saldırıydı. Sovyetler Birliği’nin 30 yıl önce Afganistan’da beslediği ve bir çeşit vahşi köktenciliği teşvik eden savaş, şimdi batının kalbine sıçramış gibi duruyor.

 

Fransa’nın, Irak’a yönelik ABD-İngiltere ittifakına katılmayı reddedip, attığı o meşhur adımı hatırlarsınız. Ama o zamandan bu yana, Afganistan’a asker göndererek; Libya, Mali, Fildişi Sahili ve Orta Afrika Cumhuriyeti gibi Afrika ülkelerine müdahale ederek; Irak’ı bombalayıp Suriyeli isyancılara arka çıkarak açık kapamaya çalışıyor sanki. İngiltere gibi, Fransa da Körfez otokratlarını silahlandırıyor ve onları desteklemek için asker gönderiyor. Öte yandan Fransa Cumhurbaşkanı, Mısır’ın diktatör lideri Sisi’yi “ortağı” ilan etti ve Libya’yı yeniden bombalamaya “hazır” olduğunu da duyurdu.

 

Fransa’nın Irak savaşına karşı çıkan, önceki başbakanı Dominique de Villepin, IŞİD’i batı politikalarının “şekli bozulmuş çocuğu” diyerek tarif etti. Ve şöyle yazdı: “Batının Müslüman dünyasıyla savaşı her zaman yeni savaşları ve bize yönelik terör saldırılarını besleyecek. Fakat biz bu çatışmaların sadece İslami semptomlarını görerek, sorunu sadeleştiriyoruz.”

 

Villepin haklı; ama yürüyüşte ön safları tutanlardan biri o değildi. Orada sıralananlar, son saldırıları bölgeye yönelik askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanacak olanlardı. Son on yılda yaşananları düşünürsek, Avrupalılar’ın terör saldırıları nadiren gerçekleştiği için kendilerini şanslı hissetmeleri gerekiyor. Fakat bu saldırıların bedeli özgürlüklerin yitmesiyle, antisemitizmin ve İslamofobinin yükselmesiyle ödendi. Bu savaşın böylece, sonsuza dek sürmesine izin verirsek, tehdit de büyüyecek. Küreselleşen dünyada hiçbir ülkenin kendisini izole etmesi mümkün değil artık. Orada yaşananlar, eninde sonunda burada da yaşanacak.

 

 

Makalenin İngilizce aslını okumak için tıklayın.

Makaleyi Gökçe Gündüç Türkçeleştirdi.

 

 

Kategori: