Kouachi Kardeşlerin Sefil Çocukluğu

Kouachi Kardeşlerin Sefil Çocukluğu

17 Şubat 2015

Reporterre

 

15 Ocak 2015

 

Charlie Hebdo dergisinde gazetecileri ve polisleri öldüren iki adamın, Şerif ve Said Kouachi’nin nasıl bir çocukluğu olmuştu? Charlie Hebdo dergisinde gazetecileri ve polisleri öldüren iki adamın, Şerif ve Said Kouachi’nin nasıl bir çocukluğu olmuştu? 

 

Paris’in 19. Bölgesinde bir toplu konut binasında babalarının ortada olmadığı annelerinin de fahişelik yaptığı sefil bir çocukluk. Evelyne onları tanıyordu ve tanıklık etti. Reporterre’in sıradışı bir belgesini sunuyoruz:

 

Kadın o sosyal konutun hep hayalini kurmuştu.  Günün birinde Paris’e Aubervilliers Caddesi 156 numarada F4 tipi bir daireye eşyalarını, çocuklarını, kocasını taşıdı.  Muhasebecilik belgesini alan Evelyne her sabah şehrin hemen yakınındaki 19.  Bölgenin tam göbeğinde işine gidiyordu. 1980li yıllardayız. Toplumsal kaynaşma henüz bir kuram, bir kavram olmaktan öteye geçmemiş.

 

“Biz burada hala yoksulların arasında yaşıyorduk. Hatta buradaki insanların çoğu birkaç yılını burada geçirdikten sonra başka yerlere gidiyordu. Biz, 156 numaranın kiracıları olarak çevremizi kendimiz değiştirmek üzere kalmaya karar verdik. Semtimizi kurtarmak istiyorduk.”

 

Diğerleri gibi bir çocuk

Bunun üzerine Evelyne dernekler kurmaya başlıyor. Bunlardan bir tanesi, Genç ve Kiracı adıyla 1990larda kuruluyor. Amaç, çocukları dışarıya çıkarmak, “getto dışında” başka şeyler olduğunu keşfetmelerini sağlamak. Bu dernek, bir çoğunun aksine uzun ömürlü oluyor, on yıldan fazla faaliyet sürdürüyor.  Bir yerlerden ödenek bulmayı başarıyor. Semtin çocuklarının elinden tutup onları başka yerlere götürüyor.  Parkta bir pikniğe, Paris’in güzel semtlerinden birine, hatta bir gün EuroDisney’ye bile.

 

Onu uyarıyorlar, çocukların grubunun içinde bir tanesinin özellikle afacan, hatta yaramaz olduğunu söylüyorlar. Çocuğun adı Şerif. Hep ağabeyi Said’le birlikte dolaşıyor, Said daha sessiz sedasız. Neredeyse küçüğün daha büyük olduğunu sanırsınız. Said sürekli mızırdanıp duruyor ve hep kardeşinin peşinden gidiyor. Eveyline’in gözü hep küçüğün üstünde, “her an taşacak kaynayan süt gibi”.

 

“Bayılıyordum bu çocuğa. Sakinleşmesi için ona tatlı dille sokulmak, kucağına almak yetiyordu. Miki tayfasını gören bütün çocuklar gibi kendinden geçen bu çocuğun hali bana dokunuyordu.” Öteki çocuklar gibi bir çocuk işte, Disney’in büyüsüne inanan ve siz onu yatıştırır yatıştırmaz sakinleşen bir çocuk. “Onları sinemaya götürüyorduk, Şerif bayılıyordu gitmeye.”

 

Umarsız bir anne

 

Annesinin kantin için harçlık verecek parası yok, yardım isteyecek yapıda biri de değil. Herkesin kağıt kuyut işlerini halletmesine yardımcı olan Evelyne, annenin bürosuna hiç ayak basmadığını anlatıyor. Babayla ilgili hiçbir şey bilinmiyor, hatta belki de çocukların babaları farklı. 1980 ve 1982 doğumlu kardeşler hep burada oturmuşlar. Evelyne Şerif ve Said ile ilgilenmeye başladığında beş çocuktan ikisi zaten Sosyal Hizmetler tarafından başka yerlere yerleştirilmişti.

 

Eurodisney gezisinden birkaç ay sonra Şerif, her gün olduğu gibi öğlende okuldan eve dönüyor. Yanında her zamanki gibi ağabeyi var ve o gün, evin tam orta yerinde annesini ölü buluyor. Neden ölmüş? Çok fazla ilaç yuttuğu söyleniyor. Pekçokları açısından bu bir intihar.

 

Ne de olsa bu bekar annenin nasıl bir hayat yaşadığını bilmeyen yoktu. Sonunda mahallelinin dili çözülmeye başlıyor. Beş çocuğun ihtiyaçlarını karşılayamıyordu, ay sonlarını getirmek için çareyi sokakta bulmuştu. Onunla konuşan tek kişi olan kapıcı kadına bakılırsa öldüğünde karnında altıncı çocuğunu taşıyormuş.

 

Çocuklar yetim kalıyor. Said oniki, Şerif on yaşında. 156 numaradan ayrılıp ergenlik çağlarını Correze bölgesinde bir yetimhanede geçiriyorlar.

 

"O anneye yardım etmeliydik"

 

Evelyne 7 Ocakta televizyonda onu görünce tanıyor. “Damadımı çağırdım, o da aynı mahallede büyümüştü. O da tanıdı. Ağladım. Ben sorumluyum dedim kendi kendime. O anneye yardım etmeliydim. Çocukları o parayla EuroDisney’ye götüreceğimiz yerde annelerine yardım etmeliydik. Şerif on yaşında ya vardı ya yoktu. Sonuç olarak, hiçbir şeyi göremediğimiz için bu anneyi öldürdük ve bu çocukları kurtarmayı beceremedik.”

 

Televizyonun karşısında Evelyne en ufak bir teselli bulamıyor. “Şerif de diğerleri gibi bir çocuktu. Ama sevgisiz büyümüştü… Hiçbir zaman sahip olamadığı aileyi, dini fanatizm ona verdi. Onun aklını başından almayı başardılar. Zaten öylesine tecrit olmuş ve kırılgan durumdaki çocukları yoldan çıkarmak kolay. Onu tekrar doğru yola getirecek kimse kalmamıştı yanında.”

 

"Mutlu bir çocukluğu olmuş olsaydı, terörist olur muydu?”

 

Evelyne şehrin benimsediği siyaseti sorumlu tutuyor. “Amaç, yoksulları oraya atmaktı. Kimse de ilgilenmiyordu. Gelen sosyal hizmet görevlileri birbiri ardına istifa ediyordu. Bizim orada işleri başlarından aşkındı, başka yere tayinlerini istiyorlardı. Bu yüzden her ay yeni biri geliyordu, dosyamızı yeniden inceliyordu, anlayacağınız,  işler bir türlü yürümüyordu.”

 

 

Evelyne ayrıca çocuklara yeterince sahip çıkılmamış olmasına da öfkeli. « Beş altı yaşındaki çocukların geceyarısı binanın önünde dolandıklarını görmek hiç de nadirattan değildi. Şerif ise sani terk edilmiş gibiydi. Hatırlıyorum bir gün çocuklar için bir ikindi kahvaltısı hazırlamıştık. Gidecek yerimiz olmadığından binanın bodrum katındaki depolara inerdik. Ben fincan almak için yukarı çıktığımda kapıcıyı gördüm, o cılız mı cılız Şerif yaramazlık yaptı diye önünde diz çöküp kendisinden özür dilemesini istiyordu. Babasız olduğu, annesi de ortada olmadığı için biraz herkesin şamar oğlanı haline gelmişti. Yani onu savunduğumu düşünmenizi istemem ama şunu söylemek istiyorum: mutlu bir çocukluğu olsaydı, terörist olur muydu?”

 

O çaresizliğin bağlamını daha iyi anlatabilmek için başka bir çocuktan örnek veriyor. Henüz reşit olmayan çocuklardan birinin öyküsü bu. Annesi sürekli dövdüğü için Evelyne onu yanına alıp evine götürürmüş. Bir gün çocuk kaçıyor, ilk birkaç gece çatıda yatıyor. Evelyne sonunda onu bulup çıkarıyor, kendi oğlunun yatağında yatırıyor. Sabahleyin polise teslim ediyor. Buranın gediklisidir o, bu dördüncü gelişi, diyorlar. İlk sefer, ütü yapıştırıldığı için üçüncü derece bir yanıkla gelmişti. Evelyne öfkeden köpürüyor: “Annesinin velayetini elinden almanız için daha kaç kere getirmem gerekiyor bu çocuğu? »

 

Ama polis öncelikle bu çocuğun başıboş gezdiği bu sekiz gün boyunca nasıl yaşadığını bilmek istiyor. Çocuk bir “bey”den bahsettiği zaman her şeyi anlıyor. “Çocuklar o kadar sahipsiz bırakılmıştı ki 156 numara oğlancıların uğrak yeri haline gelmişti. Akşamları oradan geçiyorlardı, çocuklar başıboş halde otoparkta dolanıyordu. Anneleri, babaları onlarla ilgilenmiyorlardı…”

 

"Her tarafımızı şiddet sarmıştı"

 

Evelyne dayanamıyor artık: “Dört tane Sosyal Merkezimiz vardı. Bunların arasında La Villette Mahallesinin Dostlar Evi, Kardeşlik Girişimi ve 19. Mahal da vardı. Ama burada görevli eğitmenler neredeyse o suç işlemiş çocuklarla aynı yaştaydı. Onlarla sigara ve içki içilen kafelerde buluşuyorlardı. Bense gönüllü ‘anne’ yöntemini uyguluyordum ve bu çocukların hiçbiriyle bir sorun yaşamadım. Sonunda ne olduklarına bakıp onları bundan tamamen sorumlu tutabilir misiniz? Yani suç işlemelerinin, uyuşturucu bağımlısı olmalarının ya da Kouachi kardeşlerin örneğinde olduğu gibi akıl sır erdirilemeyen canavarlara dönüşmelerinin yegane sorumlusu onlar mı?”

 

Marise (adı değiştirilmiştir) de kendisine aynı soruyu soruyor. O sırada o da aynı semtte oturuyor. Aktivist olarak, zor semtlere yardım edebilmek için peşpeşe dernekler kuruyor. “Güzel zamanlarım da oldu. Ama 90lı yıllardan önce ve toplumda kaynaşmışlığın olmazsa olmaz bir koşul olduğu bilincine henüz varılmamışken, siyasi toplantılarımızda bu konulardan hiç bahsetmezdik. (Redaksiyonun notu: Marise önce Komünist Partide, daha sonra Sosyalist Partide militan olmuş). Toplum, yoksulları yüzüstü bırakıyor, onları hınçlandırıyor, şiddete itiyor ve kimizaman da nefrete boğuyor.”

 

“156 numarada oturmayı kabul eden yegane insanlar evsiz barksızlardı. Dört bir yanımızı şiddet sarmıştı.” Evelyne daha da ileri gidiyor: “Hep sarhoş olan ve çocuklar daha okuldan dönmeden uyuyakalan babaları evin kapısını kitler, onlar da merdivenlerde kıvrılıp uyurdu. Biz durumu gerekli yerlere bildiriyorduk ama öğretmenlerin bile sesi çıkmıyordu... Çocukların böylesine bir sefalet içersinde büyümelerine izin verdiği için kınanması gereken, bütün bir toplumdur.”  

 

"Mümbit toprak"

 

Hıristiyan olan ve her şeye gülünecek bir yan bulmak gerektiğine inanan Evelyne, aslında İslam’ın semtte usul usul yol aldığının farkındaydı. « Gittikçe daha çok kadının başını örttüğünü ve gittikçe laiklikten uzak laflar ettiklerini görüyordum.” Marise de bunu doğruluyor: “Başlangıçta, 90lı yıllarda, Tanger Caddesindeki caminin müdavimlerinden biri aynı zamanda Semt Konseyindeydi. Onu çok severdik, çok laik, açık fikirli biriydi. Toplantılarımızı camide yapıyorduk. Ben bunun harika bir şey olduğunu düşünüyordum. Sonra bir gün bu dostumuz camiye artık gitmeyeceğini, imamın sözlerinin artık kendisi için bir şey ifade etmediğini söyledi. İşte o andan itibaren caminin kapıları bize ilelebet kapandı. Tavırlarındaki değişikliği de farkediyorduk. Selafiler burayı yavaş yavaş ele geçirdiler, ta ki Buttes Chaumont şebekesi* tutuklanıncaya kadar.”

 

Marise’e göre köktendincilik ancak böylesine bir mümbit toprakta kök salabilir. Normalde entegrasyonun alması gereken yeri güvencesizliğin ve terkedilmişliğin aldığı mümbit bir toprak. “Ama ben gene de iyimserim. Toplumsal kaynaşmışlığın kabul görmesinden bu yana işler daha iyi gidiyor. Ben bu farklılıklarının kaynaşmasının doğru çözüm olduğuna kesinlikle inanıyorum. Buna karşılık, üç koldan bir terkedilmişliğin içine doğan bu çocuklar, yani bir yandan toplumun, kimizaman köklerinin ve daha da kötüsü eğitimin terk ettiği bu çocuklar sınırların ne olduğunu öğrenemediler, toplumla bütünleşemediler… Sonuçta suça, şiddete, hapishaneye ve kimizaman da köktendinciliğe sığındılar. Oysa önlem almak, bu insanları topluma kazanmak ve sahiplenmek için yaratılacak pekçok yapı var hala. Size, toplumla bütünleşmeyle ilgili bir örnek vereyim: ben Riquet Sosyal Merkezinde örgü atölyesi düzenliyorum, bu işi de çok seviyorum ama kadınlara kendi aralarında benim anlamadığım bir dili konuşmaktan vazgeçmelerini söylüyorum, sanki benden söz ediyorlarmış gibi geliyor. Bu da onları güldürüyor. Tamam da, sonuç olarak birlikteyken aynı dili konuşmak daha kolay değil mi?”

 

Marise açısından “bu yavrulara dengeli bir gençlik sunamadığımız, annelerinin nasıl acı çektiğini hiç göremediğimiz, yetim oldukları için nasıl bir çaresizlik içinde olduklarının ayırdına varamadığımız için biz sorumluyuz… Ancak bu başkalarını öldürmek ve fanatizmin akıldışılığı karşısında mesafe almamak için bir bahane olamaz…”

 

Artık emekli olan ve şimdi şehir merkezinde oturan Evelyne ise itiraf ediyor: “Belki bunu söylememem gerekir, belki aklımı kaçırdığımı düşüneceksiniz ama ben bir yerde bu çocuklara acıyorum…”

 

Bu röportajın sonunda Reporterre dergisinin fotoğrafçısının karşısına çıkan iki adam kendisini tehdit ederek çektiği fotoğrafları yok etmesi için baskı yaptı. Fotoğraflardan sadece birkaçı kurtarılabildi. (Not: Fotoğraflar için tıklayın.)

 

Marise hala aynı semtte yaşıyor. Aubervilliers Caddesi 156 numaradaki toplu konutun tamamı yenilendi ve artık 1990lı yıllardaki halinden çok farklı.

 

Türkçeye Çeviren: Nur Deriş

 

Çevirenin notu: Fransa’da Buttes-Chaumont şebekesi, kimi zaman 19.Bölgenin Irak Şebekesi diye de anılan cihatçı bir oluşumdur. Amacı, Fransız cihatçıların Irak savaşı sırasında Irak’a gönderilmesini örgütlemek, özellikle de El Kaide’nin bu ülkedeki koluna yönlendirmekti.

 

 Bu yazının İngilizce çevirisine ulaşmak için tıklayın.

Kategori: