Karikatür Krizinin Düşündürdükleri

Diğer Program: 
Açık Gazete

Karikatür Krizinin Düşündürdükleri

13 Şubat 2006

Ömer Madra: Hz. Muhammed'i alaya alan ve kafasında bombayla terörist olarak gösteren karikatürlere tepkiler yalnız Ortadoğu'da değil, bütün dünyaya yayılmış gibi gözüküyor.

 

Ahmet İnsel: Bu konuda diyebileceklerimi üç başlık altında toplayayım. Birincisi Danimarka sorunu, basın özgürlüğü ve neden Müslüman ülkelerde tepki meşru haklı bir protesto gösterisi boyutunu aşıp, yakmak yıkmak noktasına geliyor? Bir de Türkiye'de Andreas Santaro'nun öldürülmesi konusu var.Trabzon'da ne oluyor?

 

Danimarka'dan başlayalım. Bütün olayın başlangıcı şuradan geliyor, Danimarka'da çocuk kitapları illüstrasyonu yapan birisi Müslüman çocuklara yönelik bir illüstrasyon kitabı hazırlamak istiyor ve Muhammed'in çizilmesini istiyor ve kimse çizmiyor, bulamıyor.

 

ÖM: Çünkü dinen yasak.

 

Aİ: Buna tepkisini, bu karikatürlerin yayımlandığı gazeteyle görüşerek bildiriyor. "Muhammed'in resmini kimse çizmek istemiyor, bu ne iştir, bu ne korkudur?" diye. O zaman bu gazete bir girişimde bulunup, 40 üyesi falan olan illustratörler derneği gibi bir gruba bir mektup yollayıp, böyle bir girişim olduğunu, isteyenlerin Muhammed figürünü –karikatür olması da gerekmiyor- çizmesini ve bunu basacaklarını söylüyorlar ve bunların arasından 12 kişi bu illüstrasyonları, karikatürleri bu gazeteye yolluyor ve gazetede baslıyor. Başlangıcı böyle.

 

AH: Ama bu epey önce olmuştu ve büyük bir tepki olmamıştı diye hatırlıyorum.

 

Aİ: 30 Eylül'de oldu, o tarihte yayımlandı. Onun ertesinde Danimarka'da, Danimarkalı Müslümanlar tarafından tepki başladı. Danimarka ile sınırlı olan bir şeydi ve Danimarkalı Müslümanlar Danimarka Başbakanı'ndan olaya müdahale etmesini istediler. Danimarka Başbakan'ı da, "Danimarka'da basın özgürdür, hükümetin basına müdahaleye hakkı yoktur, bu bizim işimiz değildir" dedi, karikatürleri benimsediğini, onayladığını söylemedi elbette ama bir Danimarkalı olarak, diğer Danimarkalı yurttaşlarının, -ki bu Müslümanların çoğu da Danimarka vatandaşı, bir kısmı göçmen, yabancı uyruklu bir kısmı da Danimarka vatandaşı- vatandaşlarının tahkir edilmelerinden, kendilerini dini simgelerine saldırılmış hissetmelerinden hicap  ve üzüntü duyduğunu, bunu eleştirdiğini ama Danimarka'da basına karşı hükümetin bir şey yapamayacağını, fakat isterlerse kendilerinin bununla ilgili kanuni haklarını hakların kullanabileceklerini söyleyip, bunun yolunu açabilmesi lazımdı. Burada, hükümetin gazeteyi toplatması değil ama, eğer kendileri ile ilgili bir tahkir eylemi olduğu inancı hakimse, kişilerin o gazete aleyhinde, mahkeme yoluyla tazminat haklarını talep etme, çiğnenen onurlarını telafi etme mekanizmalarının olabilmesi lazım, bunun yolunu gösterebilirdi ve bu iş burada biterdi. Rasmussen bunun yerine aptalca bir kibirle, belki de cahillikle, ama ne olursa olsun çok bir başbakana yaraşmayacak bir basiretsizlikle, bir köy muhtarının bile tehlikeyi hissedebileceği bir durumda iken büyük bir basiretsizlik göstererek olayı büyüttü. Basiretsizlik derken şunu kastediyorum; Danimarka bir İzlanda değil, Danimarka'nın Irak'ta 450 tane askeri var; Kıta Avrupası'nda Atlantik Paktı içinde İngiltere'den sonra Amerika'nın yanında en güçlü biçimde, gözü kapalı yer almış ve Avrupa'da Amerika'nın sesi rolünü üzerine almış bir ülkenin başbakanı olarak bunu yapıyor. Dolayısıyla Danimarka'da bunun olması ve Başbakan'ın da burada "beni ilgilendirmez" diyen bir tavır alması, başına gelebilecek olanları görememesi açısından çok düşündürücü.

ÖM: Üzücü de aynı zamanda. Ben Danimarka Başbakanı'nın Parlamento'ya da danışmadan Irak'a müdahale etme kararını aldığını hatırlıyorum. Başından aşağı da kırmızı boya dökmüşlerdi mesela.

 

Aİ: Evet. Dolayısıyla bunu yapan adam, orada oturan bir trafik polisi değil, ona "geç" buna "dur" desin, herkese sırasıyla söz versin filan, başbakanlık yapıyor, Danimarka gibi bir ülkenin başbakanlığını yapıyor. Büyük bir ülke değil, ama küçük bir ülke de değil, kalkmış Irak'a Amerika ile beraber savaş açmış, oraya 450 tane asker yollamış bir Başbakan. İşin bir Müslüman-Hıristiyan çatışmasına dönüşme eğilimi olduğunu bilmesi gereken bir adam.

 

ÖM: AB Başkanı da olabilirdi dönem başkanı olarak.

 

Aİ: Allah korusun!  Tabii, tarih denk gelseydi olabilirdi. Dolayısıyla burada Danimarka Başbakanı'nın inanılmaz bir basiretsizliği söz konusu. Kasıt aramıyorum, kasıt aramak artık intihar etmek gibi bir şey, çünkü Danimarka çok zor durumda şimdi.

 

ÖM: Son olarak İran'la ticari ilişkilerini kestiğini duyurmuş.

 

Aİ: Beş ülke büyükelçisini geri çekti, ticari boykot etkili olacağı benziyor. Diğer taraftan inanılmaz bir prestij kaybı var ve bütün bunların yanında en sadık müttefiki olup da onun arkasından, dümen suyundan uluslararası platformda yer edinmeye çalışırken, Danimarka'daki gelişmelere ve Rasmussen'in tavrına en ağır eleştiriler de en yakın müttefiki olan ABD ve İngiltere'den geldi. Dolayısıyla neresinden bakarsa baksın Rasmussen, yani kasıtlı mıydı değil miydi diye bakmıyorum artık, bu durum tamamen kendine geri tepmiş görünüyor.

 

ÖM: Kasıt demişken, bugünkü basın özetlerinde ben de ilginç bir şeye rastladım; Avusturya'nın Die Presse gazetesi, kastın olabileceğini, ama bunun gösterileri yöneten, yani tepkileri gösteren birinin kastı olduğunu söylemiş. Die Presse de kastı öbür tarafta arıyor.

 

Avi Haligua: Yani hissiyatı kullanarak bundan istifade eden gruplar olduğunu söylüyor.

 

Aİ: Söylenen genel bir şey var, özellikle tespitlerine güvendiğim bir kaç kişinin yalancısıyım diyeyim, burada söylenen kasıt galiba biraz Suriye için doğru. Suriye ve Lübnan'da olanlar için. Suriye'de o eylemin büyükelçilik binasını yakmaya kadar gidebilmesi düşündürücü, Suriye'de hiçbir eylem, devlet izin vermezse, göz yummazsa o noktaya gelemez. Suriye'de öyle kimse istediğini yapamaz, maalesef.

 

ÖM: Robert Fisk bunu ima eden bir yazı yazmıştı dün Independent'te manşette, en azından ilk gösterilerin kontrol altında kalacağını düşünerek izin verdiğini, Baas kanadının Lübnan'da da aynen öyle yaptığını söylüyordu. Böyle bir yorum da var.

 

Aİ: Suriye için bir şüphe var ama Endonezya'da olanlarla ilgili, diğer ülkelerde olanlarla ilgili elbette bunu söylemek bütünüyle yanlış.

 

ÖM: Yeni Delhi'de bile oldu, Tayland'da, Somali'de, Gazze'de, her tarafta.

 

Aİ: Maalesef ölenler oldu, şu anda 6 kişi öldü benim bildiğim kadarıyla, 6 tane gösterici öldü Afganistan'da.

 

ÖM: Bir de Lübnan'da.

 

Aİ: Evet doğru. Burada çok küçük bir parantez açayım; bugün Ertuğrul Özkök'ün yazısın okurken, Trabzon'daki olayla ilgili olarak şöyle bir şey gördüm, çok da anlayamadım; "Suriye, Lübnan, Irak, Ürdün, vs. bütün bu ülkelerde tepkiler oldu, ama öylesine tahrik olmuş kalabalıklar olmasına rağmen, bu Müslüman ülkelerde tek kişi çıkıp da 'haydi şu kiliseye saldıralım' demiyor" diyor. Beyrut'taki Maronite Kilisesi'ni bütünüyle tahrip ettiler.

AH: Hıristiyan mahallesinde zaten araçlara epey hasar verildi.

 

 

ÖM: Eşrefiye mahallesinde insanlar evlerini bırakıp, kaçtı.

 

Aİ: Anlayamadım, bu gazetelerin bir okuyanı yok mudur, "bu yanlış bir bilgi, senin dilin sürçmüş" diyen yok mudur? Nasıl bir şey, nasıl gazete hazırlanıyor? Koskoca Hürriyet gazetesinin baş yazısı..

 

ÖM: Biz okur ombudsmanı tayin edeceğiz oraya.

 

Aİ: Bu nasıl bir fütursuzluktur anlayamıyorum, bu nasıl gazeteciliktir, hiçbir frenleri, hiçbir filtreleri yok mu bu gazetelerin?

 

Basın özgürlüğü konusuna gelince; basın özgürlüğü, her şeyi yazmak, her şeyi söylemek demek değildir, bir ülke savaşa girdiği zaman savaştığınız ülkenin askerlerini öven bir karikatürü kendi ülkenizde basar mısınız? Zor bir şey değil mi? Bu basın özgürlüğünün ötesinde bir şey. Maalesef savaş ortamlarında basın özgürlüğü de kaynar gider, böyle bir ortamın içinde bunu niye yaptığını insana sorarlar, fakat tabii basın özgürlüğünü ve ifade özgürlüğünü mutlaklaştırmak da mümkün. Denebilir ki, ben bunu yapıyorum, eğer bir suçsa mahkemeye gitsinler, ama basın özgürlüğü, insanları tahkir edebileceğini düşünerek bu özgürlüğü kullanmak demektir gibi geliyor bana.

 

Avrupa'da basın anlayışı arasındaki çok ciddi iki farkı gördük, bir tarafta basın ve ifade özgürlüğünü mutlaklaştıran bir tavır var, örneğin Fransa'da bizdeki Leman dergisinin mütekabili Charlie Hebdo -galiba "kardeş dergi" olarak karşılıklı birbirlerinin sayfalarını basmışlardı-, bugün ilan etti, "basın ve ifade özgürlüğü çerçevesinde biz bütün bu karikatürleri yarın basacağız" dedi. Buyrun! Charlie Hebdo bunun basacak, ki Charlie Hebdo'nun yayın politikasına da uygundur bunu yapması, Hıristiyanlıkla ilgili de aynı şeyi yapardı, oradaki karikatürler Papa'yı çok rezil pozisyonlarda göstermekten çekinmeyen karikatürlerdir. Ama bunu bu ortamda yapmak ne dereceye kadar basın özgürlüğü, ne dereceye kadar sırça köşkünde kendisi ile, sadece kendisinin dışında başka bir şeyi düşünmeden davranma özgürlüğü, bunu bilemiyorum ama yarın büyük ihtimalle Fransa'da iş iyice sarpa saracak.

 

ÖM: Tahkirle, tahrik, ikisinin de olmaması, yani basın ve ifade özgürlüğünün sınırlarının çizilmesi meselesi. Hatta yanlış hatırlamıyorsam, AİHM'in bir kararından yola çıkarak söylenenlerin yazılması...

 

Aİ: AİHM'in kararında şöyle bir sorun var, AİHM'nin burada taraf olması için bir sivil devlet dışı kuruluşun, devletin yaptığı bir tasarrufta mağdur olması lazım. Böyle bir olaydan sonra, AİHM'in burada sınırsız ve mutlak olmayacağı konusunda değerlendirmesi var.

 

ÖM: Evet, yazılanların sonuçlarının nereye gideceğini düşünecek bir sorumlulukta olduğunu söylüyordu.

 

Aİ: Basın özgürlüğü ve ifade özgürlüğü açısından ikinci örnek, Fransa'dan, İspanya'dan veya Danimarka'dan ne daha ileri ne de daha az geri olduğunu bildiğimiz İngiliz basınından; İngiltere'deki tabloid gazeteler bile, ki onlardan bu beklenir, bunu basmadılar. Observer'da okumuşsunuzdur deklarasyonu, "bunun basın özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilemeyeceğini, bir sorumluluk etiği çerçevesinde değerlendirmemiz gerektiğini düşündük" diye..

 

ÖM: Avustralya'da da aynı şey olmuş.

 

Aİ: Öyle mi?

 

ÖM: Evet, bir gazete basmış, onu da kınamışlar, ama genel bir deklarasyon var, Avustralya basını da "sorumluluğumuz gereği kullanmayacağız" demiş.

 

Aİ: Neden şiddetli tepki? Bu mu meşru olan? Örneğin Danimarka'da niçin bundan mağdur olduğunu, tahkir edildiği hissine kapılan, böyle bir hissi olduğunu söyleyen kişiler ve çevreler mahkemelere bu gazete ile ilgili dava açmazlar? Blki de yapıldı da biz bilmiyoruz. Fransa'da açtılar, Fransa 'da dün France-Soir gazetesiyle ilgili olarak, Irkçılıkla Mücadele Derneği bir dava açtı, ki onun açması çok iyi oldu, Müslüman derneğin açmasından daha anlamlı bence, ırkçılıkla ve antisemitizmle mücadele derneği dava dilekçesi verdi mahkemeye, ırk ayrımcılığı yapıldığı iddiasıyla, savunulabilir. Protesto etmek, sokakta yürümek, öfkesini dile getirmek, üzüntüsünü dile getirmek elbette haktır, öbürü haksa bu da öyle bir haktır. Ama kalkıp da bunu tüm Hıristiyanlara, yönelik ülkelerinde yaşayan Hıristiyanlara yönelik bir saldırı veya ülkelerindeki diplomatik temsilcilikleri yakmaya, yıkmaya yönelik bir öfke boşalmasına, bir linç ortamına dönüştürmek, insana bu tepkilerin meşruiyeti sorusunu gündeme getiriyor.

 

ÖM: Şunu da ekleyeyim, İran'ın bazı gazetelerinde de şimdi Holokost karikatürlerinin yayımlanacağı haberi var, ki bundan daha vahim bir şey düşünmek yine çok zor doğrusu. Bu kadar anlamsız bir tepki olabilir mi? Yahudiliğin bununla ne alakası var?

 

Aİ: Bu nedir? Yahudilerin burada ne işi var? Kana kan, dişe diş demesi, dolayısıyla bu totaliter bir görüşü yansıtıyor, şu anlamda, bizim dışımızda yani Müslüman olmayanların dışındakiler mutlak kötüdür, hepsi mutlak kötüdür, istisnasız mutlak kötüdür.

 

ÖM: Çok ilkel bir yaklaşım.

 

Aİ: Bu tam bir kabile yaklaşımıdır, Holokost karikatürü için söylemiyorum, "siz Danimarka'da, Fransa'da veya İtalya'da, Muhammed'e hakaret eden, bizim dinimize hakaret eden bir şey yaptınız, dolayısıyla biz de buradaki bir İtalyan papazını öldürürüz" bu nedenle öldürülüp öldürülmediğini bilmiyoruz, ama başka bir örnek vereyim hadi,'biz Maronite Kilisesi'ni dümdüz ederiz' mantığı, "kana kan, dişe diş" mantığıdır.

 

ÖM: Maalesef de giderek yükselmekte.

 

Aİ: Çünkü bu ülkelerde demokratik muhalefet geleneği yok, çünkü bu ülkeler otoriter ülkeler, totalitarizmin neredeyse uygulandığı ülkeler. Mesela Yeni Delhi'deki tepkileri tam bilmiyorum ama kalkıp da Hıristiyan avına çıkılmadığını zannediyorum.

 

ÖM: Hayır, elçiliklerin önünde protesto var.

 

Aİ: Bu elbette haklı, elbette insanlar kendilerini evlerine kapayıp oturup da sessiz protesto yapacak demiyoruz, protesto hakkı vardır ve toplu ve görülür biçimde yapılır. Elbette yapılır, ama kalkıp da onu Hıristiyan kıyımına, Yahudi kıyımına veya Müslüman kıyımına dönüştürmeleri kabile geleneği, o, ilkel kan davası geleneği. Dolayısıyla bu ülkelerde bir sorun var, bu ülkelerdeki hükümetler, Suudi örneğinin dışında bu devletler, bu rejimler hiçbir şekilde demokratik muhalefetin ve protestonun bir hak olduğunu, dolayısıyla bunun başka alanlarda da kullanılabileceğini bir hak olarak tanımadıkları için, protesto sadece çatışma için kullanılan bir olgu.

 

ÖM: Evet, çok önemli bir nokta, sorun demokrasinin gelişmesiyle ilgili.

 

Aİ: Bugün Danimarka'nın barışçı bir şekilde protesto edilmesi, belki yarın barışçı bir şekilde kendi hükümetinin protesto edilmesinin kapısını aralayacaktır, buna izin vermemesi lazım. Olağanüstü bir şey haline gelmesi lazım protestonun, insanların öldüğü ve dolayısıyla her seferinde olağanüstü halin ilan edilebileceği, yani polisin müdahale etmesinin meşru olduğu bir olağanüstü durum olması lazım.

 

Son olarak Trabzon konusu ile bitirelim. Trabzon'da İtalyan Papaz'ın öldürülmesi konusundaki saikleri bilmiyoruz, ama ne olursa olsun, bana öyle geliyor ki, burada kısmi olarak Türkiye'de Hıristiyan misyonerliği tehlikesini sürekli gündemde tutan bir anlayış var. Nasıl Avrupalıların Müslüman olmasından kıvanç ve övünç duyuyorsak, Müslüman olmuş Almanları manşet olarak gazetelerimize taşıyıp sanki "bir kafiri daha adam ettik" diye övünç duyuyorsak, bazı Türklerin de Hıristiyan olabileceğini veya başka dinlere dönebileceğini ya da dinsiz olabileceğini kabul edebilmemiz lazım. Öbür türlü burada biz sadece kendimizin dininin yegâne haklı ve meşru din olduğu noktasından hareket eden totalitarizme giden yolların taşlarını döşemeye başlamış oluruz.

 

ÖM: Bir doğrulanmayan haber var bir çeşit Türk birliğine ilişkin.

 

Aİ: Öyle bir Türk birliği olduğu söyleniyor. Bir de niye Trabzon? Kıbrıs seçimleri öncesinde Mehmet Ali Talat'ın konuşması sadece Trabzon'da engellendi, o zaman cumhurbaşkanı adayıydı, konuşturulmadı. Linç girişimi, Kürtlerin çay ocağına molotof kokteyli atma girişimi, MHP İl Başkanlığı karşısına bomba koyma girişimi, futbolculara ateş edilmesi vs. Oralarda bir şeyler olduğunu biliyoruz.

 

ÖM: Bir de Karadeniz Teknik Üniversitesi'nin içinde de pusu kurularak öldürülen öğretim üyeleri, vs. var.

 

AH: Bugünkü Hürriyet gazetesindeki bir habere göre,, Protestanlar Birliği Kilisesi Başkanı, Trabzon'da inananların dayak yediğini, kaçmak zorunda kaldığını söylüyor.

 

Aİ: Bu vesileyle onu da öğreniyoruz. Faşizan, milliyetçi, dinci bir siyasi oluşumun önderliğinde Trabzon'da çok ciddi bir faşizan dinci yuvalanma olduğunu biliyoruz.

AH: Yalçın Bayer bugünkü köşesinde bundan bahsetmiş, Yeni Mesaj gazetesi galiba, Haydar Baş'ın, Bağımsız Türkiye Partisi önderliğinde.

 

Aİ: Bunun en güçlü olduğu yerin Trabzon olduğunu biliyoruz, Tayadlar meselesinde o grubun gazetesinin sorumlu olduğuna dair ciddi karineler var. İnsanlara sempatik gibi gelebilir, Türk bayrakları ile dini sloganlar atarak sokaklarda gösteri yapan tosuncuklar.

Bu da bizim basiretsizliğimiz, Türkiye toplumu kendisiyle ilgili eleştirel bakışı geliştiremediği sürece, kendisi için de çok ciddi sorunların ortaya çıkabileceğini de görebilmesi lazım.

 

(7 Şubat 2006 tarihinde Açık Radyo'da yayınlanmıştır.)