Düşünce Suçu(!?)na Karşı Girişim

Düşünce Suçu(!?)na Karşı Girişim

24 Şubat 2009

 

 

Ömer Madra: Şanar Yurdatapan'la beraberiz. Oldukça geniş bir arkadaş kitlesiyle beraber 14 küsur yıldır mücadele veriyor. Nereden nereye geldi, "Düşünceye Özgürlük" "Düşünce Suçu(!?)na Karşı Girişim". Hoşgeldin.

 

Şanar Yurdatapan: Hoşbulduk.

 

ÖM: Herşeyden önce doğumgününüz kutlu olsun diyelim ve tebrik edelim.

 

ŞY: Olmasa daha iyi olacak ama daha bir süre daha olacağa benziyor maalesef.

 

ÖM: Evet, öyle anlaşılıyor. "23 Ocak 1995 sabahı İstanbul DGM avlusu çeşitli mesleklerden ünlü insanlarla doluydu. Sabah sabah bu insanları buraya toplayan neden, ünü dünyayı tutmuş bir yazarın, Yaşar Kemal'in bir yazısı nedeniyle sorgulanmaya çağırılmasıydı. Avluda elden ele dolaşan bir imza metni çok geçmeden bir sivil itaatsizlik eylemine dönüştü. Sonunda ortaya 1040 yayıncılı bir kitap çıktı. İçinde hepsi Terörle Mücadele Kanunu'nun 8. maddesinden yargılanan 10 yazının yer aldığı Düşünceye Özgürlük adlı kitabın yayıncıları kendilerini savcıya şikâyet ederek hukuk tarihimizin en ilginç davalarından birini açtırdılar." O gün bugündür mahkeme salonlarında devam ediyorsunuz, helal olsun diyelim ve devam edelim.

 

ŞY: Sağolun. Tarihçesini mi anlatayım?

 

ÖM: Lütfen.

 

ŞY: Ne gariptir ki 10 sene kadar sonra aynı filmi bir kere daha gördük; bu defa Orhan Pamuk için aynı şey yaşandı, hatta daha haşin yaşandı, ama bu geçen zaman içerisinde bu sivil itaatsizlik epey mesafe katetti. Çok basit bir amacı vardı bunun: "Madem ki böyle yasalar var, bu yasalar düşünceyi ifadeyi suç sayıyor, o halde teker teker avlanacağımıza, hep birlikte çiğneyelim bu yasaları, hepimizi birden içeri atsınlar, ya da bu kadar büyük rezaleti göze alamıyorlarsa bu yasaları değiştirsinler."

 

İşin komiği, zaman zaman değişiklikler filan yapıldı ama bir zamanların gözde deyimiyle, "özde değil sözde" değişiklikler oldu, ufak makyajlar. Yine devlet mekanizması, suç saydığı ve hoşlanmadığı düşünceleri ve bunların ifadesini yasaklamaya devam etti ve hâlâ da ediyor. Neler oldu bu kadar zaman içerisinde? Şöyle bir özetleyecek olursak; her yıl bir kitap yayınlamaya başladık 2000'den bu yana. O sözü geçen 95'teki kitaptan bu yana 10 tane kitap olmuş. 50 küsur kitapçık yayımlanmış. Bu "kitapçık" dediğim şey şu: A4 kâğıdı böl ortadan, ikiye katla, içine bir insanın suçunu yaz, 4-5 kişi de yayıncı olsun, sonra git bunu DGM'nin kapısının önünde halka dağıt, basına da haber ver, savcıya da haber ver, "az sonra suç işleyeceğiz lütfen gelip suçüstü yapın istiyorsanız" diyerek. Yasanın gerektirdiği suçun unsurlarını tamamladıktan sonra gidip kendini ihbar et. Buydu kitapçık dediğimiz şeyler. Bir ton dava açıldı, ama zaman zaman durumu idare etmek ve tozları halının altına süpürmek amacıyla, 1 maddeden ibaret küçücük kanuncuklar çıkartıldı. Diyor ki; "Şimdiye kadar bu şekilde basın yoluyla işlenmiş olan suçların cem-i cümlesi 3 sene için ertelenmiştir." Aslında, "üç sene içinde bir daha yaparsan ikisini birden çektiririm ha ama yapmazsan  tamam, bu seferlik affediyorum" diyor. Haydaa! O ana kadar açtırmış olduğumuz bütün davalar, bütün herşey siliniyor, monopol veya kızmabirader oynar gibi dön başa. Biz de tekrardan alıp tekrardan yayımlıyorduk, bu nedenle bazı suçlu yazılar defalarca yayımlanmış oldular. Bu arada beş defa suçuna iştirak ettiğimiz bir rekortmenimiz var: Recep Tayyip Erdoğan. Onun yüzünden dört ayrı mahkemede yargılandık.

 

ÖM: Çok ilginç. Zaten bu girişimin üslubuna egemen olan bir mizah, ironi var, fakat aslında onun altında da bayağı ciddi bir şey yatıyor. 14 yıl boyunca 11 kitap, 50'den fazla kitapçık yayımlandı. 80 bin'in üstünde insan, 300'den çok kişinin –aralarında Tayyip Erdoğan'ın da bulunduğu- düşünce suçuna ortak oldu ve kendini savcıya ihbar etti ve yargılattı. Çok tanınmış simalar da vardı aralarında. O kadar da basit bir iş değil o mahkeme salonlarına gidip yargılanmak; her ortalama insan için çok kolay olan işler değil bunlar.

 

ŞY: Dışarıdan öyle görünüyor, ama sen de suç ortağımsın, seninle birlikte de 4 mahkemede yargılandık, askeri mahkeme dahil. Sen de gözünle gördün ki, insan korkarsa üstüne üstüne geliyorlar. O korkuyu bir yerde yenip de, "evet suç(!?) sayıyorsan ben suçlu(!?)yum, ne yapacaksan yap!" dediğin zaman, tam tersine onlar kaçmaya başlıyorlar. Savcı takipsizlik veriyor mesela, savcıya diyorsun ki "nasıl takipsizlik verirsin, bak bu kanundur, bu suç, başka birisi bunu işlediği iddiasıyla ceza yemiş, Yargıtay da onaylamış, sen şimdi aynı işi bir kez daha yapan insana 'ben buna bakmıyorum' diyemezsin." Mahkemelerde de aynı şey oluyordu, beraat veriyorlar; veremezler, mümkün değil, yasayı düzeltmedikleri takdirde. O vakit de temyiz ediyorduk hakkımızda verilen beraati. "Siz deli misiniz?" diyorlardı. İnsan aklını kaçırabilir bu kadar hukuksuzluğun olduğu yerde.

 

Şöyle özetleyecek olursak; ilk başta yola çıkış amacımız yasaları düzeltmek iken, bir müddet sonra baktık ki başka işlerimiz de varmış. Yani Türkiye'nin demokratik hukuk devleti olması için mücadeleyi boşver, Türkiye'nin basit bir kanun devleti olması için bile mücadele gerekiyormuş. Çünkü karşındaki keyfi olarak davranıyor, Ahmet aynı işi yapıyor atıyor içeri, Mehmet aynı işi yapıyor görmüyor, Ayşe aynı işi yapıyor beraat veriyor. Bu durumda kanunların geçerli olup olmadığının belli olmadığı bir ülkede yaşamak gibi vahim bir cezaya çarptırılıyoruz. Çok korkunç bir şey bu. Türkiye en basitinden bir kanun devleti olsun da, ondan sonra demokratik ve hukuk devleti olması için mücadele edelim. Buralara kadar gitti iş.

 

ÖM: Çok zahmetli, ama mesafe de alınabiliyor. Bütün yargı organında da ama çok sayıda bürokratta da görülüyor ki, bir de kişisel inat haline getiriyorlar; "bu adamlar nereden çıkıp şimdi kendini ihbar ediyorlar, ne cüret" diye düşünüp büsbütün kinlendikleri de söylenebilir.

 

ŞY: Bütün bunlar doğru, "aman kinlenmesinler de bu iş bu kadar dallanıp budaklanmasın" dedikçe sen o vakit onların yerini kabullenmiş olursun. Halbuki tam tersine, "sen kim oluyorsun da devlete bunların hesabını soruyorsun?" deyince, ""bir dakika devlet kim oluyor?" diye düşünmek lazım. Devlet benim için varolduğunu iddia ediyor, o halde nasıl olur da devlet benim üstümde bir şey olarak var olabilir? Devlet madem benim için var, o halde asılolan benim. Hadi gelsin bakalım devlet bana hesap versin, niye böyle kendi yaptığı kanunu bile uygulamayacak kadar keyfi davranabiliyor? Olur mu öyle rezalet?

 

"Devlet adına sizler bunu yapıyorsunuz, bunu doğru buluyorsanız siz de sorumlusunuz" diye hakimin suratına söylediğim vakit, inan ki adamın ezberi bozuluyor, suratı bozuluyor, asabı bozuluyor. Bu da doğru ama, ne yapalım. Burada meşhur anekdotu hatırlatmak istiyorum Picasso'ya ilişkin, izleyicilerimizin çoğu biliyordur aslında; Picasso'nun meşhur Guernica tablosunun -ki nazi uşaklarının İspanya İç Savaşı'nda bir köyü yerle bir edişinin hikâyesini anlatan tablodur- ilk gösterimi sırasında, o zamanın Alman sefiri de geliyor asap bozmak için, küstah küstah seyrediyor tabloyu; Picasso da orada yan tarafta duruyor, dönüyor Picasso'ya "bunu sen mi yaptın?" diyor, Picasso gayet sakin, "hayır, siz yaptınız" diyor. Aynı şey bizim için de geçerli, "siz yapmışsınız bunu düzeltmek bize düşüyor."

 

ÖM: Bu girişim epey mesafe alınmasına yol açtı, oldukça dolambaçlı ve zorlu gibi görünen bir yol, ama en azından bazı açılardan mesafe alındığını da rahatlıkla söylemek mümkün. Çok iyi hatırlıyorum, bizim de suç ortağı olarak ybulunduğumuz mahkemede, savcı ön ifade alırken "bundan vazgeçseniz iyi olur" filan diye epey taktik uygulamıştı. "Yok ben devam edeyim" zaman, "burada AB'den bahsetmişsiniz, bu da olur mu?" diyor. Savcı aynen böyle dedi bana, kulaklarıma inanamadım. Yani AB'nin fevkalade korkunç bir şey olduğunu bana anlatmaya kalktı. Ben aynı fikirde olmadığımı söyledim. Bu yollardan da geçildi, şimdi biraz daha mesafe alındı diyebiliriz. En azından Başbakan'ın ağzından şunları duyabiliyoruz, Çetin Altan'a kültür ve sanat büyük ödülünü vermek için Aya İrini'de düzenlenen toplantıda yaptığı konuşmada: "Türkiye tam demokrasiyi devleti milletle bütünleştirecek olan tam bir hukuk devletini hak etmeyen bir ülke olamaz" diyor. Buraya gelinmesine yol açan mücadelelerden birisi bu.

 

ŞY: İlk izlenimim, "başına taş mı düştü?" diye düşünmek oldu, sonra ikinci düşüncem de şu oldu, o esnada biri omuzuna dokunsaydı acaba arkadan neler söylerdi? Şaka bir yana, gayet tabii, bir zamanlar kendi deyimleriyle de Nazım Hikmet'i yurtdışına kaçıran, Sabahattin Ali'yi öldüren...

 

ÖM: 12 yıl hapishanelerde tutan, Çetin Altan'ı 300 kere mahkeme kapılarına çağıran...

 

ŞY: Neredeyse Meclis'in içinde linç ettirmeye kadar varan bir iklimden kalkıp buralara gelinmesi, Başbakan'ın bunları söylemesi, Yaşar Kemal'in ödüllendirilmesi filan, bunlar tabii ki büyük bir değişimi gösteriyor. Bir şey değişmiyor değil. Ayrıca ben de sevindirici buluyorum. En azından, Erdoğan'ın bunları söylemesi, bu sözlerine aykırı bir iş yaptığı zaman, "bir dakika, efendim siz bunu söylemediniz mi?" deme fırsatını doğuruyor.

 

ÖM: Yani "eleştirel akıl olmadan, eleştiriye tahammül olmadan yol alamayız' diyen sizdiniz" diyebilme imkânımız doğuyor. "Söz olmadan, yazı ve fikir olmadan uygarlık iddiamızı gerçekleştiremeyiz" demiş.

 

ŞY: İyi etmiş, kutlarım!

 

ÖM: Peki bu arada geçen zamanda neler oldu?

 

ŞY: Bir ton dava açıldı, ama demin anlattığım gibi, zaman zaman -üç defa yaptılar bunu-kısacık kısacık yasacıklarla dön başa yaptırdılar. Biz de başa döndükçe, senin de dahil olduğun kitaptaki gibi, geçmiş ne varsa onları bir kez daha yayımlayıp yine suç haline getirip tekrar gidiyorduk üstlerine. Artık en sonunda katiyen dava açmaya yanaşmıyorlar. Bir de yaptıkları bir takım yasal değişiklikler oldu tabii ki, bunların içinde olumlu şeyler de vardı. Maalesef her birinin içine de çaktırmadan bir dinamit lokumu -yarın öbür gün patlatmak üzere- gizliyorlardı.

 

Şimdi Ergenekon'dan çıkan silahlar gibi, burada da düşünce silahları var. Öyle bir kelime koyuyor ki, yarın yine o kanun maddesini başka türlü kullanabilsin. Bütün bunların sonucu olarak, artık bu davaları açmıyorlar, savcılar dava açmıyor, dava kazaen açılsa bile sivil itaatsizliği devam ettirmemek için hemen üstünü örtüyorlar. Ama bu oluyor da ne oluyor? Aynı gün Türkiye'de hâlâ Kürtçe bir beyanından dolayı belediye başkanları vs. yargılanmaları devam ediyor insanların. Bir sürü başka örneği de var, ama "hiç mesafe katedilmedi" diyemeyiz. En basitinden bunun 180 derece tersini söyleyenler, şimdi bunları söyleyebiliyorlarsa, evet bir mesafe katedilmiş demektir. Arada neler oldu? Daha sonra o kitapların bir mevzuat taraması yaptırdık; çünkü biz bir kanun maddesiyle boğuşuyoruz, o kanun maddesi çok yıpranınca, bir bakıyorduk ertesi gün savcılar bir başka maddeden dava açıyorlar. Haydaa..! 2-3 sene de onunla boğuşuluyor. Önce, Terörle Mücadele Kanunu 8. maddeydi, daha sonra TCK 312. maddesi, sonra bir gün bakıyorsunuz bu defa da 169. madde vs. Yahu bunlar kaç tane, bunların hepsini birden dökelim ortaya da hepsiyle birlikte mücadele edelim diye bir hukukçular grubu çalıştı 1 sene kadar ve biz 200 sayfalık filan bir kitap beklerken, 2200 sayfalık bir kitap ortaya çıktı. Hazırlayan Profesör Semih Gemalmaz'a sordum; "basın bana bunu soracak, tamam anladım tarama bu, yani ifade özgürlüğüyle ilgili ne varsa mevzuatta, kanunlar, kararnameler, vs. hepsini yanyana getirmişti, bunların hepsi ifadeyi suçlayan maddeler demek değil, ama ne kadarı bunun suçlayan?" diye. "2/3'ü" dedi. "Basın soracak bunu, şaka mı ediyorsunuz?" dedim. Koskocaman bir kitap, 2,5 kilo, imanım gevriyor birisine hediye götüreceğim kolum kopuyor. "Daha fazla tabii, ama en az yarısı" dedi. Vahim bir durum tabii.

 

O vakitler şöyleydi; MGK bir tavsiye kararı alıyor, tabii her zaman olduğu gibi hükümet bu karara uyuyor, uyunca bir kararname çıkarıyor, çıkarınca bakanların her biri kendilerini ilgilendiren bölümle ilgili bir tane daha kararname çıkarıyorlar. Bunların genel müdürlükleri oluyor, derken aşağı doğru, en küçük noktasına varıncaya kadar bu yasak zinciri gidiyor.

 

Sonuç ne oluyor? En yukarıdaki kanun herhangi bir nedenle değiştiriliyor, hatta anayasa değiştiriliyor. Herkes biliyor bunu fakat sen herhangi bir memurun önüne kendi işlemiyle ilişkin gittiğinde o sana kendi aldığı emri gösteriyor, "kardeşim bu emirle bugünkü değişiklik çelişiyor, geçti artık o kanun" diyorsun. "Beni ilgilendirmez, düzelten yeni bir yazı gelmeden önüme ben bunu yapmak zorundayım" diyor vs. Yani kötü niyetli bir devlet çalışanı her zaman için bu şekilde antidemokratik uygulamalar dayanak bulabilir heryerde.

 

ÖM: Kafka'nın, Oğuz Atay'ın, Gogol'ün de anlattıkları hiç boşuna yazılmış değil zaten.

 

ŞY: "Kafka" dedin de, araya yaşanmış bir anekdot sokalım; birinci kitap için açılan dava, 185 sanıklı kocaman bir davaydı. Burada herkes ifadesini veriyor, sıra tiyatro sanatçısı Mahir Günşıray'a gelmişti, tam o sırada onlar Kafka'nın Duruşma'sını oynuyorlardı. Kendi ifadesi yerine duruşmadan bir bölüm okudu. Savcı fırladı ayağa, "hakaret ediyor hepimize" dedi. Adam ne Kafka'yı duymuş, ne Dava'yı biliyor. Mahkemeye hakaret iddiasıyla suç duyurusunda bulundular, yeni bir dava açıldı: "Kafka davası". Biz de o günden sonra Kafka'ya bir koltuk ayırdık, hep orayı boş bırakıyorduk Kafka'nın koltuğu diye.

 

ÖM: Sanık!

 

ŞY: Bu çok dallı budaklı işlere de yol açtı; biz bunları başta istemedik, kendiliğinden oldu. Her birinin uzun hikâyesini anlatmayayım, ama şöyle bir sıralayayım neler yapıldığını. Bu sene altıncısı yapılacak olan uluslararası bir toplantıya yol açtı bu: "Düşünce Özgürlüğü İçin İstanbul Buluşması". "Bize destek olmaya gelen bazı yazarlar, hazır gelmişken böyle bir şey yapalım" dedik, bu sadece bir meydan okuma olmasın diye başlatmıştık 1997 yılında. Sonra başka vesilelerle tekrar edildi. En sonunda biz bunu 2 yılda bir tekrarlanan ve bütün İstanbul'u kapsayan bir uluslararası çalışma haline getirdik. Mayıs'ın son haftasında, Bilgi Üniversitesi'nde, 22-24 Mayıs tarihleri arasında İstanbul'da yapılacak bilimsel toplantılar. Ayrıca İstanbul'un yerel belediyelerinin -yine dahil olurlarsa- alanlarına dahil olan yerlerde de STK'lar belediyelerin imkânlarını kullanarak ifade özgürlüğüne ilişkin canları ne isterse onu yapacaklar. Böyle serbest bir yapısı var, hepsine birden de "Düşünce Özgürlüğü İçin İstanbul Buluşması" diyoruz; bu sene altıncısı yapılacak.

 

Bu konuyla ilgili aklınıza gelebilecek ne kadar uluslararası kuruluş varsa hepsi de bu işin içine dahiller, tabii Türkiye'deki paralelleri de. Ödüller aldık, içeride de pek ödül aldık, ama uluslararası alanda da bu iş için olabilecek en önemli ödüller Human Rights (İnsan Hakları) örgütünün her yıl verdiği, "Küresel İnsan Hakları Savunucusu" ödülü 2002 yılında bu çalışmaya verildi. Yine aynı yılda uluslararası yayın kuruluşu Index on Censorship'in www.indexoncensorship.org "sansürün tekerine en iyi çomak sokma" diye çevirebileceğimiz ödülünü aldık.

 

Büyükşehir Belediyesi ile birlikte yapılmıştı bundan 2 yıl önceki İstanbul buluşması. Onun hemen akabinde de, -tam AB hazırlıkları olduğu zamandı hükümetin-, belediyelerden gelen teklifle, İstanbul'un beş belediyesi, haftanın bir günü sürekli olarak kamu çalışanlarına insan hakları eğitim verdi. Bunu gelip bizden istediler, "bizim işimiz değil" dediysek de. Baktı ki yapan yok. Böyle bir şey yapıldı.

 

Bilgi Edinme Yasası çıktığı vakit bunun duyulması, tanınması ve bilfiil kullanılabilmesi için bir çalışmamız oldu. Bu yasa çok önemli, ama kullanılmadığı takdirde, bürokrasi bunu ölmüş bir kanun haline getirmek için bütün tedbirlerini alacaktır. Maalesef büyük ölçüde de aldı da.  Herkes mahkemeye dilekçe verebileceğini bilir, ama mahkemelerin kapılarında bir dilekçeci oturur, tıkır tıkır yazar, çünkü o yazının nasıl kaleme alınacağını bilmediği için, birinin alıp o işi kendileri adına yapması gerekir.

 

ÖM: İstidacı.

 

ŞY: Evet istidacılığı bu işin. "Ortak Payda" diye bir çalışmamız var, bu hâlâ sürüyor çeşitli illerde, sürekli toplantılar yapılıyor; Türkiye'nin güncel konularını, birbirlerinden farklı toplum kesimlerinden insanlar ve STK'ların temsilcileri yanyana gelip tartışıyorlar. Tartışma sonucu bakıyorlar; bu kadar tartışmadan bir anlaşma çıktı mı? Ortak paydamız var mıymış? Yoksa, "yok" diye yazıyorlar, varsa, "var, şu kadarcık" diyorlar. Sonra ikiye ayrılıyoruz filan. Yıl sonunda biz bunların hepsini biraraya getirip -web sitesine özgürce giriş de var bunun için- mini minnacık cep kitapçıkları üretip bütün milletvekillerine yolluyoruz. "Bu ülkede bu kadar anlaşamayan toplumun anlaşabildiği kısım bu" diye. Bu da değişiyor inanın, 5. senesindeyiz fark ediyor ağır ağır. Hiçbir şey değişmiyor zannediyoruz halbuki değişiyor.

 

ÖM: Bence buradaki sohbetimizin en önemli noktalarından biri bu; ben kendi payıma seninle her buluşmada, ister radyoda ister başka yerlerde suç işlerken olsun, ısrarla bir mesafe alınmakta olduğunu düşünüyorum ve onun için de yıldönümünü vesile edip konuşmak istedikk. Mesela, bu TBMM Ortak Çalışma Grupları girişiminde ilerlemiyormuş gibi görünüyor, ama...

 

ŞY: İlerliyor, ama işte öyle ilerliyor. Ne olduğunu kısaca anlatayım. Bu iki taraflı bir çalış

Kategori: