Charlie Hebdo Katliamına Dair İki Görüş: Slavoj Zizek ve Étienne Balibar

Charlie Hebdo Katliamına Dair İki Görüş: Slavoj Zizek ve Étienne Balibar

13 Ocak 2015

Charlie Hebdo Katliamına dair dünya basınından iki görüş: Slavoj Zizek ve Étienne Balibar 

Ölenler ve Sağ Kalanlar İçin Bir İki Söz

Étienne Balibar *

Kaynak: Bianet

12 Ocak 2015

Japonya’dan bir arkadaşım, Todai Üniversitesi’nde eski Profesör Haruhisa Kato, bana şunları yazmış: “Fotoğraflarda tüm Fransa’nın yasta olduğunu gördüm. Sarsılmış haldeyim. Zamanında Wolinski’nin albümlerini çok severdim. Uzun zamandır Canard enchainé abonesiyim. Her hafta Cabu’nun Beauf çizimlerine hayran kalıyorum. Çalıştığım masanın yanında Cabu ve Paris albümü durur hep. Champs-Elysée’de gezinen turist Japon genç kızların çizimleri hayranlık verici.”

Ama biraz daha ileride şu uyarıyı yapmış arkadaşım: “1 Ocak tarihli Le Monde’un başyazısı şöyle diyor: ‘Daha iyi bir dünya mı? Bu her şeyden önce IŞİD’e ve onun gözü hiç bir şeyi görmeyen barbarlığına karşı verilen savaşın yoğunlaştırılmasını gerektirir’. Açıkçası barış yapabilmek için savaştan geçmek gerektiğini söylemelerine çok şaşırdım, bunun ne kadar çelişik olduğu ortada”.

Başka yerlerden de mektuplar alıyorum: Türkiye’den, Arjantin’den, ABD’den... Hepsi dostluk ve dayanışma mesajlarını iletiyor, ama aynı zamanda endişe duyuyorlar: güvenliğimiz ve demokrasimiz için, uygarlığımız için, neredeyse “ruhumuz” için.

Bu yazıyla Libération’un yaptığı çağrıya olduğu kadar onlara da yanıt vermek istiyorum. Entelektüeller, ayrıcalık sahibi olmadan, özellikle de kendilerine özgü bir zihin açıklığı ayrıcalığına sahip olmadan, ama çekincesiz ve hesapsız bir biçimde kendilerini ifade etmeliler. Bu tehlikeli dönemde, sözün kamusal alanda dolaşabilmesi için bunu yapmaları gerekir. Bugünkü aciliyet havası içerisinde, yalnızca bir iki söz söylemek istiyorum. 

Ortaklık

Evet, ortaklaşmaya ihtiyacımız var: Yas tutmak için, dayanışmak için, kendimizi korumak için, düşünmek için. Bu, dışlayıcı bir ortaklaşma değil, özellikle de, Fransız vatandaşları ya da göçmenler arasında, giderek daha şiddetlenen ve tarihimizin en karanlık dönemlerini hatırlatan bir propagandanın işgal ve terörizm fikriyle özdeşleştirdiği, korkularımızın, zayıflıklarımızın ve fantezilerimizin günah keçisi haline getirdiği kesimi dışlayan bir ortaklaşma değil.

Ama Front National’in [Ulusal Cephe] tezlerine inanan veya Houellebecq’in yazdıklarından etkilenen kesimi dışlayan bir ortaklaşma da değil. Bu yüzden kendi kendiyle hesaplaşması, kendini açması gerekiyor.

Ayrıca bu ortaklık sınırlara bağlı değil, özellikle de sürüp giden “küresel iç savaş”ın getirdiği duyguların, sorumluluk ve girişimlerin paylaşılması, uluslararası düzeyde ortaklaştırılması ve mümkünse bunun (Edgar Morin bu konuda çok haklıydı) kozmopolitik bir çerçevede yapılması gerektiği bu kadar açıkken.

İşte bu yüzden ortaklık, “milli birlik” ile karıştırılmamalıdır. Bu “milli birlik” kavramı neredeyse daima, itiraf edilmesi bile güç amaçlara hizmet etti: rahatsız edici sorular karşısında sessizliği dayatmak ve acil durum önlemlerinin kaçınılmaz olduğuna bizi inandırmak. Savaş sırasındaki direniş hareketi bile asla bu terimi kullanmadı. 

Cumhurbaşkanı Hollande’ın, yaptığı ulusal yas çağrısını Fransa’nın dünyadaki askeri müdahalelerini haklılaştırmak için kullandığını gördük – oysa bu müdahalelerin dünyanın bugünkü halini almasına ne kadar katkıda bulunduğu malum. Bunun ardından ise, siyasi partilerin “milli” olan ve olmayan olarak ikiye ayrılmasıyla ilgili hileli bir tartışma başladı. Yoksa birileri Madam Le Pen’e rakip mi olmak istiyor?

İhtiyatsızlık

Charlie Hebdo çizerleri ihtiyatsız mı davrandı? Evet, ama bu kelimenin az çok kolaylıkla birbirinden ayrıştırılabilecek iki anlamı var (ve elbette burada öznel bir görüş devreye giriyor).

İlk anlamı, tehlikeyi küçümsemek, riskten zevk almak, hatta kahramanlık.

İkinci anlamı ise, sağlıklı bir kışkırtmanın muhtemel kötü sonuçlarına karşı kayıtsızlık: bugünkü durumda, zaten sürekli hor görülen milyonlarca insanın yaşadığı ve onları örgütlü fanatiklerin manipülasyonlarına açık hale getiren aşağılanma duygusu.

Bence Charb ve yoldaşları, kelimenin her iki anlamıyla da ihtiyatsız davrandılar. Bugün bu ihtiyatsızlık onların hayatına mal olmuşken ve böylece ifade özgürlüğünü tehdit eden ölümcül tehlikeyi açığa çıkarmışken, sadece birinci anlamı düşünmek istiyorum.

Ama yarın ve yarından sonra (zira bu iş bir günlük bir iş değil), şunu düşünmemiz gerekir: ihtiyatsızlığın ikinci anlamıyla ve bunun birinci anlamla arasındaki çelişkiyle başa çıkmanın en zekice yolu nedir? Bu soruyu sormak illa korkaklık etmek değildir.

Cihad

Bitirirken bu korkutan kelimeyi bilerek kullanıyorum, zira bunun neler getirdiğini incelemenin vakti geldi. Bu konudaki fikirlerim ancak başlangıç aşamasında, ama şuna inanıyorum: kaderimiz Müslümanların elinde, bu adlandırma ne kadar belirsiz olursa olsun.

Neden? Çünkü elbette, amalgamlara karşı insanları uyarmak, Kuran’da veya sözlü gelenekte cinayet çağrıları bulduğunu iddia eden islamofobinin önüne geçmek lazım. Ancak bu yeterli değil. İslam’ın cihadçı gruplar tarafından sömürülmesine – unutmayalım ki dünyadaki ve hatta Avrupa’daki müslümanlar bu sömürünün esas kurbanlarıdır – cevap verebilecek olan, sadece bir teoloji kritiği olabilir, yani nihayetinde inananların gözünde cihadçılığın hakikatini kaybetmesini sağlayacak şekilde, dine dair “ortak duygunun” reforme edilmesi.

Aksi takdirde hepimiz, kriz halindeki toplumlarımızın aşağılanmış, kırgın bireylerini kendine çekebilen terörizmin ve gitgite militarize olan devletlerin uygulamaya koyduğu, özgürlükleri katleden güvenlik politikalarının ölümcül kıskacı içinde bulacağız kendimizi.

Dolayısıyla burada Müslümanlara düşen bir sorumluluk, ya da daha ziyade bir görev vardır. Ama bu aynı zamanda bizim de görevimizdir, zira burada ve şimdi sözünü ettiğim “biz” zaten tanım itibariyle birçok Müslümanı da içerir ve Müslümanların kültürleri ve dinleriyle maruz kaldıkları yalnızlaştırma söylemine tahammül etmeye devam ettiğimiz sürece, şimdiden zor gözüken bu tür bir kritiğin ve reformun başarılı olma şansı da kalmayacaktır.

Bu yazının aslı Liberation'da yayınlanmıştır.

Çeviri: Ferhat Taylan - Emine Sarıkartal

***


'Kötüler Gerçekten Yoğun Bir Tutkuyla mı Dolular?'

Slavoj Zizek**

Kaynak: T24

12 Ocak 2015

Charlie Hebdo ofisine yönelik seri cinayetlerin şokunun halâ devam ettiği bugünler, düşünmek için cesaretimizi toplama zamanıdır. Elbette en temel özgürlüklerimize yönelen bu katliamı ve bunu yapanları açık bir şekilde ve ("ama Charlie Hebdo da Müslümanları çok fazla kışkırtıp aşağılıyordu" türü) mazeretlerin arkasına sığınmaksızın lanetlemeliyiz. Fakat bu tür bir küresel dayanışmaya dayalı merhamet duyguları yeterli değildir- bu konu üzerine daha fazla düşünmeliyiz.

Bu tarz bir düşünmenin, bu suçun ucuz bir şekilde (örneğin "Üçüncü Dünya'daki korkunç katliamların failleri olan ve Batıda yaşayan bizler kimiz ki bu katliamları lanetliyelim" mantrasında olduğu gibi) görelileştirilmesiyle en ufak bir ilgisi dahi olamaz. Dahası böyle bir düşüncenin, İslamofobi yapmakla suçlu olan pek çok Batılı liberal solcunun patolojik korkusuyla da ilgisi yoktur. Bu sözde Solcular, İslam'a yönelik her eleştiriyi Batılı İslamofobinin bir dışavurumu olmakla yaftalarlar.  Örneğin Salman Rüştü, Müslümanları gereksiz yere kışkırtmakla itham edilmiş ve bu nedenle de kendisini ölüme mahkum eden fetvadan (en azından kısmen) sorumlu tutulmuştur. Bu tarz bir yaklaşımın sonucu, tam da bu tür durumlarda beklenebileceği gibi şudur: Batılı liberal Solcular kendi suçlarını sorguladıkça, Müslüman köktendinciler tarafından, kendi İslam nefretlerini gizlemeye çalışan ikiyüzlüler olmakla daha da fazla suçlanmaktalar. Bu karmaşık ilişkiler ağı, süperego paradoksunu mükemmel bir şekilde yeniden üretir: Diğerinin senden talep ettiklerini ne kadar çok yerine getirirsen, o kadar fazla suçlu olursun. İslam'a ne kadar çok hoşgörü gösterirsen, o kadar çok baskı altına alacaktır seni....

İşte bu yüzden, saldırı sonrasında yapmamız gerekenin "aşırı bir tepkiyle katliamı, aşırı bir şekilde alenileştirmekten ziyade, her vakâya münferit bir korkunç kaza olarak yaklaşmak" olduğunu iddia eden Simon Jenkins'in (bkz. 7 Haziran 2015 tarihli The Guardian) çağrılarını yetersiz buluyorum –Charlie Hebdo'ya yapılan saldırı sadece basit ve "münferit bir korkunç kaza"dan ibaret değildi. Bu saldırı belirli dini ve politik saiklerle işlenen ve çok daha büyük bir örüntünün açık bir parçasıdır. Eğer aşırı tepkiyle kastedilen gözü kapalı bir İslamofobi ise elbette aşırı tepki vermemeliyiz. Ancak diğer taraftan, bu örüntüyü acımasızca analiz etmemiz de gerekiyor.

Teröristlerin hamasî intihar fanatikleri şeklinde şeytanlaştırılmasından ziyade asıl ihtiyaç duyulan, bizatihi bu şeytanlaştırma mitinin kendisini yıkmaktır.  Friedrich Nietzsche, uzun zaman önce Batı medeniyetinin, büyük tutkulardan ve bağlılıklardan yoksun duygusuz bir yaratık olan Son Adam'a yöneldiğini kavramıştı. Hayal kuramayan, hayattan bıkmış, hiçbir risk almayan, sadece kendi rahatını ve güvenliğini düşünen, karşısındakine hoşgörüsünün ifadesi şu olan kişidir Son Adam: "Ara sıra bir miktar zehir: güzel rüyalar gördürür. Ve nihayetinde alınan fazlaca zehir, huzur içinde bir ölüm sağlar. Onların gündüz için ayrı, gece için ayrı, küçük hazları vardır: ama yine de sağlıklarına dikkat ederler. "Mutluluğu biz bulduk" derler Son Adamlar ve göz kırparlar…" 

Hoşgörülü Birinci Dünya ile buna yönelik köktenci tepki arasındaki ayrımın, maddi ve kültürel zenginlikle dolu tatminkâr bir hayat ile kendisini aşkın bir Neden’e adama arasındaki ayrıma paralel olduğu söylenebilir. Söz konusu bu uzlaşmaz çelişki, Nietzsche’nin "pasif" ve "aktif" nihilizm olarak adlandırdıkları arasındaki ayrım değil midir? Biz Batılılar, aptalca gündelik hazlara dalmış Nietzsche'nin Son Adamlarıyız. Müslüman radikaller ise her şeyi riske atmaya hazırlar ve mücadeleleri için kendilerini bile feda etmeye razılar. William Butler Yeats’in “İkinci Geliş” (Second Coming) şiiri mevcut durumu tanımlamaya mükemmelen uymakta: “En iyiler inançtan yoksunlar, en kötüler ise tutkuyla dopdolular.” Anemik liberallerle tutkulu köktenciler arasındaki mevcut bölünmenin mükemmel bir tanımıdır bu. “En iyiler” kendilerini hiçbir şeye adayamazken, “en kötüler” ise ırkçı, dinci, cinsiyetçi fanatizme bütünüyle adanmış durumdalar.

Fakat terörist köktenciler gerçekten bu tanımlamaya uyuyuyorlar mı? Bu terörist köktencilerin, ABD'de yaşayan Amişlerden Tibetli Budistlere kadar olan bütün gerçek köktencilerden kolayca ayırt edilebilmesi bazı unsurlara ihtiyacımız var. Gerçek köktenciler kin ve kıskançlık duymazlar ve inanmayanların yaşam tarzına yönelik kayıtsızlık içindedirler. Günümüzün sözde köktencileri, gerçekten de Doğru yolu bulduklarına inanıyorlarsa, neden inanmayanlar tarafından tehdit edildiklerini düşünüyorlar? Neden onları kıskanıyorlar? Bir Budist, Batılı bir hedonistle karşılaştığında hemen hemen hiç kınamaz onu. Sadece iyi niyetli bir şekilde hedonistin mutluluk arayışının pek de mümkün olmadığını belirtip geçer. Gerçek köktencilerin tersine, terörist sözde köktenciler ise inanmayanların günahkâr hayatından derin bir rahatsızlık duyar, şaşırır, büyülenir. Günahkâr ötekiyle savaşan kişinin, aslında kendi günah işleme tutkusuyla savaştığı görülebilir.

İşte tam da burada, Yeats'in teşhisi mevcut durumu açıklamakta yetersiz kalmaktadır: Teröristlerin tutkulu yoğunluğu, gerçek bir inanca sahip olmadıklarının kanıtıdır. Haftalık bir mizah dergisindeki aptalca bir karikatürü kendisine yönelik bir tehdit olarak algılayan bir Müslümanın inancı nasıl bu kadar kırılgan olabilir? Köktenci İslami terör, teröristlerin kendi üstünlüklerine olan inançlarına ve kendi kültürel-dinî kimliklerini küresel tüketim uygarlığının saldırısından koruma arzusuna dayandırılamaz. Köktencilerle olan sorun, onların bizlerden aşağı olduğunu düşünmemizden çok onların gizliden gizliye kendilerinin aşağıda olduğunu düşünmeleridir. Bu nedenledir ki bizim onlara yönelik hiçbir üstünlük hissetmediğimize ilişkin aşağılayıcı ve politik doğrucu mahiyetteki sözlerimiz, onları daha kızdırıp kinlerini beslemelerine neden olmakta. Sorun kültürel farklılık (yani, kendi kimliklerini korumaya çalışmaları) değil, fakat tam tersi köktencilerin zaten bize benzemeleri, yani bizlerin standartlarını içselleştirmeleri ve kendilerini bu standartlarla değerlendirmeleridir. Paradoksal olarak, köktencilerde asıl eksik olan, kendilerinin üstünlüklerine yönelik gerçek bir "ırkçı" inançtır.

Müslüman köktenciliğinde son dönemde yaşanan değişimler, “faşizmin her yükselişi, başarısızlığa uğramış bir devrimin kanıtıdır” diyen Walter Benjamin'in eski içgörüsünü haklı çıkarıyor: Faşizmin yükselişi Solun başarısızlığıdır; fakat aynı zamanda bu, Solun harekete geçiremediği devrimci bir potansiyelin ve huzursuzluğun da kanıtıdır. Günümüzün sözde "İslami-faşizmi" için de aynı şey söylenemez mi? Radikal İslamcılığın yükselişi, Müslüman ülkelerdeki seküler Solun ortadan kalkmasıyla tam olarak bağlantılı değil mi? 2009 baharında Taliban, Svat vadisinde yönetimi ele geçirdiğinde New York Times, Taliban'ın bir grup zengin toprak ağasıyla, topraksız marabaları arasındaki muazzam yarılmayı kullanarak sınıfsal bir isyanı yönlendirdiğini yazmıştı. Ancak Taliban çiftçilerin söz konusu bu huzursuzluğundan yararlanarak, Pakistan'ın büyük ölçüde feodal kalması riskine dikkat çektiyse eğer, aynı şekilde söz konusu bu huzursuzluktan "yararlanarak" topraksız çiftçilere yardım etmeye alışan Pakistan'daki ve ABD'deki liberal demokratlara engel olan neydi? Bu durumun en üzücü sonucu, Pakistan'daki feodal güçlerin, liberal demokrasinin "doğal müttefiki" olmasıdır.

Peki, liberalizm en temel değerleri olan özgürlük, eşitlik, vs. ne oldu? Paradoks şu ki liberalizmin bizatihi kendisi, köktenci saldırıya karşı topraksız çiftçileri koruyacak kadar güçlü değildir. Köktencilik, liberalizmin mevcut kusurlarına yönelik bir tepkidir - elbette bu yanlış ve mistifikiye edilmiş bir tepkidir- ve bu yüzdendir ki liberalizm tarafından sürekli olarak yeniden ve yeniden üretilir. Liberalizm kendi haline bırakıldığında, yavaş yavaş kendi altını oyacaktır. Liberalizmin temel değerlerini kurtaracak olan yegane unsur, yenilenen bir Soldur. Bu kilit mirasın hayatta kalabilmesi için liberalizmin, radikal Solun dostça yardımına ihtiyacı vardır. Bu köktenciliğin temellerini yok ederek yenilgiye uğratmanın tek yoludur.

Paris katliamına bir cevap olarak düşünmek, hoşgörülü liberalin kendini beğenmişlikten, kendi kendini tatminden vazgeçmesi ve liberal hoşgörülülük ile köktencilik arasındaki çatışmanın nihayetinde "gerçek bir çatışma" olmadığını, bunun iki farklı kutbun birbirlerini varettiği ve birbirlerini varsaydığı kısır bir döngü oluşturduğunu kabul etmektir. Max Horkheimer'in faşizm ve kapitalizmle ilgili olarak 1930'larda söylediği -kapitalizmi eleştirmek istemeyenler, faşizm konusunda da sessiz kalmalıdır- günümüzün köktenciliğine de uyarlanabilir: Liberal demokrasiyi eleştirmek istemeyenler, köktendincilik konusunda da sessiz kalmalıdır.

Çeviri: Cem Yarar

Bu yazının aslı New Statesman'da yayınlanmıştır.

 ***

* Étienne Balibar 1942 doğumlu Marksist düşünür. İlk olarak Louis Althusser'in öğrencisi olarak dikkat çekti ve onunla birlikte çok yazarlı Kapital'i Okumak kitabını yayımladı, Althusser'in ölümünden sonraysa Fransız Marksist akımın temsilcisi oldu. Paris X Nanterre ve Kaliforniya üniversitelerinde felsefe ve siyaset kuramı dersleri verdi. Balibar'ın Türkçede yayımlanan eserleri: Althusser İçin Yazılar (İletişim, 1991), Irk Ulus Sınıf (1993), Marx'ın Felsefesi (Birikim, 1996), Spinoza ve Siyaset (Otonom, 2004) ve Biz, Avrupa Halkı: Ulusaşırı Yurttaşlık Üzerine Düşünümler (Ara-lık, 2008). Kaynak: Metis Kitap www.metiskitap.com/catalog/author/1006

** Slavoj Zizek 1949’da Slovenya’da doğdu. Doktorasını felsefe ve özellikle de Alman idealist felsefesi konusunda yaptı. 1960’ların sonlarında psikanalize ve Lacan düşüncesine yakın ilgi duyduğu için, 70’lerde Paris’e giderek Jacques Alain-Miller ile psikanaliz alanında çalıştı. 1980’lerde kendisi gibi Lacancı psikanaliz konusunda çalışan Mladen Dolar, Alenka Zupancic ve Renata Salecl gibi isimlerle oluşturduğu Ljubljana okulu, Avrupa’nın entelektüel çevrelerinde etkili olmaya başladı. Zizek halen Ljubljana Üniversitesi Sosyoloji Enstitüsü’nün kıdemli araştırmacısı ve Ljubljana Teorik Psikanaliz Topluluğu’nun başkanıdır; ayrıca Avrupa Lisansüstü Okulu’nda profesör, Londra Üniversitesi Birkbeck Beşeri Bilimler Enstitüsü’nde de uluslararası yönetici olarak faaliyet göstermektedir. Kaynak: Metis Kitap  

Kategori: