Boşluğa Karışmak, Kaybolmak, Ölmek...

Boşluğa Karışmak, Kaybolmak, Ölmek...

14 Aralık 2004

"Ölmem lâzım...

Ne kadar ölemiyorum....

Kaçmam lâzım"

 

(Mişka ölmem lâzım derken silahı Zajo ve Bin'e uzatır)

 

Ara dahil bir saat elli beş dakikalık bir tiyatro oyununun uzaya yayılan seslerinden sadece birisi bu. Öyle bir yayılma isteği ki bu, boşluğa karışmak korkusuyla uçlanıyor Mişka,Zajo ve Bin arasında.

 

Bu fırtına İstanbul Devlet Tiyatrosu yapımı olan "Yangın Duası" adlı oyunda kopuyor. Seyirci koltuğunda kahkahalarınız âvaz-kıyamet koparken düşünmeden de edemiyorsunuz; ne yaşadım,ne kadar yaşadım. Yaşamdan sonra? Eee...

 

Ve bu soruları, hayatın her alanında kendini şov dünyasına büyük bir memnuniyet ve teslimiyetle, hatta biraz da keyfiyetle teslim etmiş bir ülkede sessiz sedasız;ama büyük adımlarla yürüyen bir adam sorduruyor size:Berkun Oya. "Yangın Duası" adlı oyunu yazan, tasarlayan ve yöneten Berkun Oya. O, iyi ki var. İyi ki yazıyor. İyi ki yönetiyor. Sistemli bir şekilde, üçüncü dünya ülkesi tiyatrocularına "bıraktırma" çabalarını, altüst ediyor.

 

Bir oyun yapmak için yüz milyarlarca paraya ihtiyacınız olmadığını da anlıyorsunuz. İhtiyacınız olan tek şey, altı çizili anlamda "iki kalas bir heves".  

 

 

Uzayın neresinde durduğunu soran bir yazar ve bu soruyu sakınmasızca paylaştığı, dertlerinin sürç-i lîsanın ötesinde olduğuna inanan üç yolculuk arkadaşı:Ülkü Duru, Ali Atay ve Ahmet Uğurlu. Korkunç bir kara delikle karşılaşılacak bile olsalar, sonuna kadar gitmenin olmazsa olmaz koşuluyla birleştiklerini gözlerinden okuduğunuz üç oyuncu.

         

Sahne üstündeki her andan, bu yolculukta her şeyin mubah olduğunu, mahremiyetin anlamını yitirdiğini anlıyorsunuz.

 

Oyunu izlerken, oyunun şeytanı, ayrıntılarıyla sıkça göz kırpıyor sizlere. Boşluk duygunuzu pekiştiren, yarı geçirgen ve kaba bir deyişle "sadece fon gibi duran dekor" ışıkla sürekli farklı renklere boyanırken, bu farklı renkler imge dünyanızda yolculuklara çıkarıyor sizi. Ülkü Duru'nun tarçın rengi, Ahmet Uğurlu'nun koyu gri ve Ali Atay'ın çam rengi kıyafeti oyuncuların hayatlarını oldukça kolaylaştırmışa benziyor. Efekt kullanımı ve Tan Tunçağ'ın müzikleri özellikle bu yolculuğun geri dönüş sahnelerinde "son"a az kaldığını, boşluğa karışma ihtimalinin her an kapıyı çalabileceğini sürekli hissettiriyor.

 

Beni en çok etkileyen unsur ise oyunculuk oldu. Gerçekten de âhım-şâhım... Provalar esnasında ne krizler, çatışmalar yaşadıklarını bilmiyorum ama, belli ki bütün tartışmaların sonucunda Berkun Oya ve oyuncuları birbirlerini ikna etmişler, bir karara varmışlar ve kararlarını seyirciye açıklıyorlar. Oyunda ne dediklerini bilen ve bunu savunan oyuncular görüyorum. Pek çok sanat eserini bekleyen "inançsızlık sorunu" bu oyunda yok. Beden kullanımlarındaki kontrol ise tiyatro sahnelerimizde maalesef pek de rastlayamadığımız, ama çok özlediğimiz "modern oyuncu" kavramıyla yüzde yüz örtüşüyor.

 

Oyuncular bir başka şeyi de ustalıkla beceriyorlar:Entonasyon, cümlelerin müziği. Berkun Oya'nın dünya ile derdi olan, bu anlamda alışılmışın dışında kalan metnini, çok iyi konuşarak anlaşılır hale getiriyorlar. Aslında kendi aralarında konuşuyorlar ve bu konuşmayı biz, küçük bir kara delikten  dikizliyoruz.

 

Oyunu ikinci kez izledim. İlk izleyişim Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'ndeydi. Bundan yaklaşık yedi ay önce. Oyundan sonra heyecanımı paylaşmak için tüm dostlarımı aradım. Beni heyecanlandıran Berkun Oya'nın bir tiyatro adamı olarak izlediği istikrarlı yoldu. Hiç kuşkusuz bu istikrar kimsenin yanlış yapma hakkını elinden almıyor. Niyetteki samimiyet, kişinin dünya ve  kendi ile derdi olması bence yeterli. Bu durumda yanlış, eksik, kusurlu, ama...diye başlayan cümleler anlamını yitiriveriyor...Ve ben şimdi "ama"lı bir cümleye başlıyorum:Oyunu ikinci izleyişim "Bir iş ne kadar iyi olursa olsun

repertuar tiyatroları zamanla, iç işleyişi nedeniyle, oyunların  içinin boşalmasına mı neden oluyor?" sorusunu aklıma getiriyor. İzlediğim oyunun metni aynı, oyuncuları aynı, rejisi aynı ama izlediğim oyun farklı. Oyun mu çok oynandı, oyunla mı oynandı, oyuncular mı yorgun bilemiyorum, ama oyuncuların artık eğlenmediklerini gördüm. Yine de pek çok oyunla karşılaştırdığımda bu haliyle dahi "Yangın Duası" ayrı bir yerde duruyor ve yine de ısrarla herkese öneriyorum. Çünkü omurgası sağlam bir oyun her durumda kendini var ediyor.

 

Yangın duasına çıkmamak dileğiyle Berkun Oya'nın sözleriyle

iyi seyirler diliyorum:"O kadar yorgunum ki dinlensem şaşırmam. Sırlarımız olsa dinlenirdik."