Birbirimizle ve Doğa ile Yeniden Tanışmak İçin Son Şans...

Birbirimizle ve Doğa ile Yeniden Tanışmak İçin Son Şans...

02 Ekim 2015

Suriyeli bir mülteci aile tarafından, Suruç yakınlarında, Suriye-Türkiye sınırında geride bırakılmış bir boş beşik. (Reuters / Murat Sezer)

 

Kolonyalizmin hiç olmazsa hukuken sona ermesinden sonraki dönemlerde bir ülkede yaşayan insanlar topluluğunun başına gelebilecek en büyük felaketlerden biri, başka bir ülkenin istila ve işgaline uğramak ise öteki de iç savaş cehennemine savrulmak olsa gerek. Yakın dönem için konuşulacaksa, doğudaki komşumuz Irak bunlardan birincisi; güney komşumuz Suriye de ikincisi için “mükemmel” birer örnek olarak gösterilebilir. İnsanlık tarihinin en eski medeniyetlerinden ikisine beşiklik eden bu yerler, “medeniyet” bir yana, artık bildiğimiz anlamda birer ülke olmaktan bile çıkmış durumdalar. Ve bir daha bu niteliği kazanacakları çok şüpheli.

 

İşgaller ve İç Savaşlar

 

Irak’ta 2003 baharı başındaki Amerikan istilasından bugüne kadar geçen 12 yıl altı aylık süre içinde bir milyondan fazla insan şiddet kullanılarak öldürüldü, 33 milyonluk nüfusun hatırı sayılır bir bölümünü oluşturan 4 milyondan fazla insan ya başka ülkelere kaçtı ya da ülke içinde evini barkını terkedip başka yere yerleşti. İstila ve işgalden önce hiç görülmemiş bir mezhep çatışmasıyla ülke bugün paramparça halde. Ülke topraklarının ve insanlarının bir bölümü IŞİD (DAEŞ) adlı tedhiş örgütünün güce dayalı denetimi altında. İntihar bombaları, çatışmalar ve şiddet her yerde kol geziyor.

 

Suriye’de 2011 baharı başında başlayan ayaklanmanın kısa sürede iç savaşa dönüşmesinden bu yana geçen 4 yıl altı aylık zamanda en az 240 bin kişi şiddet kullanılarak öldürüldü, 22 milyonluk nüfusun yarısından fazlası yerini yurdunu terkedip kaçtı! (7,5 milyonu ülke içinde, 4 milyondan fazlası da –başta 2 küsur milyonla Türkiye olmak üzere– komşulara sığınmış durumda. Türkiye nüfusu ile kıyaslandığında, 38 milyon insandan bahsediyoruz demektir bu.) Suriye topraklarının ve insanlarının bir bölümü de aynı şekilde IŞİD/DAEŞ’in denetiminde. Ayın son gününde Rusya’nın da bombardımanlara başlamasıyla, bu ülkeye bomba yağdıran yabancı devlet sayısı en az 10 oldu! Ve bu 10 devlet arasında Türkiye’de var elbette! Böylece, “vekaleten yürütülen bir dünya savaşı”nın ana sahnesi haline gelen Suriye, yeryüzünün 1 numaralı şiddet ve ölüm merkezi gibi görünüyor desek yeridir.

 

Suriye savaşı ile beraber, 2015 yazı dünyanın II. Dünya Savaşı’ndan bu yana gördüğü en büyük mülteci krizine sahne oldu. Kuzey Avrupa’ya kapağı atabilmek için her şeyi yapan bu savaş ve şiddet mağduru yoksul insanları Avrupa’nın hiçbir ülkesinin hükümeti kabul etmek istemiyor. Bu insanların hiçbiri bir daha ülkelerine de dönebilecek gibi görünmüyor. Zira, geride bildiğimiz anlamda evleri, köyleri, kasabaları, kentleri, ya da –açık söylemek gerekirse– ülkeleri bile kalmış değil. Doğrusunu söylemek gerekirse, açıkça telaffuz edilmese de, ne Irak’ın ne de Suriye’nin bir daha eskisi gibi birer “ülke” olabileceğini düşünen kimse de yok aslında dünyada.*

 

Türkiye’de “Çifte Kavrulmuş” bir Felakete Doğru

 

Ortadoğu’nun en başarılı başarılı “medeniyet projelerinden” –ve en azından biçimsel olarak “yürüyen 2 demokrasisinden biri– kabul edilen Türkiye de, işin ilginç yanı, demokrasi tarihinin her bakımdan en başarılı seçimlerinden birini gerçekleştirmesinin hemen ardından şaşılacak bir süratle yukarıda sözü edilen her iki örneğe de uygun düşebilecek “çifte kavrulmuş” bir felaket durumuna doğru serbest düşüşe geçmiş görünüyor.

 

İnternet haber sitesi Bianet’te Eylül ayının son günü yayınlanan Yüce Yöney imzalı çarpıcı haber analizi iyice hastalanmakta olan “beden”in durumunu net olarak gösteren bir PET/CT taraması gibi ele alınabilir pekala: 21 Temmuz günü Şanlıurfa/Suruç’ta hepsi sivil 33 genç kız ve delikanlının paramparça edilerek öldürüldüğü korkunç katliamın ardından Eylül’ün son gününe kadar geçen 71 gün içinde 20 çocuk öldürülmüştü. 35 günlük bir bebekten başlayıp yaşları 7, 8, 10, 11, 12 13, 14, 15, 16 ve 17’ye kadar uzanan bu çocukların tümü, PKK ve YDG-H ile devlet güvenlik güçleri arasındaki “çatışmalı ortam” nedeniyle ölmüşlerdi.

 

Şırnak, Diyarbakır, Ağrı, Mardin ve İstanbul’da hayatını kaybeden bu bebek ve çocukların ölüm sebepleri şöyle sıralanıyor: Çatışma sırasında çatıdan düşerek, polis kurşunuyla, keskin nişancılar tarafından vurularak, çatışma içinde kalarak, polis ateşi sonucunda, bomba patlaması sonucunda, zırhlı araçtan ateş açılması sonucunda, ambülansın sokağa girmesine polisin izin vermemesi yüzünden, el yapımı patlayıcının infilakıyla, evini vuran bomba ile, protesto gösterisi sırasında polis kurşunuyla...

 

Burada ortaya çıkan şey, hem günlük dilde hem de fiiliyatta eşzamanlı olarak hızla yaygınlaşan şiddet ve kan banyosunun yarattığı bir kaos ve –belki bir de, sosyolog Durkheim’dan ödünç alabileceğimiz bir terimle– anomi haline doğru dörtnala bir koşu. Hayli tehlikeli bir “hal ve gidiş” de diyebiliriz: Ülkenin vahşet ve dehşetle yoğunlaşan bir kan deryasının ortasında, bir yandan Irak’taki mezhep çatışmasına gidebilecek bir etnik çatışmaya, öbür yandan Suriye üzerinden bölge çapında bir uluslararası savaşın içine çekilme riski içinde olduğu söylenebilir.

 

İşin belki en kötüsü –eh, iç savaş, parçalanma tehlikesi, çocuk ölümleri, yaygın şiddet ve dehşetten daha kötüsü ne olabilir diye düşünebileceklere karşı, evet maalesef daha da kötüsü olabilir diyelim!– hem ülkedeki, hem bölgedeki bu korkunçluklar yüzünden, yeryüzünde bütün canlılar âlemini bekleyen asıl büyük felaketi zaten göremezken büsbütün gözden kaçırıyor hale gelmemiz! Yani, bir yandan vatan- devlet-din-ahlâk vb. elden gidiyor diye naralanırken, asıl başka şeylerin ebediyen elden kaçmakta olduğunu ortaya koyan can alıcı göstergeleri hepten gözden kaçırıyor olabiliriz!

 

Asıl Gözden Kaçırdığımız Felaket

 

“Gösterge tablosu”na kısaca bir göz atalım isterseniz: ABD’nin ve dünyanın önde gelen bilim kuruluşlarından NOAA, aylık raporunu açıkladı ve dudakları uçuklattı: Buna göre yeryüzü geçen ay 3 rekoru birden kırmıştı: Gezegen, kayıtlara geçmiş en sıcak Ağustos ayını, en sıcak yaz mevsimini (Haziran-Ağustos) yaşamıştı ve en sıcak yılı yaşamaktaydı. 2015’in gelmiş geçmiş en sıcak yıl olacağı kesinleşmişti – hem de uzak ara! Küresel ısınmada uzunca süredir beklenen sıçrama da, artık an meselesiydi! (Bkz.: Joe Romm, Climate Progress, 17 Eylül) Tablodan çıkan sonuçlar özetle şöyle:

 

Ağaçlar elden gidiyor: Dünya Kaynakları Enstitüsü insanlığın, medeniyetin başladığı dönemden bu yana, gezegen üzerindeki ağaçların yarısını yok ettiğini hesapladı. Ağaç örtüsünün en yoğun olduğu tropik bölgelerde sadece geçen yıl Güney Kore ülkesinin yüzölçümünün tamamı büyüklüğünde bir ağaçlık alan yok edilmiş. Ağaçların bu gezegen üzerindeki en hayati ve –dolayısıyla– en önemli organizmalar sayıldığını herhalde hepimiz biliyoruz. Öyleyse bu “gelişme”nin bayağı dehşet verici olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

 

Denizler elden gidiyor: BM okyanusların durumu üzerine yapılmış ilk kapsamlı araştırmayı tamamladı. İnsanlığın, denizleri yıkımdan ve deniz canlılarını yokoluştan kurtarmak için zamanının bitmek üzere olduğu resmen açıklandı. Denizler dünya yüzeyinin neredeyse dörtte üçünü kapsıyor. Dünya nüfusunun yarıdan fazlası (3,5 milyar insan) yiyecek, enerji ve gelir kaynağı olarak denizlerin “eline bakıyor”. Ama balıkların sayısı sadece son 40 yıl içinde yarıya inmiş! Bir zamanlar denizlerde yüz milyonlarcası dolaşan orkinosların sayısı şu anda 40 bine düşmüş! Hayli ürkütücü bir başka “gelişme”olarak hâlâ sınırsızca avlanmaktalar!

 

Havamız elden gidiyor: Şehirlerde açık hava kirliliğinden her yıl 3,3 milyon insan ölüyor, emisyon kısıtlamasına gidilmediği takdirde bunun 35 yıl içinde 2 katına çıkacağı hesaplanıyor. VW başta olmak üzere dünyanın önde gelen yüce otomobil markalarının bütün dünyayı müthiş bir hile ile aldatarak hava kirlenmesine yol açan zehirli gaz salımlarını –azamî kâr için– gizledikleri artık bilindiğine göre, bütün hesapların hepimiz aleyhine yeniden gözden geçirilmesi gerektiği de cabası!

 

Suyumuz elden gidiyor: 1 litre süt elde etmek için 1,000 litre su kullanınca, ½ kiloluk bir biftek için 19 bin litre su kullanınca, tarımda kullanılan suyun yüzde 60’ını hovardaca havaya savurunca, nehirleri-gölleri-yeraltı su kaynaklarını kurutup, geri kalan suyu da kullanılmaz ölçüde kirletince, yani yeryüzünde zaten yalnızca yüzde 3’ü taze ve kullanılabilir olan suyun kalan (erişilebilir) kısmını da talan edince, Mars’ta su bulunması haberlerine bel bağlayan bir tuhaf insanlar topluluğu halini almakta gecikmiyoruz galiba. 

 

Hayvanlar ve bitkiler elden gidiyor: Endüstriyel kirlenme yüzünden yeryüzündeki deniz kuşlarının yüzde 90’ının mide ve barsaklarında plastik parçaları bulunduğu açıklandı. Bazı kuşların midelerinden, bozulmamış oyuncak kamyonlar bile çıkmış! Özellikle küresel iklim değişikliği sebebiyle gene önümüzdeki 35 yıl içinde yeryüzündeki tüm bitki ve hayvan türlerinin en az dörtte birinin sonsuza kadar ortadan kalkacağı saygın bilim dergilerinde yayınlandı. İnsanlığın gıda olarak kullandığı bitkilerin % 70’ini tozlama yoluyla çoğaltan arıların nasıl “kırklara karıştığını” ise zaten biliyorsunuz; tekrara gerek yok.

 

İnsanlık elden gidiyor:  Şiddet ve açlıktan kaçarak Avrupa’ya sığınmak isteyen insanların göç dalgası II. Dünya Savaşı’ndan sonra en büyük boyuta ulaştı. Sadece geçen yıla göre bu yıl % 40 artış var! İklim değişikliği konusunda bu yıl Paris’te sıkı önlemler alınmazsa sıcaktan, kuraklıktan, açlıktan, kıtlıktan, sel ve taşkınlardan ve bir de “işlemeyen devletler”den dolayı, önümüzdeki 35 yıl içinde göçmen sayısının milyonları, hatta 200 milyonu dahi bulabileceği hesaplanıyor! Ürkünç.

 

Velhasıl-ı Kelam

 

Neoliberalizmin ve küresel kapitalizmin hepimizi getirdiği son nokta, işte burası. Chris Hedges’ın geçenlerde yazdığı gibi, “gerek birbirimizle, gerekse ekosistemle olan ilişkilerimizi kökünden yeniden biçimlendirmeyi” başaramazsak (“The Great Unraveling,” Truthdig, 30 Ağustos) bu kâbustan uyanmak ne kendi ülkemizde, ne de gezegenimizde mümkün olabilir.

 

Yani, sıkı mücadele gerekiyor dostlar. Ayın sonunda Shell’in Kuzey Kutbu’ndan âniden çekilivermesini, TransCanada’nın katran kumulları için toprak sahiplerini dava etmekten vazgeçivermesini ve projeyi ufak ufak terketmeye başlamasını, ve belki bir de, Anadolu Holding’in Gerze’ye âniden “bye bye” demesini hiç akıldan çıkartmamak lazım. Olunca oluyor yani.

 

Herşey bize bağlı.

 

 

* Meseleye bakışımızda kolaylık olsun diye basite indirgemeye çalıştığımız bir durum bu: Irak ve Suriye’yi, göz önündeki belirgin iki örnek olarak ele aldık sadece. Yoksa, bu iki komşuya ilaveten, fiziki, ekolojik, toplumsal ve siyasal çözülmenin sonucunda kudurmuş kör şiddetin kol gezdiği, sivillerin peşpeşe kitleler halinde katledildiği ülke ve bölgeleri tek bir seferde şöylece saymak da mümkündü: Afganistan, Suudi Arabistan, Yemen, Libya, Cezayir, Tunus, Fas, Lübnan, İsrail ve Filistin toprakları, İran, Moritanya, Nijerya, Hindistan, Pakistan, Sri Lanka, Endonezya, Rusya ve Çin...

***

Eylül 2015'te Açık Radyo'daki bazı konu ve konuklarımız ise şöyleydi.