800 Yıl Önce, 8 Yüzyıl Sonra: Magna Carta Libertatum

800 Yıl Önce, 8 Yüzyıl Sonra: Magna Carta Libertatum

09 Haziran 2015

800 Yıl Önce, 8 Yüzyıl Sonra: Magna Carta Libertatum

 

İndirmek için: mp3, 12.4 Mb.

 

15 Haziran 2015 tarihinde Açık Radyo'da yayınlanmıştır.

 

***

Merhaba sınıf!

 

Hukukun Temel İlkelerine Giriş dersine hoş geldiniz!

 

I. Bölüm: 800 Sene önce - Bir Zamanlar İngiltere Çayırlarında

 

Bugün işleyeceğimiz ünite: Magna Carta Libertatum ya da Büyük Özgürlükler Sözleşmesi.

 

 Magna Carta Libertatum'dan bir detay ( Oxford Bodlien Library)

 

Dünyanın gelmiş geçmiş en meşhur hak, hukuk, adalet ve hürriyet metni sayılıyor Ortaçağ Latincesiyle incecik bir parşömene yazılmış olan bu Sözleşme (Ferman ya da Berat da diyebiliriz) İngiltere’de imzalanmıştı.

 

İmzalandığı yer: Surrey kontluğunda – bugün Heathrow hava limanının ve M25 karayolunun batısında, M3 ile M4 otoyolları arasında kalan yerde–  Thames nehri boyunca serazad uzanan Runnymede çayırı.

 

İmzacıları: Kral John (nâm-ı diğer Yurtsuz Jan) ile baronları (derebeyleri) ve onların Fransız ve İskoç müttefikleri.

 

İmzalanma süreci: Kralla derebeyleri arasında geçen pek zorlu cidalin ardından Krala dayatılmış olan bu Ferman ona adeta zorla imzalattırılmıştı. Saltanatının 17. yılında, buna sonsuza dek bağlı kalacağı konusunda namusu ve şerefi üzerine ant içen John, kraliyet mührünü belgeye basmasının hemen ardından, daha “mührün balmumu kurumadan” sözünden dönmeye kalkışmış, ruhanî lideri Papa III. Innocentius da ona arka çıkıp metni “hem utanç verici ve aşağılayıcı, hem de illegal ve gayri âdil” bularak reddetmiş, “keenlemyekûn”, yani “yok hükmünde" ilan etmişti.

 

Ne var ki, bu müthiş döneklik, sonuç vermedi. Daha doğrusu, beklenen sonuç gerçekleşti ve ülkede büyük bir kargaşa ve iç savaşa yol açtı. Kral John bu toz duman arasında dizanteriden ölüverdi. Onun yerine 9. yaşındaki oğlu III. Henry geçti ve o da, eli mahkûm, kısa süre sonra (1217’de) metni naipleri yardımıyla yeniden düzenleyip, hem buna, hem de yeni bir Orman beratına kendi mührünü basmak zorunda kaldı. Ama beratların ortak yasa haline gelmesi için daha 80 yıl geçmesi gerekecekti. Daha sonraki dönemlerde metin, çeşitli değişikliklere rağmen, esasını koruyarak günümüze gelmiştir.

 

Magna Carta’nın tam imzalanış tarihi: 15 Haziran 1215’tir.[1]

 

Yani, işbu satırların kaleme alınmasından tam 800 yıl önce!

 

 Dile kolay! Sekiz asır geçmiş!

 

Atalarımız

 

Meseleye atalarımız (ecdadımız) açısından bir bakalım: Bir nesli ortalama 20 yıl kabul edersek –şimdi şuracıkta uydurduğum kelimeyle– şu aşağıdaki “sözinfografik” ortaya çıkıyor:

 

1215—> Nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz,  nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz,  nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz,  nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz,  nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz,  nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz,  nenededemiz, anababamız ve şimdi biz <—2015

 

O tarihte bizim bu topraklarda Osmanlı devleti filan yok daha ortada –bunun için daha 85 yıl beklemek gerekecek. Magna Carta imzalanırken bu coğrafyada Anadolu Selçukluları (Farsçasıyla söylersek, Selcukiyân-ı Rum, Arapçasıyla al-Selacika el-Rum) at koşturmakta. Ecdadımız olarak da Hükümdar İzzeddin Keykavus’u biliyoruz. Selcukiyân-ı Rum’un hukuk düzeni hakkında çok geniş bir bilgiye sahip değiliz maalesef, ama bunun hukuku yücelten ve hukukun üstünlüğüne dayalı olan bir düzen olmadığını azçok tahmin edebiliyoruz.

 

Berat ve Fareler

 

Magna Carta’nın akademik değer taşıyan ilk edisyonu, ünlü hukuk bilgini William Blackstone tarafından 1759 tarihinde yayımlanmıştır. Bunun hiç de o kadar kolay bir iş olmadığı, ilk bakışta bile anlaşılıyor. Zira Blackstone, araştırmasının hemen başında “beratın gövdesinin ne yazık ki fareler tarafından kemirilmiş” olduğunu yazmış. Özgürlükler, haklar ve adalet meseleleri üzerinde dünyada yıllardır en fazla kafa yoranlardan siyaset felsefecisi Noam Chomsky, farelerin bitirmeden bıraktığı işi tamamlamaya soyunduğumuz şu sıralarda üstadın bu yorumunun, kendi içinde acımasız bir sembolizmi barındırdığını söylüyor.[2]

 

Sembolizm şurada: Dünya halklarından tamamen gizli olarak kapalı kapılar ardında tezgâhlanan, halka gösterilmeyen uluslararası sözleşmeler çağında bulunuyoruz. Örneğin, ABD halkının seçilmiş temsilcilerine bile gösterilmek istenmeyen, görseler dahi halka tek bir cümle açıklama yapmalarına zinhar izin verilmeyen karanlık ticaret antlaşmalarıyla şirketlere peşkeş çekilen günümüz dünyasından bahsetmedeyiz. O zaman, farelerden kurtarıp şirketlerden kurtaramadığımız hukukun simgesi, olsa olsa guguklu saat olabilir..

 

Üstad Blackstone’un editörlüğünü yaptığı Magna Carta versiyonunda aslında iki Berat var. Biri, Büyük Sözleşme (Magna Carta), öteki de Orman Sözleşmesi (Carta Foresta).

 

Büyük Sözleşme, az sayıda maddesi geçerli sayılmasına rağmen, bugün hâlâ Anglo-Amerikan hukukunun temel belgesi, bir tür âbidesi olarak kabul ediliyor ve modern Batı demokrasisinin de temeli olarak görülüyor.

 

Örneğin, İngilizlerin ünlü devlet adamı Winston Churchill, Magna Carta’yı, “herhangi bir ülkede, herhangi bir zaman diliminde kendine saygısı olan her insanın temel metni” diye nitelemiş.

 

39. Madde

 

Magna Carta’nın pek ünlü 39. Maddesi şöyle:

 

“Özgür bir kişi kendi zümresinin [eşitlerinin] yasal hükmü olmadan veya ülkenin ilgili yasalarına göre muhakeme edilmeden tutuklanamaz ya da hapse atılamaz; o kişinin malına el konulamaz; o kişi yasal haklarından yoksun bırakılamaz; sürgün edilemez ya da başka bir şekilde kötü muameleye maruz bırakılamaz, zarara uğratılamaz; [kral olarak]  biz ona karşı bir kovuşturma başlatmayacağız ya da kovuşturma açması için başkalarını görevlendirmeyeceğiz.”

 

40. Madde de şöyle diyor:

 

“Hak ve adaleti hiç kimseye satmayacağız, hiç kimseyi bundan mahrum etmeyeceğiz ya da hak ve adaleti geciktirmeyeceğiz.”

 

Hukukun Üstünlüğü

 

Sınıf, şu halde durumu özetleyelim ve hep beraber tekrarlayalım:

 

1) Hiç kimse kanunların üstünde değildir – krallar bile!

 

2) Herkes âdil yargılanma hakkına sahiptir – çulsuzlar bile!

 

3) Vergi veren herkes, karar mercilerinde temsil edilecektir.

 

Böylece, bu beratla birlikte hukukun üstünlüğü, jüri tarafından yargılanma hakkı, haksız tutuklama ve işkencenin, kötü muamelenin yasaklanmasına ilişkin şu temel kavramlar ilk kez ortaya atıldı:

 

Hukukun üstünlüğü, “masumiyet karinesi”, temel haklar güvencesi ve temsil hakkı kavramlarına yaslanan hukuk ve siyaset doktrininin, hatta bildiğimiz demokrasinin temelleri, işte bu sözleşmelerle tam sekiz asır önce atılmış oldu!

 

Sözleşmenin “etki ve kapsama alanı” elbette sınırlıydı. Sekiz asır önceki toplumlarda ortalıkta serbestçe dolaşan “özgür kişi”lerin sayısı günümüze göre şüphesiz çok daha azdı. Ayrıca, şu da var: Derebeylerinin derebeyleri, yani kendileri için, kendi sınıf çıkarlarını korumak için kaleme almış olduğu birtakım metinlerden söz ediyoruz neticede.

 

Bununla birlikte, Amerikalı araştırmacı Eric Kasper’ın etraflı bir inceleme sonucu ortaya koyduğu gibi: “Kral John’un keyfî güç kullanımına nispeten küçük bir sınırlama getirme girişimi olarak başlayan bu olay, onu izleyen kuşakların zaman içinde Magna Carta’da ve özellikle 39. Madde’de birçok başka hak daha keşfetmesine yol açtı. Bu anlamda Magna Carta, yürütme gücünün keyfîliğine karşı kişi haklarının korunması yolundaki uzun ve dolambaçlı yol başlangıcındaki kilit önem taşıyan çıkış noktası oldu.”[3]

 

Carta Foresta

 

Şimdi gelelim ikinci metne, yani Özgürlükler Sözleşmesi’nin kardeş metni olan Orman Sözleşmesi’ne:

 

Büyük Sözleşme’de esasları çizilmiş olmakla birlikte, ortak kullanım haklarını içeren çok daha kapsamlı maddeler içeren Carta Foresta adlı bu ikinci berat da sadece iki yıl sonra, 1217’de ilan edilmişti. Bugün, müşterekler konusu dünyada neredeyse herkes için canalıcı önem taşıyan bir konuma yükselmişken, sözkonusu metnin önemi de, sekiz asır öncekine göre şüphesiz çok daha fazla artmış görünüyor.

 

Magna Carta tarihini inceleyen araştırmacı Peter Linebaugh’nun gayet net bir dille açıkladığı üzere, Magna Carta’nın dar muhafazakâr yorumunda ‘yasalar çerçevesinde özgürlük’ vurgulanırken, daha radikal yorumunda yoksulların geçimlerini sağlamak üzere müşterekleri kullanma haklarının altı çiziliyordu. Müştereklerin dış güçlerden korunması talebi dile getiriliyordu burada. Halkın hayatını idame ettirmesi için gereken herşeyin, yani yiyecek, yakıt, inşaat malzemesi gibi müştereklerin tümünün korunma altına alınması söz konusuydu.

 

Linebaugh, Berat’ın Katolik Kilisesi’nin, feodal aristokrasinin, tüccarların ve Yahudilerin çıkarlarını koruduğunu, kadınların özgürleşmesine yönelik erken bir adım da attığını belirtirken, çok önemli bir ek noktaya da işaret ediyor:

“Magna Carta’nın o zamanlar müştereklerin hukuki temelini de atmış olduğu bugün görmezden geliniyor. Beratta su yollarındaki balıkları avlama ve ormanlardan geçim sağlama hakkının herkese ait olduğu belirtilerek müşterek kaynakların özelleştirilmesine karşı çıkılır. Magna Carta’nın bu kısımları bilinmekle birlikte çoğunlukla feodalizmin kalıntıları ya da İngilizlere has tuhaflıklar olarak bir kenara atılmıştır. Bunların kıymetini anlamak için, bugün petrol bizim için ne kadar önemliyse, o dönemde ormanların da o kadar önemli olduğunu bilmek gerekir.”[4]

 

Pek ünlü Robin Hood efsanesinin de Carta Foresta’nın imzalanmasından kısa süre sonra Sherwood ormanlarında doğduğunu, kısa zamanda yaygınlaşıp günümüze kadar olanca canlılığı ile geldiğini de unutmamak gerekir.

 

***

 

II. Bölüm: 8 Yüzyıl Sonra – Şimdi ve Burada, Türkmen Bayırlarında

 

Sınıf, dersi fazla uzatmadan zamanda hızlıca ileriye doğru yol alalım ve bugüne gelelim.

 

“Makûl Bir Dünya”

 

Magna Carta’nın “anavatanı” olan Anglo – Amerikan dünyasındaki son gelişmelerin ayrıntılı analizini bir başka zaman konuşmak üzere önce şu noktayı belirtmek yerinde olur: Dünya halklarının büyük bir bölümünün hayatını sürdürebilmesine olanak veren kaynakların kullanımına dair, ya da başka türlü söylersek, küresel ekonominin dörtte üçünün işleyişine ilişkin tüm temel meseleler günümüzde kapalı kapılar ardında konuşuluyor. Yani, dünya halklarının en temel meseleleri dünya halklarından tamamen gizli olarak, zengin devletlerin yöneticileriyle gizli kapaklı toplantılarda görüşülüp karara bağlanmak isteniyor. TTIP, TPP gibi “uluslararası serbest ticaret ve yatırım antlaşmaları” ile dünyayı bir güzel yalayıp yutma girişimi içinde bulunan kâr hırsına boğulmuş şirketlerin sıkı bir polisiyeyi ya da macera romanını andıran encâmını bir başka sefere enine boyuna işleyeceğiz.

 

O halde şimdilik şunu kaydetmekle yetinelim: 19. yüzyıl sonlarında devlet gücü tarafından yaratılan ve sürekli desteklenen şirket denen kurmaca (fiktif/tüzel) kişilere tanınan haklar, kanlı-canlı gerçek kişilerin sahip olduklarından misliyle fazla. Chomsky’nin dediği gibi, bu haklar bu şirketlere sadece servetleri sayesinde, insanların aksine ölümsüz oldukları ve sorumlulukları sınırlı olduğu için verilmiş değil, bu aynı zamanda, insanlara tanınmayan benzersiz hakları onlara tanıyan o yanlış etiketli “serbest ticaret” anlaşmaları sayesinde oluyor.[5]  Batı dünyasında şirketler “darbe girişimi” halindeler ve dünyanın geri kalanını da yalayıp yutmaya hazır görünüyorlar.

 

Tek bir örnek yetecektir: Petrol, kömür, doğal gaz şirketleri, IMF’nin son raporuna göre küresel çapta 5.3 trilyon dolar gibi aklın havsalanın almayacağı bir parayı gizli maliyetler adı altında yutuyor: sırf fosil yakıtları yakmaya devam edilsin diye. Ayrıca bu para, yine IMF’ye göre, hükümetlerin dünyanın dört bir yanında teşvik ve sübvansiyon diye saçtığı 492 milyar dolara ilaveten şirketlere gidiyor. [6] Önde gelen düşünür ve yazarlardan Chris Hedges, “makûl bir dünyada bu sübvansiyonların, fosil yakıtlardan doğan karbon salımlarının ölümcül etkilerinden kurtulabilmemiz için yatırılması gerekirdi” diyor ve ekliyor: “Ama makûl bir dünyada yaşamıyoruz.”[7]

 

 

Karanlık Bir Dünya

 

Batı’nın aklı başından gitmiş dünyasından “aklı uçmuş” kendi karanlık dünyamıza geçelim.

 

Magna Carta’dan tam sekiz yüz yıl sonra, Türkiye Cumhuriyet tarihinin muhtemelen en canalıcı önemdeki seçiminden hemen önce müthiş şaşaalı ve debdebeli bir kutlama şenliği gerçekleştirildi: İstanbul’un Bizans’ın elinden alınmasının 562. yıldönümü kutlandı!

 

Seçim sonrasında ortaya çıkacak olası senaryolara göre tek-adam, tek-yetkili-başkan olmaya hazır ve elbette tek aday olan şimdiki Cumhurbaşkanı’nın gösteri alanında bu askerî zaferi kutlaması, Memur Postası adlı internet sitesinde şöyle verildi:

 

“Yenikapı'da toplanan 2 milyon kişi Erdoğan'ı "İşte ordu işte komutan!" sloganıyla karşıladı. Erdoğan da konuşmasına ‘İstanbul, ey aziz İstanbul, seni muhabbetle selamlıyorum ey şehirlerin anası İstanbul. Fetihin 562.yılı mübarek olsun. Allah onu fetheden komutandan, ordudan razı olsun. Bu aziz şehri ezansız bırakma Yarabbi" sözleriyle başladı... Konuşmanın satırbaşları şöyleydi: ‘Fetih Çanakkale'dir, Kut'ül Amare'dir, Milletin iradesine sandıkta sahip çıkmasıdır. Fetih Türkiye'yi ayağa kaldırmaktır. Fetih, Selahaddin Eyyubi'dir, Kudüs'te yeniden İslam bayrağını dalgalandırmaktır. Fetih, inşallah 7 Haziran'dır. Fetih, bir olmaktır, diri olmaktır, kardeş olmaktır. Ve elbette Fetih, Fatih Sultan Mehmet'tir, Yavuz ile Kanuni ile Abdulhamid ile devam etmektir, Fetih 1950'dir, 1994'dür.."[8]

  

Fetih ayağa kalkmaktı belki, ama karanlıklar sultanlığına da dörtnala koşmaktı aynı zamanda. Siyaset bilimci ve gazeteci Şahin Alpay’ın, özellikle son birbuçuk yılda ülkenin belirsiz bir geleceğe doğru müthiş bir hızla gelişen bu çok tehlikeli sürüklenişini konu edinen iki yazısından bir özet çıkartırsak işte “İktidarın 7 Günahı”:

 

“İktidarın 7 Günahı”:

 

1) 17 / 25 Aralık  rüşvet ve yolsuzluk soruşturmasının “darbe” safsatasıyla örtbas edilmesi.

 

2) Kuvvetler ayrılığının ortadan kaldırılıp; tüm devlet cihazının iktidara biat ettirilmesi.

 

3) Hukuk devleti kavramına tamamen aykırı Sulh Ceza Hakimlikleri kurulması.

 

4) Suriye’deki radikal İslamcı örgütlere götürüldüğü iddia edilen silahlar ve mühimmatla yüklü MİT TIR’larını durduran savcıların, 17/25 Aralık soruşturmasını yürüten savcı ve hakimlerin tutuklanması ve meslekten ihracı.

 

5) Uydurma delillerle yürütülen cadı avında binlerce gözaltı, yüzlerce tutuklama.

 

6) İktidarın, kendine göbekten bağlı iş çevrelerine kurdurduğu “havuz medyası” ile medyanın büyük bölümünü kontrolü altına alması,  TRT, Anadolu Ajansı gibi kamusal organları “hükümet borazanı” yapması, Taraf, Zaman, Samanyolu, Cumhuriyet saldırıları, medya sahiplerine soruşturmalar.

 

7) Ülkenin başına birçok belalar açabilecek olan nükleer enerji programına ilişkin uluslararası raporun gizlenmesi ve faaliyetin bir sır perdesi arkasında yürütülmesi. [9]

 

Alpay, temel sorunu hukuk devleti ilkesi çerçevesinden bakarak şöyle yorumluyor:

 

“Bütün bu yaşananların düşündürdüğü çok, çok acı bir gerçek var: Türkiye Cumhuriyeti’nin belki en büyük başarısızlığı, insan haklarına, evrensel değerlere ve hukuk devletine gönülden bağlı elitler yetişememiş olması. Bu kavram ve ilkeleri savunanlar, ne yazık ki, ya çok dar bir çevreyle sınırlı ya da suskun kalmayı tercih etmekte. Sesi çıkan büyük çoğunluk, hukuka ve ahlaka değil iktidar kimdeyse ona bağlılığı yeğliyor… Askeri vesayet döneminde bunu görmüştük, seçimle gelen iktidarın hukuku katletmesi döneminde de buna tanık oluyoruz.” [10]

 

Hukuk Devleti, evet. Gerek akademik, gerekse pratik alanda ülkenin önde gelen bazı hukukçularından ve siyaset bilimcilerinden küçük birer alıntı, sekiz koca asrın ardından bu topraklarda geldiğimiz son durumun net bir tablosunu çizmeye olanak verebilir:

Avrupa Konseyi ve Avrupa Parlamentosu’nun anayasa hukuku konularındaki danışma organı Venedik Komisyonu’nun Türk üyesi duayen hukukçu Prof. Dr. Ergun Özbudun, 17/25 Aralık savcıları ve yargıcının meslekten ihracı üzerine verdiği demeçte şöyle diyor:

 

“Her gün aklın almayacağı şeyler oluyor. Hukukun sonudur … bu kadar diyorum. Hukukun bittiği yerde ‘falanca kanunun filanca fıkrasını’ demek komik oluyor. HSYK’nın yaptığını kesinlikle yanlış buluyorum.” [11]

 

Örtülü Ödenek ve “Savaş Suçları”?

 

Ya Savaş Suçları? MİT TIR’ları ile “Suriye muhalefeti”ne, sonuç olarak da IŞİD’e kaçak silah yollanması olayı’nı ele alan Siyaset Bilimci Prof. Baskın Oran, AİHM eski yargıcı Dr. Rıza Türmen’in yorumlarına da gönderme yaparak, “Erdoğan Yönetimi’nin Suriye’ye saldırgan tutumuyla BM Antlaşması Md. 2/4’ü açıkça ihlal ettiğini”, yani uluslararası hukuku çiğnediğini, bunun “savaş suçu” teşkil edebileceğini yazıyor. [12]

 

Yine bu mahut MİT TIRları konusunda görüntülü haber yapan Cumhuriyet Gazetesi’ne Cumhurbaşkanlığı tarafından terör ve casusluk suçlaması yöneltilmesi konusunda kendisiyle yapılan mülakatta soruları cevaplandıran eski Diyarbakır Baro Başkanı, CHP Milletvekili Dr. Sezgin Tanrıkulu, “savaş suçu insanlığa karşı suçtur; Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yetki alanına girer” diyor. Sonra kendi soruyor: “Savaş suçunu açıklamak ne zaman terör eylemi oldu?” Dahası, Cumhurbaşkanı’nın kendisine örtülü ödenek bağlayarak Cumhurbaşkanlığı mekânında “her türlü kirli operasyonu yapan bir örgüt kurduğunu” belirtiyor. [13]

 

Hmm. Örtülü ödenek! Araştırmacı gazeteci Çiğdem Toker de, 3 yıl boyunca peşinden koşturduğu bu netameli konuyu şöyle anlatıyor:

 

“...onlarca muhalefet milletvekili, örtülü ödenek harcamalarındaki artış ile Suriye’deki “cihatçı”lara yardım arasındaki olası ilişkiyi sorguladı...fakat Komşu’daki iç savaşa, vergilerimizden toplanan paralarla silah yardımı yapmak gibi, hepimizi, tüm halkı ilgilendiren o ürpertici iddiayla ilgili önergelerin tamamı yanıtsız kaldı...O silahlar yasal ticaretin konusu olsaydı; ne Başbakanlığa bağlı MİT TIR’ında taşınır, ne de ilaç kutusuyla kamufle edilirdi. Dolayısıyla bu silahların örtülü ödenekten karşılandığı, kesine yakın bir olasılıktır.”[14] 

Örtülü ödeneğin yasal gizliliği, iktidarın umursamazlığına kılıftı” diyor Toker. İktidar milletvekillerinin sanki kendi ceplerinden harcıyormuş gibi, Anayasa’yı çiğneyerek Cumhurbaşkanı’na örtülü ödenek verdiklerini ve bunu sürekli yaptıklarını ekliyor.

 

Padişahlar ve Fatih’ten söz açılmışken, tek – adam yönetiminin ortaya çıkardığı cürüm manzarasını anlatmak ve en özlü bir şekilde ortaya koymak da siyaset bilimi profesörü Ersin Kalaycıoğlu’na düşüyor. Cumhurbaşkanı’nın yargılanma riski olduğunu söylüyor Profesör ve sözünü şöyle sürdürüyor:

 

“Ortada üzeri örtülmeye çalışılan pek çok suç var. Bu yüzden yargıya ve diğer kurumlara özgürlük veremiyor... Devletin bütün erklerini kendi çatısı altında topladı. Tarihimizin en büyük merkeziyetçi hareketini yaşar hale geldik. Bunun ne yerel yönetimle, ne de demokrasiyle alakası var. Daha önce bu kontrol başbakanlıktaydı; şimdi cumhurbaşkanı olunca buraya taşıdı.”[15] 

Sınıf, sen ne dersin? 800 yıl önce Kral John da başını hoşnutlukla sallayarak onaylamaz mıydı bütün bunları yani?

 

 

Müşterekler, Ormanlar ve Rantlar:

 

Son olarak: Ormanlar ve ortak varlıklar konusu. Hâl-i pürmelâlimizi, sinema yazarı Atilla Dorsay belagatle ve fakat büyük bir netlikle dile getirmekteydi: 

 

“Ak Parti’nin Türkiye’ye bir zehirli armağanı, bence bir yandan imar olayını tam anlamıyla ranta yönelik biçimde ele alıp kendisine geniş bir imar rantçıları grubu oluşturma ve siyasal egemenliğini bu sermaye tabanına dayama denemesi oldu. Öylesine ki, özellikle İstanbul’un her karış toprağı talana açıldı, tarihsel ve doğal güzellikleri önce birer-ikişer, sonra artık çıldırmış bir tempoyla feda edilmeye başlandı...Ve ülke görülmemiş bir yağmaya tümüyle açık biçimde, boynu bükük bekliyor.” [16]

 

Bunu dedikten sonra da Tarabya ve İstinye koylarını, Çamlıca cami projesini, yeni Boğaz vapurlarını, 3. Köprüyü, 3. Hava Limanını, Kuzey Ormanları’nı, Kanal-İstanbul’u, Kamp Armen’i, Kalamış koyunu, Kurbağalıdere’yi, Büyükada camilerni, Yassıada ve Bozcaada imar projelerini, Ataköy’deki imar projelerini, Emek, Alkazar, Yeni Melek, Lale, Elhamra sinemalarını, İnci pastanesini, Rejans, Hacı Baba, Ağa lokantalarını, AKM’yi, Kışla projesini, Tarlabaşını, HES’lere açılan Karadeniz veya Kaz dağı meralarını, Kapadokya’nın yeni tesislerini, Bodrum’u, İztuzu plajını, Ani harabelerini, Ulucami’yi, AOÇ’yi vb sadece zikretmekle yetiniyordu.

 

Eh, bu da başka bir dersin konusu olsun. Zaman tünelindeki gezimiz sürecek.

 

Ama şimdi zil çaldı.

 

Paydos!

 

***

Mayıs 2015'te Açık Radyo'daki bazı konu ve konuklarımız ise şöyleydi. 

 

 

[1] Bkz.: Magna Charta – Büyük Sözleşme, çev.: Çiğdem Dürüşken, Kabalcı Yayınevi, 2009; ayrıca bkz.: Ersan İlal, “Magna Carta”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, C. 34, sayı: 1-4, 1968;ayrıca yine bkz.: Peter Linebaugh, “The Magna Carta Manifesto: Liberties and Commons for All, 2008

[2] Noam Chomsky, “Magna Carta Messed Up the World, Here’s How to Fix It, The Noam Chomsky Website, 29 Mayıs 2015

[3] Eric T. Casper, “The Influence of Magna Carta in Limiting Executive Power in the War on Terror,” Political Science Quarterly, 15 Şubat 2013

[4] Peter Linebaugh, “Özgürlük ve Herkesin Müşterekleri – Magna Carta’nın Unutulmuş Anlamı”, in: Jay Walljasper, Müştereklerimiz – Paylaştığımız Her Şey, Kolektif Çeviri, Metis, 2015, s. 87-89

[5] Bkz.: Yukarıda dipnot 2.

[6] Samantha Page, “Report: Fossil Fuels Receive $5.3 Trillion A Year In Subsidies Worldwide,” Climate Progress, 22 Mayıs 2015

[7] Chris Hedges, “Karl Marx Was Right”, Truthdig, 31 Mayıs 2015.

[8] "İşte Ordu, İşte komutan!", Memur Postası.com, 30 Mayıs 2015:

[9] Şahin Alpay, “Cumhuriyetin En Büyük Başarısızlığı”, Zaman, 16 Mayıs 2015; “Karanlığa Boğulmak İstenen Ülke”, Zaman, 4 Haziran 2015.

[10] Alpay, “Cumhuriyetin En Büyük Başarısızlığı”, agy.

[11] Bkz.: Ibid.

[12] Baskın Oran, “Erdoğan için Ahlaki ve Uluslararası Durum Tespiti”, Agos, 5 Haziran 2015.

[13] Sezgin Tanrıkulu, “Sarayda Her Türlü Hukuksuzluğu Çeviren Bir Örgüt...”, (mülakat) Zaman, 1 Haziran 2015

[14] Çiğdem Toker, “Örtülü Ödenek ve MİT TIR’ları”, Cumhuriyet, 1 Haziran 2015

[15] Ersin Kalaycıoğlu, “Padişahlar daha Mütevazıydı”, (mülakat), Taraf, 1 Haziran 2015

[16] Atilla Dorsay, “Tarihi ve Doğayı Tümüyle Ranta Feda Eden Bir İktidar”, T24, 6 Haziran 2015