Vize serbestisi: Bekle bizi Avrupa, olmayan dövizimizle geliyoruz!

Vize serbestisi: Bekle bizi Avrupa, olmayan dövizimizle geliyoruz!

04 Ekim 2019
Fotoğraf: Reuters

Yazının yol haritasını vermek için, önce vize serbestîsi için kalan 6 kıstası tartışmak, sonra da mucize kabilinden bu engeller aşılsa bile Türkiye Cumhuriyeti vatandaşların büyük çoğunluğunu oluşturan 10 milyonlarca dar gelirli için vize serbestisinin pratikte yüksek kur / aşırı düşük değerli TL duvarına çarpacağı konusunu eğilmek istiyorum.

Herkese merhabalar! Öncelikle bu yazıyı yazan kimdir, kimlerdendir diye sormak ve bu soruların cevabını yazının derinlerine erişmeden alabilmek her okur-yazar insanın hakkıdır. Hele ki, Açık Radyo gibi sosyal-adalet, çevre, iklim ve daha birçok ihmal edilen konu hakkında duyarlılık kazandırabilmek için çaba sarf eden bir platformun internet sayfasında yer alabilmek, hali ile bu açıklamayı yapmayı gerektirir.

Adım Yaman soyadım Gürsel. Soğuk olup olmadığını bilmediğim 25 Aralık gibi bir günde 1991 gibi politik bir senede doğdum. Notre Dame de Sion Fransız Lisesi’ni kazasız belasız tamamlamış, ardından Fransa’da ekonomi okumaya gitmek yerine İstanbul’da kalıp hukuk fakültesine gitmeye karar verdim. Bu sayede İstanbul Bilgi Üniversitesi (hala evim gibi sayarım) Hukuk Fakültesi’nde okumuş, acısı tatlısıyla çok güzel dolu dolu 4 yıllık hukuk eğitimini tamamladım. Hemen peşine yasal stajımı elimden geldiğince iyi bir şekilde hizmet vererek yapmaya çalıştım ve tahmin edilebileceği üzere İstanbul Barosu’na kayıtlı bir avukat oldum. Halen İsviçre’nin Fribourg üniversitesinde hukuk doktoramı yapmakla meşgulüm.

Yazının yol haritasını vermek için, önce vize serbestîsi için kalan 6 kıstası tartışmak, sonra da mucize kabilinden bu engeller aşılsa bile Türkiye Cumhuriyeti vatandaşların büyük çoğunluğunu oluşturan 10 milyonlarca dar gelirli için vize serbestisinin pratikte yüksek kur / aşırı düşük değerli TL duvarına çarpacağı konusunu eğilmek istiyorum.

Yazının başlığından da anlaşılacağı üzere, aslında yapmış olduğum bu giriş, konumuzun seyri ile doğrudan alakalıdır. Sebebi ise vize serbestisi haberlerinin üzerine bu yazıyı yazmaya karar veren kişinin İsviçre gibi hayatın en pahalı olduğu ülkelerden birinde (Zurich ve Cenevre Kantonları dünyanın en pahalı 5 şehri arasında yer alıyor) 3. yılını tamamlamış olup, 4. yılına adım atmış, bir şekilde yaşamaya çalışıyor olmasıdır. İtiraf etmek gerekir ki benim şahsen bir vize derdim yok. Ancak yazının başlığının ikinci kısmına bakacak olursak, orası benim neden “yaşamak” fiilini kesin bir tonda kullanmak yerine “yaşamaya çalışıyor” demeyi tercih etmemin sebebini anlatıyor.

Bu kadar giriş muhabbetinin yeterli olduğunu düşünerek, Avrupa Birliği ile Türkiye Cumhuriyeti arasında uzun bir süredir devam eden vize serbestisi görüşmelerinin geçtiğimiz haftalarda tekrardan gündeme taşınmasına bir göz atalım. 17 Eylül 2019 tarihli 2019/19 sayılı Genelge’nin 18 Eylül 2019 tarihli 30892 sayılı resmî gazetede yayınlanması ile beraber AB ile müzakere halinde olan Vize Serbestisi birçok yayın organı, medya tarafından gündeme taşındı. Genelgenin öncelikle Cumhurbaşkanlığınca tarafından bildirildiği vurgulanarak, 16 Eylül 2013 tarihinde Geri Kabul Anlaşması ile eş zamanlı başlatılmış olan Vize Serbestisi Diyaloğuna dair birtakım duyurulara yer verildi. Bilgilere şöyle bir göz atıldığında, aslında bilinen hakikatin ötesinde herhangi bir güncel habere yer verilmemiş olduğunu hemen fark ediyoruz.

Bu durum, bir açıdan ülkenin kendine moral verme çabasından öte bir hareket olmadığı, “Merak etmeyin, biz bu işin peşini bırakmadık, elbet bir gün vize serbestisini size bir hizmet olarak sunacağız” diyerek halka güzel günlerin yakında geleceğini söyleyerek gündem oluşturmadan başka bir şey değildir. Peki bu güzel günler gerçekten de güzel mi, yoksa işsizlik ve eriyen ücretler ile cebelleşen halkı bir günlüğüne yaşam gayesinin omuzlarına yüklediği o ağırlıklardan, kötümser havadan uzaklaştırma denemesi mi?

İkinci dediğim akla daha yatkın gelecektir. Ama kötümser havanın aslında ne kadar temelsiz bir şekilde dağıtılmaya çalışıldığını şimdilik bir kenara bırakalım. İzninizle bahsi geçen genelgede neden bilinenden ötesine geçilemediğini açıklayayım. Genelgede Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Vize Serbestisi Yol Haritasında belirtilmiş olan kıstasların yerine getirilmesi için gerekli makamların yapması gereken işlemleri hızlı bir şekilde tamamlamaları gerektiğini belirtmiş. Bu işlemlerin yerine getirilmesi halinde ise vatandaşlarımıza daha önceden vaat edilmiş olan AB ülkelerine vize serbestisinin uygulamaya gireceği belirtiliyor. Bana kalırsa genelgenin belki de en fazla önem arz eden kısmı, Sayın Cumhurbaşkanı’nın Vize Serbestisi Diyaloğu sürecinde yerine getirilmesi gereken son 6 kıstasın karşılanması için Dışişleri Bakanlığı kadar Adalet ve İçişleri Bakanlığına önemli görevlerin düştüğünü, yani bu üç bakanlığın kendi aralarında koordinasyonla hareket etmemeleri halinde geriye kalan kıstasların kolay kolay karşılanamayacağının altını çiziyor.

Tabi bu noktada geriye kalan kriterlerin ne olduğuna bakma merakı ister istemez gün yüzüne çıkıyor. Dışişleri Bakanı Sayın Çavuşoğlu’nun Euronews haber platformuna yapmış olduğu açıklamaya göre 72 kıstastan sadece 6 tanesi kalmış bulunuyor. Bu 6 kıstasın ne olduğuna gelecek olursak:

1- Terörle mücadele mevzuatında düzenleme

2- Yolsuzlukla mücadele

3- Europol ile iş birliği

4- Kişisel verilerin korunması

5- AB ülkeleri ile adli yardımlaşma ve suçluların iadesi

6- Geri Kabul Anlaşması

Genelgeye dair orta ölçekli bir haber de Euronews’un internet sayfasında yayınlandı ve yerine getirilmesi gereken kıstaslara ufak çaplı açıklamalar girildiğini gördüm. Yazımın başlığı ile ilintili olan bölüme geçiş yapmadan evvel bu kıstaslar üzerine birkaç kelam edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Kıstaslar arasında yerine getirilmesi en mümkün olmayan (diplomatik açıdan) 5. kıstas. Sebebi oldukça açık, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kıbrıs Rum Yönetimi’ni tanımıyor olması (1974 tarihinde Bülent Ecevit yönetiminde gerçekleştirilen Kıbrıs Barış Harekâtı itibariyle). Hal böyle iken, AB ülkeleri ile adli yardımlaşma ve suçluların iadesi maddesinin asla tam anlamıyla yerine getirilemeyeceği ortaya konmuş olunuyor. 2., 3., ve 4. kıstaslara uyum sağlanması belki bir noktaya kadar mümkün gözükse de şu an Türkiye’nin en büyük sınavını verdiği 1. ve 6. kıstaslar burada hayati bir öneme sahip.

15 Temmuz darbe girişimi öncesi ve hemen sonrasında yaşanan, günümüzde de yaşanmaya hala devam eden gazetecilerin yargılanması (Cumhuriyet, Zaman vb. davalar), öbür taraftan dokunulmazlıkları meclis oylaması ile kaldırıldıktan sonra tutuklu yargılanmalarına hükmedilen Halkların Demokratik Partisi’nin o dönem eş başkanları ve parlamentodaki temsilcileri, 1. kıstasın yerine getirilmesini ciddi bir zorluğa sokuyor. Daha açık bir şekilde bu durumu incelememiz gerekirse, şiddetli tartışmalara yol açan anti-terör yasasının revizyonu, hali hazırda AB standartları ile uyum seviyesine oldukça uzun bir yol olduğunu gösteriyor. Kürt sorunu üzerine açıkça fikir beyanında bulunmak ve 15 Temmuz darbe girişimi öncesinde Fetullah Gülen cemaatinin icraatlarından sempati ile bahsetmiş olmak doğrudan PKK ve FETÖ terör örgütlerine üye olmaktan yargılanmanın yolunu açıyor. Yapılması planlanan yargı reformları ile beraber terör örgütüne üye olmanın daha net bir tanımı yapılması hedefleniyor. Bu şekilde AB standartlarına uygun bir düzeye erişmek öncelikle hedef gibi gözüküyor.

Ancak, Recep Tayyip Erdoğan hükümetinin, Milliyetçi Halk Partisi’nin Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile girmiş olduğu koalisyon sebebiyle, parlamentoda oylamaya sunulacak AB standartlarına uyumlu bir anti-terör yasasının MHP tarafından kabul görmesi mümkün gözükmüyor. Bırakın parlamentoda oylamaya sunulmasını, tasarının bugüne kadar hala tamamlanamamış olmasının yegâne sebebi Devlet Bahçeli’nin hedeflenen değişiklileri ısrarla veto etmesidir. Belki birtakım muğlak ifadelere yer verilerek sunulan tasarının Bahçeli tarafından kabul edilmesi söz konusu olabilir. Ancak, günümüzde düşünce ve fikir özgürlüğünün terör örgütüne üyelik suçlamalarına mahkûm edilmesi, AB’nin 1. kıstas hakkında Türkiye’ye karşı tutumunu açık ve net: taviz yok. Buna karşılık, Recep Tayyip Erdoğan’ın AB’li yetkililere cevabı ise “Yetmez, ama evet” deseniz olmaz mı şeklinde yer alıyor. Yani, bir başka dilde, bize biraz anlayış gösterin, Türkiye hiçbir Avrupa ülkesinin karşılaşmadığı kadar terör olaylarına acı bir şekilde ev sahipliği yapıyor, biz taviz veriyoruz (revizyona giderek), hadi siz de biraz taviz verin, gelin ortada buluşalım.

Son zamanlarda verilmeye başlanan beraat kararları her ne kadar ümit verici olsa da hala gazetecilere, akademisyenlere ve politikacılara mesleklerini icra etmelerinden ötürü uygulanan ağır bir baskı olduğunu belirtmemiz gerekir. Aynı zamanda verilmeye başlanan beraat kararlarının uygulamaya konulmaması, hak kayıplarının daha vahim bir hal almasına, Türkiye’de hukukun nereye gittiğini artık kimsenin anlayamamasına yol açıyor.

6. kritere de kısa bir parantez açacak olursak; Euronews’un haberinde de vurgulandığı üzere, Suriyeli mültecilerin Avrupa’ya geçişine engel oluşturulması adına en büyük sorumluluğun Türkiye devletine bırakılmış olması, ancak bu sorumluluğunu yerine getirirken ne kadar başarılı olduğu tartışmaya açık olduğundan bahsediliyor. Suriyeli mülteciler ile neredeyse her gün yeni bir problem yaşayan yerel halk ve siyasiler bir yana, yakın geçmişte İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun tehditkâr bir demecine hep beraber tanıklık etmiş bulunuyoruz. Kendisi açık bir dilde sorumluluklarını yerine getirmeyen (yani bir bakıma uslu durmayan) mültecilerin Suriye’ye sınır dışı edileceğini belirtti. Bunun üzerine Türkiye-Suriye sınırında mülteci ve askerler arasında gerilim dolu anlara tanıklık etmiş olduk. Bir diğer taraftan AB, Türkiye devletinin ikili geri kabul protokollerine uygun hareket etme konusunda bazı problemler çıkartmakta olduğunu belirtmeye devam ediyor.

Bu sebeple, yakın gelecekte AB ülkelerine vizesiz seyahat edebilmek pek mümkün değil. Türkiye yönetiminin uygulaması eksik kalan 6 kriterden 1., 5., ve 6. kriteri yerine getirmesi yakın gelecekte oldukça zor gözüküyor. Genelgede Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan istediği kadar sürece hız kazandırılması için gerekli birimlere uyarıda bulunsun, demokratik hakların korunması ve hukukun üstünlüğü gibi AB’nin savunduğu temel prensipler ülke işleyişine yerleştirilmeden bu konuda hiçbir ilerlememe kaydedemeyeceğimiz aşikârdır. Suriyeli mülteciler (6. kıstas) meselesine ise şahsen bir çözüm getiremeyeceğim, hatta yapıcı eleştiride bulunmaya kalkışırken bile üzerine en az 3 defa düşünmem gereken bir konu. Bu kriterin çözümü için konunun uzmanlarıyla birlikte hareket edilmeli ve toplumun (Suriyeli mülteciler dahil) bir düzen içerisinde huzurlu bir şekilde yaşaması için ellerinden geleni yapmaları gerekmektedir.

Şimdi gelelim diğer meseleye! Bütün bu pozitif motifler genelge ve bakanlar aracılığıyla halka verilmeye çalışılırken (AB vize muafiyeti hakkında), hasbelkader, bir gün uyandık ve Türkiye Cumhuriyeti yukarıda belirtilmiş olan 6 kriteri yerine getirmiş, AB ile vize muafiyetini uygulamaya geçirmiş olduğunu gördük. Ülkede bir bayram havası, havai fişekler, kornalar… İyi ama meselenin gerçekçi olmadığı hemen daha haritadan istikameti belirledikten sonra tokat gibi suratımıza çarpacaktır: Uçak biletleri. Meraklısı buyursun kara veya deniz yolunu kullanarak daha ucuza getirmeye çalışsın seyahatlerini, ancak Avrupa’ya çıkışlarda günümüzde en çok talep gören havayoludur. Komşumuz olan Yunanistan’a bile fahiş fiyatlarda satılan uçak biletlerini, yüksek kur ve resesyona karşı mücadele eden halkımız nasıl karşılayacak. Hadi taksitlerle o uçak bileti alındı ve bir sonraki aşamaya geçmeye hak kazanıldı. Peki ya konaklama ya yiyecek-içecek, gidilecek şehirlerde ulaşım, kültürel aktiviteler için masraflar… Bunlar belki birbirinden bağımsız düşünüldüğünde çok cep yakmayan rakamlar gibi durabilir ama gidilen ülkeye göre, hepsi bir araya getirildiğinde, bir de çarpalım üstünkörü 6.5 ile…

Türkiye ekonomisinde son bir yılda yaşanan ekonomik sarsıntının etkisindeki vatandaşlar daha iç turizmi bile düşünürken iki kez tereddüt ediyorsa, bu vizelerin kalkması bize tam olarak nasıl bir katkı veya refah sağlayacağı bilinmezliğini koruyor.

Yazımın ilk bölümlerinde belirttiğim gibi, ben 3 yıldır İsviçre’nin (tekrar altını çizmekte fayda var—AB ülkesi değil, ancak Schengen Antlaşması’na taraf olduğu için vize muafiyeti İsviçre’yi de kapsayacağını varsayıyorum) nispeten yüzölçümü olarak büyük ama demografik olarak öğrenci şehri diye tarif edebileceğimiz Fribourg Kantonunda yaşıyorum.

İsviçre, 2007-08 senelerinde Amerika’da ortaya çıkan ve devamında büyük hızla tüm ülkelerin ekonomisini etkisi altına alan finans krizinden ciddi bir şekilde etkilenmiştir. Bu etkilenmenin sebebi ise en büyük işlem kapasitesine sahip iki bankasının Amerika Birleşik Devletleri’nde faaliyet gösteren kollarının yaşanan “mortgage” krizinden ağır bir darbe almış olmasıdır. Bunun yanı sıra, günümüzde ülke ekonomilerinin birbirilerine sıkı bir şekilde entegre olması sebebiyle (global ekonomi) negatif anlamda ciddi etkiler meydana geldi. Uzun yıllar boyunca ihracatın artışı için kendi para birimleri olan İsviçre Frangını devalüe etmeye çalışmaları bu krizle patlak vermiş ve yabancı para birimlerine karşı büyük bir ivme ile değer kazanmaya başladı.

Ancak ülkenin genel kapsamında kişi başına düşen gelirin diğer AB ülkelerine göre çok daha yüksek olması (üretim sanayisi, tüm dünyaya ihraç edilen İsviçre markaları, kalifiye işgücü, lüks kış turizmi vb.) İsviçre’yi özel bir konuma getirmiş ve iç pazarında gıda gibi en temel ürünlerin oldukça pahalı bir seviyeden satılmasına sebep olmuştur. Bugün (27 Eylül 2019) itibariyle TL-CHF (İsviçre Frangı) karşılaştırması yapacak olursak, 1 İsviçre Frangının 5.71 Türk Lirasına tekabül ettiğini görüyoruz. Bu sonuç her ne kadar EURO-TL arası yapılacak bir karşılaştırmadan daha iyimser gözükse de yukarıda anlatmış olduğum İsviçre’deki yaşam pahalılığının AB ülkelerine göre fersah-fersah yüksek olması, eğitim ve turizm amacıyla AB ülkelerine gitmenin İsviçre’ye gitmekten ekonomik olarak çok daha rahat olacağını söylememizi gerektiriyor.

Yüksek lisans için İsviçre’ye gelmeden önce yapmış olduğum 6-7 yıllık birikimle beraber 7-8 yıllık bir özel emeklilik fonunda biriktirilen tutarın, İsviçre’de geçirilen ilk 2 yılın sonunda tamamen tükenmiş olması, okurların kafalarında bir hesap çıkarmasına yardımcı olabilir diye düşünüyorum.

Bir Türk vatandaşı olarak İsviçre’de yüksek eğitimimi yaparken (ki bu eğitimler şu ana kadar İsviçre’nin kuruluşları tarafından çeşitli burslar ile desteklendi) ne seviyede finansal zorluklar çektiğimi sayfalarca örnekler vererek anlatabilirim. Ancak yazının amacı bu değil. Yazının amacı bize Vize Serbestisi ile aşılanmaya çalışılan umudun gerçeklerden uzak ekonomik temeller üzerine inşa edildiğini gösterebilmek. Altını çizmenin faydalı olduğunu düşündüğüm mesele, AB ülkelerine seyahate vize muafiyeti getirilmesi halinde ülkemizin ekonomisinde herhangi bir olumlu değişimin bir gecede tetiklenemeyeceğidir. İnsanlara umut, hayal satmanın bile birazcık mümkün olabilecek tarafı olması gerektiğine inanıyorum. Günümüz ekonomik konjonktürüne bakıldığında, ülkemiz vatandaşlarının (yüksek refah seviyesine sahip azınlığın dahil edilmediği) AB ülkelerine vize serbestisi ile rahatça seyahat edebilmesi tam bir masalsı serüveninin gerçeğe dönüşmesini gerektiriyor.

Ancak 10 milyonlarca düşük gelirli vatandaşımızın durumuna ek olarak belirtmek isterim, AB ile vize muafiyetinin devreye girmesi küçük-orta ölçekli iş insanlarının Avrupa seyahat edebilmelerine ciddi bir kolaylık getirecektir. Bunun alametifarikası ise, bu grupta yer alan iş insanlarının gelir düzeylerinin kendilerini Avrupa seyahatlerinde finanse etmeye kabil olmalarını sağlıyor olmasıdır.

Bununla birlikte, yerine getirilmesi gereken 6 kıstasın başarılı bir şekilde verilmesi gereken sınavı için, ekonomik tedavilerden ötesinin gerekli olduğunu, kişi temel hak ve özgürlüklerine karşı ayyuka çıkan ihlallere derhal son verilmesi gerektiğini belirtmek isterim.

Sonuç olarak, Avrupalılara, vizelerin kalkması halinde bile onları yurtlarında kolay kolay bir süre daha ziyaret edemeyeceğimizi bildirmek gerekir. Oldukça üzüntü verici bir durum olsa bile, bırakın Avrupa’ya seyahat edebilmeyi, daha kendi ülkemizde tatil yaparken zorluklar yaşadığımız gerçeği insanın daha karamsar bir havaya bürünmesine yol açıyor.

Yeniden görüşmek dileğiyle!