Uluslararası Af Örgütü direktörü Ruhat Sena Akşener'le söyleşi: 'Büyük Resim' sergisi ve insan hakları

Uluslararası Af Örgütü direktörü Ruhat Sena Akşener'le söyleşi: 'Büyük Resim' sergisi ve insan hakları

25 Kasım 2018

Uluslararası Af Örgütü Türkiye (UAÖ) Kampanyalar ve Savunuculuk Direktörü Ruhat Sena Akşener, 'Haklarımız 70 Yaşında' kampanyası çerçevesinde düzenlenen 'Büyük Resim' sergisini ve insan hakları mücadelesini Açık Gazete'de anlattı.

Açık Gazete podcast servisi: iTunes / RSS

(22 Kasım 2018 tarihinde Açık Radyo’da Açık Gazete programında yayınlanmıştır.)

 

Ömer Madra: Ruhat Sena Akşener konuğumuz, merhaba, hoş geldiniz!

 

Ruhat Sena Akşener: Merhaba, hoş bulduk!

 

Can Tonbil: Hoş geldiniz!

 

RSA: Merhaba!

 

ÖM: Uluslararası Af Örgütü Türkiye (UAÖ) Kampanyalar ve Savunuculuk Direktörü aynı zamanda da çok gündemde olan, yani bundan daha gündemde bir tek iklim değişikliği mücadelesi olabilir bunun üstünde.

 

RSA: Evet.

 

CT: Kusura bakmayın!

 

ÖM: Yani temel haklarımız ve özgürlüklerimizin, özellikle İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (İHEB) ya da Bildirisi’nin ne kadar hayatımızda rol oynadığını ve oynaması gerektiğini bir kez daha hatırlatan sergiyi konuşacağız. Tam da gündeme düştü!

 

RSA: Çok çok gündemde olduğu bir dönem, zaten sizin de az önce belirttiğiniz gibi biz maalesef Salı günü bir açılış resepsiyonu yapacaktık, biraz da geçen hafta yaşadığımız olumsuzluklardan dolayı erteledik açılışımızı ama sergimiz başlayacak Perşembe günü, yani bugün.

 

ÖM: Heyecanla bekliyorum, bugün açılıyor değil mi?

 

RSA: Evet bugünden itibaren ziyarete açılacak. Yani başta söylediniz zaten ‘Haklarımız 70 Yaşında’ bizim kampanyamızın ismi, Eylül’de başladık biz bu kampanyaya, UAÖ’nün global olarak yürüttüğü bir kampanya bu, yani sadece Türkiye şubesinin yaptığı bir kampanya değil. Çünkü İHEB UAÖ’nün en kıymetli biricik dayanak noktası olan belgedir.

 

ÖM: Bendeniz için de öyle; doktora tezimi bu konuda yaptım.

 

RSA: Doğrudur, çok da denk geldi hakikaten, sabah da anlattınız, ne güzel üstüne konuşmuş oluyoruz. Bu belge dediğim gibi aslında çok evrensel, çok kapsayıcı, üzerinde uzlaşılan belgeler arasında belki en kıymetli olan belgelerden bir tanesi, 70 yıldır yürürlükte ve Türkiye de tabii ki bununla bağlı, bu belgeyle bağlı. İHEB’nin 70.yılını kutlamak için biz dediğim gibi sadece Türkiye şubesinin değil çok fazla şubemizde bu etkinliği yapıyoruz, bu sergi de bu etkinliklerden bir tanesi. Sadece sergi yok tabii ki kampanyamız kapsamında, başka bir çok etkinlik de var ama sergi çok önemsediğimiz, çok da heyecan duyarak yaptığımız bir etkinlik olacak. Bizim de aslında çok da yaptığımız bir etkinlik değildir UAÖ olarak.

 

ÖM: Evet, çok ilginç!

 

RSA: Evet, küratörümüz Zeynep Özatalay, Zeynep’le birlikte de aslında fikri oluşturduk ilk başta. Yani biraz şunu göstermeye çalışıyoruz biz bu kampanyada, haklar açısından, insan hakları kavramı açısından da toplumda çok ciddi bir şey durumu söz konusu, korku yaratmak, insanlara uzak kalması, vs. Biz biraz aslında hakların çok gündelik hayatımıza girdiğini, farkında bile olmadığımız birçok hakkımızı, aslında kullandığımız birçok hakkı İHEB’nin garanti altında aldığını falan böyle bir daha farklı yöntemler kullanarak -dediğim gibi UAÖ’nün yöntemleri çok farklıdır, yani bilenler bilirler- ilk defa böyle bir etkinlikle göstermek istedik.

 

ÖM: Son derece denk geldi, yani iyi mi kötü mü bilmiyorum bu olumsuz olaylarla beraber denk gelmesi ama beni de ta 1981’de yazılmış metinlere geri dönüp bakmaya sevk etti; geceler boyu şimdi onları gözden geçiriyorum. Burada çok önemli bir şey var, bütün savaş sonrası dönemde temel bütün ana kavramların yeniden düzenlenmeye çalışıldığı bir şey. Yani batı Avrupa deyince akla gelen nedir? Avrupa siyasal birliğin simgesi Avrupa Konseyi. Bu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi de tek ve aynı kökenden kaynaklanıyorlar ve Sözleşme’nin temelinde de zaten İHEB var ama o bağlayıcı olmadığı için de bir şey koymamız lazım diyerek o yüzden Avrupa devletleri savaştan sonra böyle bir şey yapıyorlar. Tek bir şey diyor, yani adalet ve barış sağlanacaksa sadece insan hakları, kişinin bu temel hakları korunursa olur ve bunun da gerçek bir siyasal güvence altına alınması, o da işte Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) de o yüzden kurulmuş zaten. O yüzden bunları hatırlamak, haklarımız nedir ne değildiri hatırlamak ve defalarca üzerinde konuşmak, hele böyle bir sergiyle yapmak çok bence iyi bir fikir.

 

RSA: Çok memnun oldum bunu duyduğuma, aslında biraz da bunu amaçlamıştık. Benim de, sizin de söylediğiniz gibi böyle bir dönemde aslında çok önemli. Biz tabii geçtiğimiz yıl da Büyükada süreciyle ilgili, Türkiye’de insan haklarına ve insan hakları savunucularına yönelik bu kadar yoğun baskıların yaşandığına da denk gelmesi. Sadece insan hakları savunucuları değil aslında, biz bunu bütün açıklamalarımızda da söylüyoruz; muhalif olan bütün seslere yönelik bir baskı durumunun söz konusu olduğu bu günlerde aslında bu üzerinde ortaklaşılan insan hakları normlarının öneminin vurgulanması sanırım bir kere daha ön plana çıkıyor, gerekli bir şey. Çünkü biz tabii böyle çok üstten konuşuyor gibi de, teorik konuşuyor olmak da istemiyorum çünkü pratik alanda şunları çok yaşıyoruz, bütün bu ortak oluşturulmuş, insanlığın ortak değerlerini, insan haklarının evrensel normlarını göz önünde bulundurmamanın pratik sonuçlarını biz bugün hem hak savunucuları olarak, hem insan hakları hareketi olarak aslında çok yakıcı bir şekilde yaşıyoruz.

 

ÖM: Bu basit bir spor dalı değil yani, hayatımızın en derin kılcal damarlarına kadar nüfuz etmiş olan bir şey yani.

 

RSA: Kesinlikle öyle etkiliyor ve pratikte dediğim gibi bu baskıları da aslında maalesef bugün yaşıyoruz ve buna dair de bir faydası olmasını umuyoruz aslında bu çalışmanın.

ÖM: Bianet’ten gördüğüm sergi öncesinde de yayınlanan “İnsan hakları ayrımsız olarak herkes içindir, bunu göstermeyi amaçlıyor” cümlesi klasik, basmakalıp, klişe bir söz gibi geliyor ama hayatın ta kendisi bu.

 

RSA: Kesinlikle. Yani UAÖ’nun ortaya çıkışından bu yana aslında amacı bu ama bizim bir ‘sloganımız’ vardır, bütün hakların herkes için kullanılabildiği bir dünya yaratmak için biz çalışırız. Bunun aslında hali hazırda baktığınızda İHEB gibi, çeşitli mekanizmalar gibi aslında üzerinde uzlaşılabilmiş organları da var. Yani bunu gerçekleştirmek öyle çok ütopik, çok hayal de değil aslında. Herkesin ortak hakları, herkesin kullanabileceği ortak haklardan söz etmek mümkün, insan hakları tam da bu dediğimiz gibi zaten. Dolayısıyla yapılabilecek, başarılabilecek bir şey ama tabii bunun için çaba göstermek gerekiyor, insan haklarını savunabilmek gerekiyor.

 

ÖM: Benim için özel bir anlamı da var, yani UAÖ bu tarz çalışmaları fazla yapmıyor dediğiniz ama aslında hem doğru hem değil, çünkü ben ilk kurulduğu zaman Türkiye’de yasaktı uzun süre. İlk kurulduğu zamanı net olarak hatırlıyorum, hukuk fakültesinin büyük değerli ismi, hukukçu Prof.Dr. Münci Kapani başkanıydı. UAÖ’nün Türkiye’de kurulması için izin çok zor alındı, arkasında da Prof.Dr. Mümtaz Soysal da başkanıydı. İlk genel sekreterinin kim olduğunu biliyor musunuz?

 

RSA: Biraz hatırlatırsanız.

 

CT: Ben biliyorum!

 

RSA: Kimmiş?

 

CT: Biraz önce bahsedilen kitabın yazarı.

 

ÖM: Karşınızda duruyor! Yani o zamandan beri bu insan hakları meselesinin ne kadar önemli olduğunu, ben ayrıca Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde kurulmuş olan İnsan Hakları Merkezi’nin de ilk sekreteriyim. İki tane sekreterlik yaptım.

 

RSA: Çok kıymetli bir kurum, yani hâlâ tabii biraz sıkıntılar da yaşadı son dönemde.

 

ÖM: Evet bir hayli!

 

RSA: Çok yakın da çalıştığımız bir kurumdur, çok kıymetli.

 

ÖM: Peki bu serginin şeyine de bakalım, neler var sergide birazcık spesifik konulara bakalım; yani göç var, Cumartesi Anneleri var, onları anlatır mısınız?

 

RSA: Tabii, sergide 26 sanatçımız hepsi birbirinden kıymetli, çok teşekkür ediyorum buradan, yani böyle bir dönemde insan hakları hareketine de, UAÖ’ne de omuz verip beraber bir emek ortaya koymak çok kıymetli tabii ki, çok teşekkür ediyoruz her şeyden önce kendilerine destekleri için. 26 sanatçı farklı eserlerle katılıyorlar, bazı sanatçılarımızın birden fazla eseri var. Yani değinilen konular genelde biz sanatçı arkadaşlarımızla yola çıkarken şunu konuştuk, dedik ki “İHEB’nin sizin için ne ifade ettiğini bize bir eserinizle anlatabilir misiniz?” çok basit bir şekilde. O kadar farklı işler çıktı ki ortaya dediğiniz gibi temalar da çok çeşitli, göç teması var, kadına şiddet var, tabii birinci nesil insan hakları dediğimiz işkence, kötü muamele, vb. elbette var sergide, ifade özgürlüğü çok yoğun biçimde yer alıyor eserler içerisinde, basın özgürlüğü var tabii ki. Günümüzde biraz aslında güncel açıdan yorumladı sanatçılarımız, hem sadece insan haklarının onlar için ne ifade ettiğini değil de günümüzde yaşanan insan hakları ihlalleri, hatta günümüz Türkiye’sinde yaşadıkları baskıların da biraz yarattığı hissiyat üzerin eserler ürettiler. Dolayısıyla çok farklı temalarda, büyük şemsiyesi insan hakları olan ama küçük küçük ihlallere, maalesef yaşanan baskılara ve tabii ki küçük tekil tekil haklara dayanan eserler oldu. Böyle diyebilirim, yani 26 sanatçının çok farklı eserleri var.

 

ÖM: Sanatın değiştirici gücünü, fonksiyonunu da tekrar ortaya koyması açısından son derece önemli. Yani Cumartesi Anneleri’nin de konu edildiği, tutuklu gazetecilerin ki Türkiye’nin 120’nin üzerinde tutuklu gazeteci bulunduğu

 

RSA: 150 civarı bizim sayılarımıza göre. Tabii şu da var, bizim açımızdan UAÖ tabii siz çok daha iyi bilirsiniz ama çok farklı çerçevede, çok farklı haklara dair çalışmalar yürüten bir kurum. Sadece ifade özgürlüğü ya da sadece mülteci haklarıyla ilgili değil elimizden geldiğince bütün ki maalesef uçsuz bucaksız ihlaller skalasından söz ediyoruz, bütün alanlarla ilgili çalışma yapmaya çalışıyoruz. Sizin de vurguladığınız gibi mesela Cumartesi Anneleri’yle ilgili, barışçıl toplanma hakkıyla ilgili, son dönemde yaptığımız kampanyalarla ilgili de aslında eserler çıktı. Aslında bu bizim talebimiz değildi ama tabii sanatçıların kaygılarıyla insan hakları gündeminin ortaklaştığını görmek de iyi bir şey.

 

ÖM: Tam da onu söylemeye çalışıyordum ben de demin, bu sanatın dönüştürücü gücü, insan haklarından, temel haklardan, özgürlüklerden ayrı düşünmek bile imkansız yani.

 

RSA: Kesinlikle öyle yani ortaya çıkan eserlerde bunu görmek çok daha mutluluk verici oldu, çünkü az önce ondan bahsetmek istemiştim yani biz basit bir şekilde bunu söyledik sanatçı arkadaşlarımıza ve eserler onlardan geldi, konuları, vs. her şeyi onlar seçtiler ve hakikaten bizim gündemimizle sanatçıların, sanatın gündemi de birebir örtüşüyormuş demek ki, bunu gördük eserlerde. Bu ayrıca da mutluluk verici bir şey bizim için çünkü bir yandan şöyle bir durum da söz konusu, bizim aslında İHEB’nin 70.yılıyla ilgili yaptığımız kampanyada amaçlarımızdan bir tanesi de biraz daha ulaşamadığımız herkese ulaşmaya çalışmak, çok daha geniş kesimlere ulaşmaya çalışmak. Mesela bu hakların gündelik yaşamda kullanıldığının farkına varılmasına sağlamaya çalıştığımız etkinliklerin amaçlarından bir tanesi o. Yani gündelik hayatta aslında insanlar bunları kullanıyorlar ama farkında değiller, ne yapabiliriz de onlara bu konuda farkındalık yaratabiliriz? Çok daha geniş bir alana yaymak istedik, bu açıdan da sanatçıların eserlerinin gündeme dair olması, insan haklarının da gündemine dair olması, toplumsal gündeme de dair olması, o açıdan bizim için çok mutluluk verici oldu.

 

ÖM: Evet çok önemli bir şey çünkü soyut bir düzlemde kalıyor ve “İşte insan hakları, tamamdır” filan gibi konuşulurken birdenbire hayatımızın ta merkezinde yer aldığını bu konunun ve daha önemli pek az şeyin olduğu ortaya çıkıyor. Bianet’ten okuyorum şunu da demişsiniz “bugüne kadar beyannameyi belki de baştan sona hiç okumamış, haklarının ne olduğun bilmeyen, yaşadığı hayatın içinde haklarının ne kadarını kullanabildiğinin belki de farkında olmayan insanlara da ulaşabilmek istiyoruz” diye söylemişsiniz ki bunun tayin edici önemde bir mesele olduğunu sanıyorum. Çünkü biraz önce de söylemeye çalıştığım gibi “Tamam çok iyidir, klasik metinler bunlar ama dursun işte, biliyoruz” filan deniyor ama aslında pek bilmediğimiz ve her saniye kullandığımız ve kullanmak mecburiyetinde olduğumuz şeyler.

 

RSA: Kesinlikle öyle ve çok da memnun olarak aslında kullandığımız bir yandan da şeyler, kıymetini bilmek bu açıdan da önemli.

 

ÖM: Aynen öyle.

 

RSA: Tabii şöyle bir şey var Ömer bey, son dönemde dediğiniz bir şey kesinlikle çok doğru, yani insan hakları tama bir yerlerde duruyor, çok soyut bir şey gibi. Bir yandan son dönemde de bunu belki son 5 yıl filan diyebilirim Türkiye açısından da, global düzeyde de bunun kesinlikle etkilerini görüyoruz ama insan hakları kavramı o nötr olma halinden negatif hale de biraz gelmiş durumda. Bir korkutuculuğu var başta da söylediğim gibi; belki Türkiye’de insan haklarını savunmak, insan hakları mücadelesi vermek elbette hiçbir zaman kolay olmadı ama özellikle son dönemde, 2 yıldır ya da biraz daha fazla zamandan bu yana olağanüstü hal döneminde de bu böyle biraz hak savunucularının, hakları için mücadele edenlerin, açık söylemek gerekirse kriminalize edilmesiyle aslında korkulan da bir kavram haline de geldi. Hani sadece öyle bir yerde duran, çok umursanmayan bir kavramdan maalesef bir adım da geri gelerek, insanların ürktüğü, pek yanaşmak istemedikleri bir kavram haline geldi, getirildi diyelim daha ziyade. Tabii çok da fazla mekanizma kullanıldı bunun için, çok da bilinçli yapılan bir şey olduğunu biz daha önce de vurgulamıştık, yani bu hak savunucularının, insan hakları mücadelesinin kriminalize edilmesi çok tehlikeli bir şeydir diye. Dolayısıyla aslında şimdi biraz daha fazla efor sarf etmek gerekecek daha geniş kesimlere bunu anlatabilmek için.

 

ÖM: Aynen öyle, mesela bir başka yönü daha var paradoksal olacağını söyleyebilirim, o da işte ‘Biz hukuk devletiyiz, herkese göstereceğiz’ diye bir klişe var, ‘Demokratik hukuk devletiyiz’ diye devletin en tepesinden bütün kademelerine kadar, bakanlarına, cumhurbaşkanından içişleri bakanına kadar kullandıkları bir söylem var ‘biz zaten saygılıyız’ şeklinde ve içi tamamen boşaltılmış bir kavram olarak var. İşte gazeteciler hapiste, vb. gibi son derece...

 

RSA: STK’lar kapanıyor, dernekler kapanıyor, yayıncılar öyle

 

ÖM: Yeni soruşturmalar var, işte bu serginin açılışını engelleyen şeyler filan var.

 

RSA: Tabii hiçbir somut dayanağı olmadan.

 

ÖM: Tabii çok önemli bu açıdan gündemde olan bu sergi ne kadar sürecek?

 

RSA: 30 Aralık’a kadar sürecek, şimdilik planımız öyle ama büyük ihtimalle öyle olacak.

 

ÖM: Yıl sonuna kadar devam edecek.

 

RSA: Evet yıl sonuna kadar, yaklaşık 40 gün kadar açık kalacak, ziyaretçileri bekleyecek sabah 11:00’den akşam 19:00’a kadar Pazartesi günleri dışında her gün ziyaret edilebilir Depo’da. O yüzden ziyaretçileri bekliyoruz.

 

ÖM: Türkiye’den umudu kesmiş durumda olan insanlar var, mesela “Lise öğrencileri, gençler gelebilirse çok güzel olacak” demişsiniz ve “Onların haklarıyla ilgili bu sergiyi görebilmelerini isteriz, bilgi hâlâ elimizdeki en güçlü güç kaynağı” diyorsunuz ki katılmamak elde değil. Yani “İnsan haklarına sahip çıkmanın yaşamamızın her alanına etkisi var, o yüzden öncelikle bilmek, hatırlamak gerekiyor” diye ben sizin sözlerinizi size gönderiyorum.

 

RSA: Teşekkür ederim. Dediğim gibi gençleri sergimizi ziyaret etmeye hem davet ediyoruz, hem de teşvik ediyoruz, muhtemelen bunun için çalışmalarımız da olacak ayrıca, hani gençleri sergiyi görmeye teşvik etmek için. Bunu çok önemsiyoruz hakikaten.

 

CT: Tekrar çok teşekkür ederiz geldiğiniz için.

 

RSA: Rica ederim, ben teşekkür ederim.

 

ÖM: Evet çok teşekkürler, gerçekten her şey birbirini bütünler nitelikte oldu; sanat, haklar, vs. Bu şekilde de bitirirken böyle bir serginin açılışının burada yakınımızda, komşumuz olarak da tanık olmak da bize ayrı bir keyif veriyor. Onu da söyleyelim.