Oya Baydar: Suudi'nin Kaşıkçı cinayeti, Türk yargısının Osman Kavala cinayeti

Oya Baydar: Suudi'nin Kaşıkçı cinayeti, Türk yargısının Osman Kavala cinayeti

19 Ekim 2018

Başlığı sert mi buldunuz, yok artık o kadar da değil mi dediniz? Demeyin. Yandaş da olsanız yoldaş da olsanız, elinizi - eğer varsa- vicdanınıza koyup, bir durup düşünün. Cinayet sözcüğünün birincisini fiilî, ikincisini mecazî anlamda kullanmış olsam da, Suudilerin son iğrenç cinayeti ile suçsuz bir insanı rehin alıp hakkında iddianame bile hazırlanmadan bir yıl özgürlüğünden mahrum eden zihniyet arasında nitel değil sadece nicel fark var. Eğer bu ülkede hâlâ utanıp sıkılmadan gözümüzün içine baka baka hukuktan, bağımsız yargıdan söz eden birileri varsa bilsinler ki Osman Kavala olayı bir hukuk cinayetidir ve Türkiye’de hukukun, yargının, adaletin, yerini rehine uygulamasına bıraktığının tartışmasız ispatıdır.

Suudi muktedirlerin cinayetiyle Türkiye’de geçerli kılınan rehine hukukunun ortak kaynağı ve amacı muktedirlerin iktidarları için tehlike gördükleri muhaliflerini yok etme dürtüsüdür. Muktedir ve çevresi katli vaciptir fetvasını verir, istenmeyen kişi Suudi Arabistan türü ülkelerde muktedirin cellatları tarafından doğrudan katledilir. Elâleme karşı kerhen de olsa hâlâ hukuk-guguk sözleri edilen bizim gibi ülkelerde ise muhalif olan, korkulan, istenmeyen kişiyi susturma işi emir kulu sözde yargıya havale edilir.

İddianame olsa ne olur olmasa ne olur

Osman Kavala’nın Silivri hapishanesinde bir yılı dolmak üzere. Hep iddianamesinin çıkmadığına vurgu yapıyoruz da, iddianame hazırlansaydı ne olacaktı, diye sormuyoruz. Reis’in emri, yalancı gizli tanıkların ifadeleri, önüne konan saçma sapan metinleri iddianame diye sunmaktan utanmayan sözde savcıların suçlamalarıyla hazırlanan iddianame olsa ne olur olmasa ne olur! Rahip Brunson iddianamesinde ifadelerini geri alan yalancı şahitlerin suçlamalarından başka ne vardı ki! Yakından takip ettiğim Cumhuriyet gazetesi davası iddianamesinde muhteris muhbirlerin “gazetenin yayın politikasını değiştirdiler” suçlamasından başka ne vardı ki! Müebbed hapse mahkûm edilen Nazlı Ilıcak, Ahmet Altan, Mehmet Altan’ın iddianamelerinde, ne demekse “sübliminal” darbe suçlamasından başka ne vardı ki! Selahattin Demirtaş’ın, Kürt siyasetçilerin, belediye başkanlarının, CHP milletvekili Enis Berberoğlu’nun iddianamelerinde yakıştırmadan, gizli (yalancı) tanık ifadelerinden başka ne var ki!

Öte yandan, haklarında somut suç delili olmadan, iddianame hazırlanmadan, ama FETÖ ama PKK iltisaklı (ilişkili) şüphesiyle, yakıştırmasıyla bir yıldan fazla süredir içerde tutulan o kadar çok insan var ki… Yeterince tanınmış olmadıkları, adları ünleri yaygın bilinmediği için onlardan söz bile edilmiyor. Onlar, Silivri gibi göz önünde olmayan hapishanelerin korkunç şartlarında aylardır, yıllardır zulüm görüyorlar. Yargısız infaz deyimi buraya cuk oturuyor.

Cinayetlerin esas failleri, ortakları ve yardımcıları

Suudi devletinin işlediği Kaşıkçı cinayetinin doğrudan ve dolaylı failleri apaçık ortada. Peki ya bu cinayete göz yumanlar, uluslararası planda cezasız kalmasına yardımcı olanlar? Mesela dünyanın ve Amerika’nın başına gelmiş en büyük felaketlerden biri olan Trump... Suudilere milyarlarca dolarlık silah satan, ayrıca Kaşıkçı cinayetinin ortaya çıkmasından sonra kendisine gönderilen 100 milyar dolarlık rüşveti/ göz yumma payını cukkalayan Trump “Suudî Arabistan’la Kaşıkçı yüzünden ilişkilerimizi bozamayız” derken bu katil zihniyetin suç ortağı olmuyor mu? “Tahkikat sona erene kadar Suudi Arabistan’la ilişkilerimizi kesmeyiz” mealinde bir şeyler geveleyen Putin hangi etik anlayışı gözetiyor? Sadece onlar değil, cinayete bin bir kılıf uydurmaya, görmezden gelmeye, unutturmaya çalışan bütün devletler ve siyasetçiler, hepsi kendi iktidarları,  korumaya çalıştıkları nüfuz bölgeleri, iğrenç dış politika hesaplarıyla katillerle işbirliği, yardım ve yataklık yapmıyorlar mı?

Gelelim bizdeki hukuk cinayetlerine... Emri verenler, mahkemelerden önce hüküm kesen muktedirler, hukuku adaleti bir yana koyup muktedirin isteği doğrultusunda iddianame hazırlayıp karar veren yargı mensupları, davalar sırasında sapına kadar yalan haberlerle, düzmece tanıklıklarla kamuoyunu yanıltan, yandaşlığı aşağılık düzeyine vardırmış medya, karanlık odakların sözcüsü kalemşörler… Hepsi hukuk cinayetlerinin suç ortağı değiller mi?

Dünyada da ülkemizde de hakkın, hukukun, evrensel ahlâki-insanî değerlerin yerini kaba kuvvetin, yalanın, savaşın, kanın, ayrımcılığın, vicdan yitiminin aldığı; kötülerin hükmettiği, kötülüğün egemen olduğu bir çürüme döneminden geçiyoruz. Tünelin ucunda ışık göremeyen kitlelerin bezginliğini, suskunluğunu, bana dokunmayan yılan bin yaşasın psikolojisini körükleyen: Çaresizlik duygusu ve umutsuzluk.

İnsan, hukuk ve vicdan katillerinin dünyayı ve ülkemizi teslim almamaları için silkinip dikleşmemiz, yenilecek bile olsak aramızdaki bütün farklılıkları, bütün ama’ları (şimdilik) bir yana koyup “kötü”leri afallatacak bir umut atılımına cesaret etmemiz gerekiyor.

En büyük engel kendimiziz, kendimizi aşabilirsek başarabiliriz.