Eylül 2016

Bağlı olduğu dosyalar: 
2016'nın Ardından

Eylül 2016

28 Aralık 2016
Friend Of the Earth Scotland

Eylül 2016'da dünyamız, o biricik evimiz, atmosferde 400ppm (milyonda 400 parçacık)  karbondioksit eşiğini aştı. Hem de bir daha geri dönmemek üzere! Ayrıca Eylül’ün son haftasında, dünyanın klima cihazı görevini yerine getiren Kuzey Buz Denizi buz örtüsünün tamamen ortadan kalkmasına 2 yıl kalmış olabileceğini öğrendik.

Açık Gazete podcast servisi: iTunes / RSS

"Susmam... Bedeli ne olursa olsun susmam."

Gazeteci Aydın Engin, Türkiye'de darbe girişiminden sonra tutuklanan gazetecilerin tümünün tutuksuz yargılanmalarının evrensel hukukun ve TCK'nın açık gereği olduğunu belirtiyor; "ustası" Fuat Büte'nin 45 yıl önce 12 Mart darbesi günlerinde kendisine verdiği  "Susma. Zulmü ... Susarsan da tasvip etmiş olursun evlat" öğüdünü hatırlıyor ve hatırlatıyor. (Cumhuriyet)

*

Türkiye’de darbe girişimini takip eden olağanüstü hal uygulamaları, kamu ve özel kurumlarda geniş çaplı tasfiye dalgaları, yargı erkine ilişkin müdahaleler Eylül ayında da hız kesmedi. HSYK kararı ile 543 hakim ve savcı daha meslekten men edilirken, geleneksel adlî yıl açılış töreninde bağımsız yargı tarihinde görülmemiş bir durum yaşandı: Yeni adli yıla Beştepe’deki görkemli Cumhurbaşkanlığı sarayında düzenlenen görkemli bir törenle girildi.

Davalar olağanüstü halin olağan hızında devam etmekteydi. Duayen gazeteciler Hasan Cemal, Tuğrul Eryılmaz ve Nadire Mater, kapatılan Özgür Gündem’in nöbetçi yayın yönetmenliğini yaptıkları için “terör örgütü propagandası” yaptıkları suçlamasıyla savcılıkta ifade veriyor, gazeteciler Ayşe Düzkan ile Ragıp Duran, ardından da İMC TV Haber Müdürü ve DİSK Basın İş Genel Başkanı hakim karşısına çıkıyordu.

Cumhuriyet Gazetesi Eski Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar hakkında, İstanbul Adalet Sarayı önünde silahlı saldırıya uğradığı davaya ilişkin duruşmalara katılmadığı gerekçesiyle zorla getirme kararı çıkartıldı.

Yazar ve gazeteci Ahmet Altan darbe girişiminden 2 gün önce kardeşi Profesör Mehmet Altan’la birlikte televizyondan “subliminal mesaj” vererek "darbeye iştirak ettiği" iddiasıyla gözaltına alındı. Soruşturma kapsamında 12 gün sonra çıkarıldığı Nöbetçi Sulh Ceza Hâkimliği'nce serbest bırakılan Ahmet Altan, serbest bırakıldıktan birkaç saat sonra çıkan yakalama kararı ile tekrar gözaltına alınıp, kardeşi profesör Mehmet Altan ile birlikte cezaevine gönderildi. Altan kardeşlerin aynı hücrede kalmalarına ya da birbirlerini görmelerine de izin verilmeyecekti.

Daha bir yıl önce yapılan kamuoyu araştırmaları yargıya olan güvenin %30’un altında seyrettiğini gösterirken, bu uygulamalar toplumsal güveni sarsmaktaydı. O kadar ki, iki ay sonra, 2016 Kasım başında yapılacak yeni bir araştırma, bu oranın % 3’e gerilediğini gösterecekti! Demokrasiyle yönetilen ülkelerin bir başkasında bu kadar düşük bir değere rastlanmış mıdır bilinmez, ama Türkiye adliyesi mahkeme salonlarında hakimin arkasındaki duvarda koca koca harflerle yazılı o parlak “Adalet Mülkün Temelidir” cümlesinin altın yaldızı biraz solmuş gibiydi.

Agos Gazetesi Yayın Yönetmeni Hrant Dink'in katili Ogün Samast'ın suikast günü Samsun Emniyet Müdürlüğü'nde çekilmiş yeni görüntüleri, suikasttan 9 yıl sonra ortaya çıktı. Videoda daha önce görülen bayraklı fotoğrafların epey ötesine geçilerek, katil Samast'ın, Terörle Mücadele şubesinde polisler arasında kahramanlar gibi karşılandığı, övgü sözleriyle sırtının sıvazlandığı açıkça görülüyor, işitiliyordu. Yargıya güvensizliğin %97 olduğunu ortaya koyan ankette vatandaşın polise duyduğu güvensizlik oranının da % 72,2 çıkması, yani güvenin neredeyse dörtte 1’e inmiş olması şaşırtıcı sayılır mıydı?

OHAL kapsamında çıkarılan KHK aracılığı ile, İMC TV, Hayatın Sesi TV, Denge TV, Jiyan TV, Zarok TV ve Van TV’nin de aralarında bulunduğu 12 TV ve 11 radyonun yayını durduruldu. 12 TV ve 11 radyonun ismi RTÜK tarafından TÜRKSAT’a bildirildi, TÜRKSAT da, ismi iletilen kanallardan uydu ortamında yayın yapanların yayınını durdurdu.

Basın ve ifade özgürlüğü konusunda yaşanan bu kaygı verici gelişmelerin içinde biri vardı ki kimse ne olup bittiğini çözemedi, olaya rasyonel bir açıklama getirme zahmetine katlanan bile olmadı. DW'den Michel Friedman'ın  Conflict Zone adlı programı için Türkiye Gençlik ve Spor Bakanı Akif Çağatay Kılıç ile Ankara'da Bakanlık’ta yapılan söyleşinin kayıtlarına, Bakan’ın röportajın verildiği odadan ayrılmasının hemen ardından el konuldu. Belki de Türkiye tarihinin en hızlı sansür vakası olarak tarihe geçebilecek bu olayın ardından, Bakanlık "bu söyleşinin yayınlanmasının istenmediğini" söyledi, DW de kayıtlarını geri almak için bakanlığa dava açtı.

Nobel ödüllü İtalyan oyun yazarı Dario Fo’nun bir oyunu Devlet Tiyatroları programından “Milli-manevi duyguları pekiştirmek” gerekçesiyle çıkarıldı. Fo oyunlarında tasvir edilen olaylar eşliğinde şekillenen bir ülke gündemi oluşuyordu. Fo'nun, oyunlarını Türkçe’ye çeviren arkadaşı oyuncu Füsun Demirel de, bu tuhaflıktan gurur duyduğunu söyleyerek sansürle dalga geçen ünlü yazara, "İtalya'da konuşmak kolay! Ben kendimi o kadar özgür hissetmiyorum," diyerek Batı komedyası ile Doğu tragedyası arasındaki o ince, belli belirsiz çizgiyi daha görünür hale getiriyordu.

İstanbul Maslak'ta bir otobüste yolculuk yapan Ayşegül Terzi'ye şort giydiği için tekme atan ve basit yaralama suçlamasıyla ifadesi alındıktan sonra serbest bırakılan, sonra tutuklanan, sonra gene serbest bırakılıp tutuksuz yargılanan Abdullah Çakıroğlu’nun hikâyesi ile çerçevelenen Eylül ayında 35 kadın öldürüldü, 44 kadına cinsel şiddet uygulandı, 15 çocuk cinsel tecavüz ve istismara uğradı, bunlardan başka 3 de nefret suçu işlendi.

Eylül’ün bir başka çarpıcı skandalı da RedHack grubu tarafından medyaya sızdırılan elektronik mesajlara ilişkindi. Mesajlarda Doğan Yayın Grubu sahibi Aydın Doğan'ın damadı, holding başkan vekili Mehmet Ali Yalçındağ'ın, Cumhurbaşkanı’nın damadı Enerji Bakanı Berat Albayrak'a neredeyse her gün bilgi verdiği iddia ediliyordu. Damat Yalçındağ'ın, damat Albayrak'a yolladığı ileri sürülen e-postalar iktidar ile medya arasında insana elem veren ilişkileri gözler önüne seriyordu. Yalçındağ ay sonunda “grubu yıpratmamak için” istifa etti.

Bu ay da dünyada savaş ve kaos kesintisiz sürüyordu. Keşmir'in bağımsızlığı için mücadele eden militanlar sınırdaki Hindistan askeri üssünü basarak 21 kişiyi öldürdü, Afganistan'ın başkenti Kabil'de intihar saldırılarında 24 kişi öldü, New York’ta patlama oldu; Vali Andrew Cuomo, en az  29 kişinin yaralandığı patlamanın "bir terör eylemi olduğunu, ancak herhangi bir uluslararası terör örgütüyle bağlantısının bulunmadığını" söyledi.

Birleşmiş Milletler, Suriye'deki tüm insani yardım faaliyetlerini askıya aldı. Örgütün yardım konvoylarından birine Halep yakınlarında kimse tarafından üstlenilmeyen hava saldırısı olmuş, BM de kararı bunun üzerine almıştı. 12 kişinin öldüğü saldırıya bölgede savaş uçağı olan bütün ülkeler sert tepki göstermiş ve bunu kimse üstlenmemişti. Buğday, kışlık kıyafetler ve tıbbi malzemeler taşıyan 31 kamyondan 18'i imha edilmişti. Suriye İnsan Hakları Gözlemevi, saldırının Suriye ya da Rusya uçakları tarafından yapıldığını bildirmişti.

Doğu Halep, 18 Eylül 2016, Karam Al-Masri / AFP

Ülkede Kurban Bayramı'nda çatışmaların durması konusunda ABD ile Rusya arasında varılan ateşkes sona eriyor, Esad rejiminin uluslararası hukukta yasak olan misket bombası kullandığı duyuruluyor, rejimin kuşattığı, muhaliflerin denetimindeki Halep’in doğu bölgelerinde bir hafta içinde 444 kişi hayatını kaybediyordu,

BM Güvenlik Konseyi, Halep'te Esad rejimi ve Rusya'nın hava saldırılarında çok sayıda sivilin hayatını kaybetmesi üzerine acil olarak toplandı, ama ABD Dışişleri Bakanı John Kerry‘nin Rus mevkidaşı Sergey Lavrov’u telefonla arayarak Suriye görüşmelerini sona erdirebileceğini söylemesinden anlaşıldığı üzere, barış için pek de umut görünmüyordu ortada.

BM'nin sağlık konusundaki Özel Raportörü Puras’ın, Suriye'de iç savaş başladığından beri 269 hastanenin kullanılamaz hâle geldiğini ve 757 sağlık çalışanının hayatını kaybettiğini söylediği günlerde, Dünya Sağlık Örgütü, Halep’in kuşatma altındaki doğu bölümünden hasta ve yaralıların tahliyesi için acilen güvenli yollar açılmasını talep ediyordu.

Tartus, Haseke ve Humus'ta 50’ye yakın kişi hayatını kaybederken, ülkelerinde yaşadıkları bu cehennemden kaçmaya çalışan 1632 “yasadışı göçmen” geçiş yaparken yakalanıyordu. Türkiye, Suriye sınırının tamamını genişliği 2, yüksekliği 4 metre olan duvarlarla örmeyi düşlese de, Silahlı Kuvvetler'in Suriye’nin içlerine doğru ilerleyişi ile birlikte can kaybı da artmaya devam ediyordu.

Irak’ta da ordu, yıllar önce ricat ederek apar topar IŞİD militanlarına terkettiği Musul’u yeniden ele geçirme operasyonlarına başladı. Ama, tıpkı Suriye’de olduğu gibi Irak’ta da olup biteni değil anlamak, herhangi bir doğru bilgiye ulaşmak dahi son derece zor olmaktaydı.

Nitekim, bölgeyi en iyi bilen duayen gazetecilerden biri, Patrick Cockburn, yıl sonuna doğru, savaş sisini ve kirli propaganda savaşlarını, “Suriye ve Irak savaşları hakkında okuduğun her şey yanlış olabilir!” başlıklı bir makalesiyle özetleyecekti.

Savaştan kaçmak isteyenleri yüksek duvarlarla çevirip engelledikten sonra neler olacağının cevabı ise, Fransa’da aranabilirdi. Cumhurbaşkanı François Hollande, Calais’deki "Cengel" (yani orman) denen mülteci kampının tamamen kapatılacağını duyurmuş, İngiltere'ye geçmek için bekleşen 10 bin sığınmacının dağıtılacağını açıklamıştı. Zaten Birleşmiş Milletler verilerine göre 2016, Eylül ayı itibariyle Akdeniz üzerinden Avrupa’ya geçmek isterken en fazla sığınmacının öldüğü yıl olarak kayıtlara geçecek gibi görünüyordu.

Ve yine, yılın son günlerinde bu uğursuz kehanet de doğrulanacak, Aralık’ta, Noel gecesine bir gün kala Birleşmiş Milletler acı gerçeği açıklayacaktı: 2016'da Avrupa'ya ulaşmaya çalışan 5 bin göçmen Akdeniz'de boğulup gitmişti. Bu rakam şimdiye kadarki en yüksek yıllık rakamdı!  BM sözcüsü "Bu, bu yıl her gün, Avrupa'da emniyet ya da daha iyi bir yaşam arayan 14 kişinin öldüğü anlamına geliyor" diye konuşacaktı. Günde 14 ölü! Her gün!

Yani, en iyi göçmen, ölü göçmendi...

Ha evet, hava... Eylül havası: Öyle anlaşılıyor ki, önümüzdeki yüzyıllarda –eğer o tarihlerde hâlâ onları yazan ve okuyan kalmışsa–  2016 yılı Eylül ayı tarih kitaplarına yeryüzü ikliminde büyük bir dönüm noktası olarak kayda geçecek.

Oil Change International’in, 14 diğer önemli uluslararası ve yerel çevre savunucusu kuruluşla birlikte hazırladığı dehşet rapor, Eylül sonlarında yayımlandı: “Sınır Göklerdedir...” başlıklı raporun ilk cümlesi bu tarihi dönüm noktasını gayet özlü bir halk sözü ile dile getiriyordu:

“Eğer Çukurun İçindeysen, Artık Daha Fazla Kazamazsın”!

1960'tan 2016'ya atmosferdeki CO2 konsantrasyonu. Kaynak: ClimateCentral

Evet, Dünyamız, o biricik evimiz, atmosferde 400ppm (milyonda 400 parçacık)  karbondioksit eşiğini aşmıştı – hem de bir daha geri dönmemek üzere!

Ve evet, artık hepimiz 400ppm gezegeninin sakinleriydik. Hani, yarından itibaren sıfır karbondioksit salıyor olsak –ki bu “ihtimale” kargalar bile gülemezdi!– gene de atmosfere salmış olduğumuz bu sera gazı onyıllar boyu, belki yüzyıllarca orada “asılı kalacak”tı.

Başka türlü söylersek, bugün doğan çocuklar, atmosferdeki karbondioksit yoğunluğunun milyonda 400 parçadan az yoğunlukta olduğu bir dünyada asla yaşamayacaklardı. Bu yoğunluk, endüstri çağı öncesi, yaklaşık 200 yıl önceki seviyelerin yüzde 42 üstünde demekti!

Bu da, başka birşey de demekti aynı zamanda: Felaket kapıyı çalıyor, hatta kapıyı rezelerinden söküyor, demekti!

Raporun altında imzası olanlardan 350.org kurucularından yazar ve aktivist Bill McKibben, şöyle diyordu: “Felaket boyutunda ısınmayı engellemek konusunda ciddiysek, bu yeni rapor, hiç yeni kömür madeni kazamayacağımızı, hiç yeni petrol kuyusu açamayacağımızı, hiç yeni boru hattı yapamayacağımızı gösteriyor. Tek bir tane bile. Fosil yakıt cephesini genişleteceğimiz zaman geçti bitti. Tek umudumuz, işletime zaten almış olduğumuz sahalardan gelen karbon kaynaklı tüm enerji üretiminde hızlı, kontrollü bir düşüş gerçekleştirebilmek.”

“Uzun lafın kısası, fosil yakıtları, kömürü, petrolü, doğal gazı “yerin dibinde bırakmak mecburiyetindeyiz. Olduğu gibi! Rakam rakamdır,” diyordu McKibben ve ekliyordu: “Yani, mesele azaltmak falan değil, mevcut rezervleri tamamen yerin altında bırakmak. “Onyıllarca böyle yemeye devam edersek ölümcül derecede obez olacağız diye bakmak yanlış. Zaten buzdolabında mevcut olan yiyecekleri yesek bile gene de obezlikten öleceğiz.”

Bu matematik testinin tek doğru cevabı vardı. Ve eğer testte doğru cevabı veremezsek, hepimiz toptan çakardık, 10 bin yıllık insan medeniyeti de bizimle birlikte çakardı.

Dünyanın dönüm noktası niteliğindeki bu OCI raporunu yorumlayanlardan bir diğeri, Guardian’ın çevre yazarı Monbiot oldu: Eylül bitmeden kaleme aldığı zehir zemberek makalenin başlığı da gayet manidar ve netti: “Hidrolik Kırma/Kaya Çatlatma Yok, Sondaj Yok, Kazı yok,  Hafriyat Yok: İşte Yeryüzünde Hayatı Kurtarmanın Tek Yolu.”

Yazıda şirketlerle siyasetçilerin yaptıkları sinsi işbirliği ile önümüzdeki 20 yılda dünya yüzünde yeni fosil yakıt hafriyatı ve çıkarılan bu yakıtların nakliyati için bir kenara ayrılmış olan para miktarı da açıklanıyordu: 14 trilyon $. Bu rakam, Türkiye’nin yıllık milli gelirinin (GSYİH) tam 14 katıydı; dünyanın en zengin ülkesi ABD’nin toplam yıllık hasılasından ise birazcık azdı.

OCI raporu ile tastamam aynı gün, Oxford Üniversitesi’nde bir bilim konferansından başka bir mühlet geliyor, Paris İklim Zirvesi’nde 200 dünya ülkesinin üzerinde anlaştığı 1.5 derecelik kritik ısınma eşiğini aşmamıza sadece 10 yıl kaldığı ortaya konuyordu.

Artık neredeyse uğursuz olduğuna inanacağımız şu Eylül ayı biterken dünyanın önde gelen iklim bilimcilerinden bir grup, dünya ahalisinin üstünde adeta “bomba etkisi” yaratacak bir rapor yayınladı: 2 derecelik ısınma eşiğini 2050’de aşıyorduk; yani insanlığın büyük felaketi önleyebilmesi ve fosil yakıtlardan tamamen kurtulması için sadece 34 yılı kalmıştı!

Eylül 2016 itibarıyla arktik buz örtüsü bu güne kadarki minumum seviyesinde. (NOAA ve NASA uydu verilerine dayanarak.)

Günümüzün önde gelen buzul bilimcilerinden Cambridge Profesörü Peter Wadhams, yine Eylül’ün son haftasında bir başka “raf ömrü dolumu”nu cümle âleme ilan etti: Dünyanın klima cihazı görevini yerine getiren Kuzey Buz Denizi buz örtüsünün tamamen yok olması için önümüzde sadece 2 yıl kalmış olabilirdi!

2 Yıl sonra yalnız mecazî (metaforik) anlamda değil, gerçek anlamda “tek kutuplu dünya”mız olacaktı! Son buzul çağının bitmesinden, yani 10 bin küsur yıl aradan sonra Arktik deniz buzlarının ortadan kalkması ilk kez gerçekleşmiş olacaktı. Bir başka deyişle, iklim değişikliğine sebep olarak jeolojik Holosen çağını bitiren ve Antroposen (yani insan) çağını getirmiş olan insan, yeryüzünde buz kıtasını kaldırıp yerine okyanus getiren tür olarak gezegenin, belki de evrenin tarihindeki şaşırtıcı yerini almış oluyordu!

“Facia” mı dedi buz bilimciler? Kimileri için evet. Hatta dünya insanlarının yüzde 99,9’u için öyle olabilir. Ama gene de genelleme yapmamak gerek: Şanslı küçük bir azınlık için durum bambaşka. Binde biri oluşturan süper zenginler, dünya cayır cayır yanarken, Kuzey buzları arasında –kelimenin her iki anlamında da– “cool” bir gezideler. Yazar ve aktivist Dahr Jamail, “uğursuz” Eylül ayı sonunda yayımlanan yazısında Kuzey buzları arasında seyreden muhteşem geminin hikâyesini bize anlatıyor.

Jules Verne’in kulaklarını çınlatacak, bilimkurgunun babası bu büyük yazarı hasetten çatlatacak bir gezinin hikâyesi bu. İnsan kaynaklı iklim yıkımının en dramatik ve belirgin sonucu olarak, kuzey denizi buzları hızla erimişti, ama bu yaz başına kadar “tenezzüh” gemilerinin geçişine imkân yoktu. Derken, şirketlerden biri, açılan geçitte seferleri başlatıverdi! Böylece, Dünya yanarken, zengin elitler Kuzey Denizi’nde 1 aylık mükellef bir “seyr-ü sefa”ya çıktılar.

12 Eylül’de Alaska’nın Seward limanından demir alıp Kuzey Kutbu üzerinden New York’a “yelken açan” aşk gemisinin adı “Billur Sükûnet” idi. 250 metre uzunluğundaki bir “yüzen saray.” 13 güvertesi, 535 lüks kamarası, birçok yüzme havuzu, golf sahası, kumarhanesi, “kaplıca”sı (spa), fitness merkezi, kuaförleri, sinema salonu ve elbette 24-saat oda servisi vardı. Kısacası, Halep oradaysa arşın buradaydı!

1700’ün üzerinde yolcu ve mürettebatı bulunan gemide tüm biletler satıldı. Fiyatlar kişi başı 22 bin dolardan başlıyordu. Eriyip giden Grönland buz örtüsü üzerinde “günübirlik” seferlerde müthiş maceralar yaşamak isteyen meraklılarsa ek ücret ödüyorlardı elbette. En ucuz kamara 21,855 dolardı. Fiyat listesinin en tepesinde Billur Sırçaköşk (Crystal Penthouse) yer alıyordu: Ayrı verandası, salonu, yemek salonu ve özel uşak servisi ile birlikte 100 metrekareye yakın bu dairenin kişi başı fiyatı120,095 $ idi.

Bu seneki kutup seyr-ü sefainini kaçıranlara da müjdeli haber vardı: İşletmeci turizm şirketi Crystal Cruises (Billur Seyrüsefa) gelecek yılın biletlerini şimdiden satışa çıkarmıştı bile.

Bu ay bir başka çarpıcı gelişme de tarım ve et endüstrisinde yaşandı. Aralarında toplam 1,25 trilyon $ tutarında bir serveti kontrol eden dev uluslararası yatırımcılar, FAIRR adlı bir koalisyon oluşturarak, Kraft Heinz, Nestle, Unilever, Tesco ve Walmart gibi 16 dünya gıda devine bir çağrıda bulundular.

Küresel ısınmanın önlenmesi için, et tüketiminin radikal biçimde azaltılması, vejetaryen, hatta tercihan vegan beslenmeye ağırlık verilmesi, 2008 ekonomik krizi gibi bir iklim krizine yol açabilecek bir “protein balonu”nun mutlaka önlenmesi isteniyordu. Böylelikle, tarihin ve talihin garip bir tecellisi sonucu, sigorta/reasürans devlerinden sonra dünyanın yatırım devleri de iklim adaleti için mücadele veren aktivistlerin ve bir de, vejetaryenlerle veganların yanında saf tutmuş oluyordu.

Eylül 2016, gezegende gelmiş geçmiş en sıcak ayların birbirini izleyen on yedincisi oldu! NASA raporunun herkesi hazan yaprakları gibi titretmesi beklenirdi ama, heyhat (!) medyada konu bile olmadı. Neden acaba?