Aralık 2016

Bağlı olduğu dosyalar: 
2016'nın Ardından

Aralık 2016

28 Aralık 2016
/ Joe Brusky

Kuzey Dakota’da Sioux yerli kabileleri ve ülkenin her tarafından gelip onları destekleyenler, aylarca sürdürdükleri barışçı protestoları ile "Büyük Kara Yılan"ı yani 3,8 milyar dolarlık ve 1800 kilometrelik petrol boru hattını durdurdular. Büyük tarihi önemi olan bir zaferdi bu.

Açık Gazete podcast servisi: iTunes / RSS

"İnsan hakları herkes içindir: onları korumak için mücadele etmezsek, bundan herkes etkilenecektir. Sayısız azimli bireyin onyıllar boyu yorulmak bilmez çabalarıyla yerleştirilen bu haklar, son aylarda çok açık seçik gördüğümüz gibi, gayet kırılgandırlar da. Savunmazsak, onları kaybederiz."

BM İnsan Hakları Bölümü direktörü Zeid Ra'ad Al Hussein, hem ABD'de hem de Avrupa'da yükselişe geçen "faşist söylem"in, dünya çapında insan haklarını "görülmemiş derecede" baskı altına alması konusunda insanları uyarıyor. (Common Dreams)

*

Aralık ayının ilk günlerinde fezaya fırlatılan, coğrafi kısıtlama olmaksızın dünyanın her yerinden yüksek çözünürlüklü uydu görüntüsü sağlayacak GÖKTÜRK-1 uydusu ile alakalı açıklamalarda, hem sivil hem de askerî uygulamalar için yüksek çözünürlüklü uydu görüntüleri sağlanacağı söylense de, uydu görüntülerine ihtiyaç olmaksızın, 2016 yılının son ayında yaşananlarla gelecek yılın nasıl geçeceğine dair yüksek çözünürlüklü görüntüler sağlamak pekâlâ mümkündü.

Ayın ilk günde tarihî rekorlar kırarak 3,50 lirayı geçen dolar ve 3,70’i geçen euro Türkiye’de hem telaş hem de bir seferberlik halinin yaşanmasına neden oldu.

Türkiye ekonomisi 2016'nın üçüncü çeyreğinde 7 yıl sonra ilk kez daraldı.

Tüketici güven endeksi Aralık ayında yüzde 8 oranında düşerken, hane halkı harcamaları da düşerken, devletin harcamaları artıyordu. 7 yıl sonra ilk kez daralan Türkiye ekonomisi karşısında, kimi uluslarası finans kuruluşları gelecek yıl doların TL karşısında 3.70 seviyesine yönelmesini beklediğini açıklıyordu ve hatta kimileri Türkiye ekonomisinin çöktüğünü söyleme cüretini kendinde bulabiliyordu.

"Dövizi silah olarak kullanıp bu milleti dize getireceğinizi sanıyorsanız aldanıyorsunuz!" diyerek bir üst aklın sinsi bir planına işaret eden Erdoğan, devletin çözümü kendi para birimi olan Türk Lirası üzerinden işlem yapmaya başlamasında bulduğunu söyleyerek, vatandaşların da aynı şekilde elindeki dövizi Türk Lirası'na çevirmesini istiyordu.

Erdoğan’ın çağrısının yankıları başta küçük esnaf olmak üzere halkın bir kısmında oldukça sıcak bir karşılık buldu. Dövizini bozdurup makbuzunu getirene, bedava yarım ekmek dönerden saç traşına, doğum günü pastasından mezartaşına, vesikalık fotoğraftan –zaman zaman erişim engellense de– internete kadar birçok şeyin bedava olduğu açıklamaları havalarda uçuştu.

Fakat üst aklın maşaları mıdır bilinmez, bazı ard niyetli kişilerin yakmalık sahte dolar ve ücreti mukabilinde bozulmuş döviz makbuzu satışına başlaması üzerine, bu seferberlik hali daha çok kamu alanına kaymak zorunda kaldı.

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Peyami Battal, üniversiteden veya Van dışından 500 bin dolarını bozduran talihli kişinin isminin, halen yapımı sürmekte olan amfitiyatroya verileceğini söylerken, belki de istemeden Türkiye’nin yüksek öğrenim sisteminin kalitesi hakkında önemli ipuçları vermekteydi.

Yüksek öğretimde hal böyleyken, Türkiye’deki orta ve lise eğitim sistemi ise düpedüz sınıfta kaldı. 540 bin öğrenci arasında yapılan Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) sınavının sonuçlarına göre Türkiye, 3 yılda 1 öğrencilerin muhakeme, algılama ve anlamlandırma yeteneklerinin ölçüldüğü  bu sınavın sonuncusunda 72 ülke arasında 50. sırada kendine ancak yer bulabildi.

Paralel doğrultuda bir başka kötü haber de Türkiye’nin dünyanın ‘en cahil’ ülkeleri arasında üst sıralarda yer alması idi! Önde gelen araştırma şirketlerinden Ipsos Mori, Eylül ve Kasım ayları arasında dünya çapında 27 bin 250 kişiyle görüşerek, 2016 Cehalet Endeksi'ni yayınladı. Araştırmanın kriterlerine göre Türkiye, en cahil ülkeler arasında 9'uncu sıradaydı

Türkiye’nin sınıfta kaldığı bir başka konu daha vardı: İklim Değişikliği. Nobel Ödüllü, eski ABD Başkan Yardımcısı Al Gore’un kurucusu olduğu bir proje tarafından düzenlenen “24 Hours of Reality” (Gerçekliğin 24 Saati) etkinliği Aralık başında dünyada milyonlarca kişi tarafından izlendi. Burada ilk kez açıklandığına göre, Türkiye, atmosfere en çok sera gazı salan 24 ülke (yani ilk yüzde12) içinde yer alıyordu! Bu 24 ülke atmosfere karbondioksit salımının % 50’sinden sorumluydu zaten!

Oysa, son 13 yılda tarım arazilerinin yüzde 10’unu kaybeden, resmen yarısı çöl olma tehlikesi ile burun buruna bulunan Türkiye, güneş enerjisi potansiyeli bakımından Avrupa’da 2. sırada olmasına rağmen bunun yerine kömüre abanmakla meşguldü!

Çevre Bakanı “Put yapmışız çevreyi, sermayenin önünü açacağım... Kömür santrallarının önü açılmalı!” diye haykırıyor, Çevre Bakanlığı jeolojik dönemlere ait, ender bulunan ve olağanüstü özelliklere sahip yerler olan SİT alanlarını yapılaşmaya açıyor, Orman ve Su İşleri Bakanı 7 milyar fidanı dikerek küresel ısınmayı önleyeceğini söylüyor, ama aslında 1 milyar hektara 950 milyar ağaç dikmenin ancak yeteceğini ve fakat bunun imkânsız olduğunu ya bilmiyor ya da söylemiyordu.

Siyasiler gibi valiler ve şirketler de fosil yakıt ve maden peşindeydi: Trabzon valisi, ”bakır üretiminin önündeki tüm engellerin kafasını koparacağız!” diyor, Rize valisi, Yeşil Yol’a karşı çıkanların yaylalara girişini yasaklıyor, Samsun valisi TSK’nın Suriye’ye nasıl girilmişse Kandil’e de girip oradaki yataklarda petrol çıkaracağını anlatıyor, Sabancı Holding Başkanı, Türkiye’nin kendi kaynaklarına, linyite –yani en kirli fosil yakıta– yatırım yapması gerektiğini söylüyor, iktidara yakın medya yerli kömürün neden önemli olduğu konusunda sürekli yayın yapıyordu

Aralık ayında, Olağanüstü Hal’in ilanından beri herhangi bir eleştirel tepki vermeyen TÜSİAD’ın bile OHAL'in bir an önce kaldırılması gerektiğini açıklamasına neden olan şey sadece ekonomik değil, güvenlik açısından da Türkiye'nin umut verici bir halde olmamasıydı herhalde.

Aralık’ta terör ve şidet kol gezmeye devam etti. İstanbul Beşiktaş'ta Vodafone Arena yakınında ve Maçka Parkı'nda gerçekleştirilen çifte bombalı saldırıda 37'si polis 44 kişi vahşice öldürüldü, 150’den fazla kişi de yaralandı. 300-400 kiloluk patlayıcının kullanıldığı ve TAK’ın üstlendiği bu vahşi eylemin ardından Halk arasında "Beleştepe" diye anılan noktanın adı "Şehitler Tepesi" olarak değiştirildi. Maçka Parkı da Şehitler Parkı oldu. Vodafone Arena’nın adı değiştirilmedi.

Bir diğer terör saldırısı ise, Kayseri Erciyes Üniversitesi önünde bekleyen halk otobüsüne yapıldı. Çarşı iznine çıkan sivil kıyafetli askerlerin de bulunduğu halk otobüsü geçerken, bomba yüklü bir aracın patlatılmasıyla 14 asker şehit olmuş 55 kişi de yaralanmıştı.

Başbakanlık tarafından Kayseri'de meydana gelen patlamaya ilişkin geçici yayın kısıtlaması getirilen saldırı yine TAK adlı örgüt tarafından üstlenildi. Şehit haberleri yurtiçinden olduğu gibi yurtdışından da gelmeye devam ediyordu.

Sıkıntı yaratacak bir başka istatistik de Türkiye’nin ateş, şiddet ve terörle imtihanı konusundaydı. Aralık sonralarında BBC’nin yaptığı derlemeye göre ülke son 18 ay içerisinde çok sayıda saldırının hedefi olurken, bu saldırılarda neredeyse 500 kişi yaşamını yitirmiş, yaralananların sayısı da 2.000’i geçmişti. Yani, AKP Genel Başkan Yardımcısı Yasin Aktay’ın, Beşiktaş’ta meydana gelen ve 39 kişinin şehit olduğu bombalı saldırıların ardından bir televizyon programına telefonla bağlanıp “Emin olabilirsiniz ki terör şu anda son derece azalmış durumda,” demesi çok anlamlı olmayacak, hatta biraz şaşkınlıkla karşılanacaktı.

Aynı doğrultuda, İçişleri Bakanlığı da Genel Başkan Yardımcısı'nı doğrulamayacaktı. Aralık ortasında bir haftada 45 ilde gerçekleştirilen PKK/KCK operasyonlarında toplam 924 kişinin gözaltına alındığını açıklayan İçişleri Bakanlığı bu hesapla senede 48 bin kişinin gözaltına alınabileceği gibi bir tahmine ulaşmamıza yol açıyordu.

Türk Silahlı Kuvvetleri ve silahlı Suriyeli muhalif grupların birlikteliğinde yürütülen Fırat Kalkanı operasyonunda dördüncü aya girilirken, en zorlu cepheye geliniyordu: EL BAB!

Suriye'nin Halep ilinde bulunan bir ilçe olan El-Bab, Membiç’in ardından ülke gündeminde çok konuşulan komşu beldelerin başında geliyordu. Silahlı Kürt grupların öncülüğündeki Demokratik Suriye Güçleri’nin, Esad rejimine ait birlikleri ve Fırat Kalkanı ile Suriye topraklarına giren TSK ve müttefiki Özgür Suriye Ordusu’nun ele geçirmek için büyük bir yarışa girdiği beldeye ilk ulaşan ÖSO ve TSK oldu.

Kasabanın çeperlerinde meydana gelen çarpışmalarda IŞİD'li (DEAŞ) teröristlerin intihar saldırıları ve çıkan çatışmalarda 14 asker şehit oldu, 33 asker de yaralandı. TSK’nın bildirdiğine göre, 138 teröristin de öldürüldüğü çatışmalar yaşanırken IŞİD vahşi taktiğini yine uygulayarak, elinde aylardır esir olarak bulunan Türk askerleri olduğu iddia edilen insanları hunharca öldürdüğünü gösteren bir video yayınladı.

Konu ile alakalı yayın yasağı getirildi, sosyal medya ve bazı internet sitelerine girişi yapılamadı. Yapılan tek açıklamada Milli Savunma Bakanı Fikri Işık, “Şu ana kadar 3 askerimizin DEAŞ'ın elinde olduğuna yönelik bilgimiz var. Evet, 3 tane askerimizin DEAŞ'ın elinde olduğunu değerlendiriyoruz. Ancak bundan öteki tüm yorumlar teyit edilmiş bilgi değildir. Bilgiler teyit edilmeden de itibar edilmemesi gerektiğini söylüyoruz," ifadelerini kullandı, ama bu cümlelerle ne anlatılmak istendiği tam anlaşılamadı.

El-Bab’ın bağlı olduğu Halep’in merkezinde ise bir başka dönüm noktası yaşanmaktaydı. 2012 yılından beri büyük silahlı çatışmalara, kanlı infazlara, bombardımanlara, dünyanın dört bir yanından gelen savaşçıların mücadelesine tanıklık eden Halep’te, Esad rejimine ait birlikler karadan, Rusya’ya ait uçaklar havadan büyük bir taaruza geçiyor, muhaliflerin elinde bulunan mahalleler bir bir düşüyordu.

BM'nin Suriye Özel temsilcisi Staffan de Mistura’nın “dev bir mezarlığa dönüşebilir" uyarısını yaptığı kentte, ateşkes görüşmelerinin bir kez daha başarısız olmasının ardından gelen bu taarruzla rejime bağlı birlikler birçok bölgede kontrolu ele geçirdi.

BM Halep’in doğusunda 82 sivilin öldürüldüğünü duydurduğu saatlerde Türkiye, İran ve Rusya’nın arabulucuğu ile antlaşma sağlandı ve onbinlerce sivil ve silahlı militan kendilerine sağlanan araçlarla Halep’ten ayrıldı.

Eşi Karlov'u uğurlarken. Erhan Ortaç / Getty Images

Türkiye’nin birçok yerinde Esad Rejimine verdiği bu destekten ötürü temsilcilikleri önünde telin eylemleri düzenlenen Rusya’nın Ankara’daki Büyükelçiliği’ni korumakla görevlendirilen ekipte yer alan 22 yaşındaki çevik kuvvet polisi Mevlüt Mert Altıntaş Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov’u, katıldığı bir sergi açılışı sırasında arkasından 9 el ateş ederek öldürdü.

Ülkeyi ve dünya diplomasisini derinden sarsan bu suikastin ardından, saldırganın FETÖ ile bağlantısı kuruldu, cinayetin 1 sene önce savaş aşamasına gelen Türkiye ve Rusya’nın düzeldiği söylenen diplomatik ilişkilerine karşı yapılmış bir hain eylem olduğu söylendi. İtiraf yoktu. Çünkü katil polis diğer polislerle girdiği çatışma sırasında öldürülmüş ve bazıları gözaltına alınan ailesi, “Şehit olduğu haberinin gelmesinden korkuyorduk, vatan haini çıktı," diyerek cenazeyi kabul etmeyecekleri açıklamıştı.

Elçi'nin naaşı devlet töreni ile uğurlandı, Dışişleri Bakanı tarafından Rusya’ya teslim edildi. Hazır gidilmişken İran ve Rusya ile masaya oturularak, Suriye'de ateşkesin genişletilmesi ve Esed rejimiyle muhalifler arasında barış görüşmelerinin yeniden başlaması konusunda mutabakata varıldı.

Bu kanlı gündemin içerisinde bir diğer taraftan da OHAL dolayısıyla çok da işler vaziyette olmayan Meclis'te yeni Anayasa şekillendirilmeye çalışılıyordu. Ak Parti ile MHP'nin uzlaşması sonrasında başlayan süreçte “başkanlık” yerine “cumhurbaşkanlığı” deniliyor, idam, yedek milletvekilliği gibi kavramlarla yeni tartışmalar ortaya çıkıyordu.

2016 yılının son ayında Wikileaks, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak'a ait olduğunu öne sürdüğü 57 bin 934 e-posta yazışmasını yayımlıyor, FETÖ soruşturması kapsamında yeni insanlar gözaltına alınıyor, BM Güvenlik Konseyi İsrail'in Batı Şeria'da yeni yerleşim birimlerinin inşaasına derhal son vermesini talep ediyor, Suudi Arabistan Yemen’de düzenlediği hava saldırılarında sivilleri öldürmeye devam ediyordu. Berlin'de bir Noel pazarına TIR ile dalarak 12 kişiyi öldüren terör şüphelisi İtalya’nın Milano kentinde vurularak öldürülüyordu.

İtalya'da yapılan eferandumda halkın, anayasanın yaklaşık üçte birinin değiştirilmesini öngören reform paketini reddetmesi üzerine Başbakan Matteo Renzi istifa etmiş, Özbekistan’da seçimleri görevi geçici olarak yürüten Şevket Mirzoyev kazanmış, Makedonya'daki erken genel seçimleri sağ eğilimli İç Makedonya Devrimci Örgütü-Makedonya’nın Ulusal Birliği Demokratik Partisi önde kapatmıştı.

Gambiya'da darbe ile yönetime gelen ve 22 yıllardır ülkeyi yöneten 51 yaşındaki diktatör Jammeh ise, öncesinde "1 milyon yıl ülkeyi yöneteceğini" söylediği seçimlerdeki mağlubiyeti kabul etmişti etmesine de, hem asker, hem de siyasetçi kimliğinden midir bilinmez, çabuk su koyvermiş, koltuğu bırakmaya yanaşmamıştı.

İklime gelince, Dakota’daki Sioux yerli kabileleri ve yerli olmadıkları halde ülkenin her tarafından gelip onları destekleyenler, mesela 2000’den fazla Amerikan gazisi, aylarca büyük fedakârlıklar ve bedel ödeyerek sürdürdükleri barışçı protestoları ile Büyük Kara Yılan’ı yani 3,8 milyar dolarlık ve 1800 kilometrelik petrol boru hattını durdurdular. Tarihte ilk kez, kovboy  - kızılderili savaşlarında süvari alayı yetişememiş ve beyazlar kaybetmişti. Zafer yerlilerindi. Tabii şimdilik. Gene de büyük tarihi önemi olan bir zaferdi bu.

General Wes Clark'ın oğlu Wes Clark Jr. yerli şifacıdan Amerikan Ordusu adına özür dilerken. (Kaynak: Huffington Post)

Bir zamanlar NATO Başkomutanı olan 5 yıldızlı general Wesley Clark’ın aynı taşıyan oğlu gazi Wes Clark Jr., yerli şifacının önünde diz çökerek Amerikan Ordusu adına onlara yaptıkları için özür diliyor, Şifacı da onun başını okşayarak “Dünyada Barış” diye sesleniyordu.

2016 yılının en önemli pozitif olaylarından biri Sioux kabilelerinin su koruyucularının zaferi idi. Bir ikincisi de, Başkan Obama’nın giderayak, Arktik bölgede 40 küsur milyon hektarlık muazzam bir bölgede ve bir de Atlantik Okyanusu kıyısında 1 milyon hektarlık bir bölgede denizaşırı (offshore) petrol sondajlarını sonsuza kadar yasaklamasıydı. Trump’ın gelişiyle bu durumun değiştirilip değiştirilemeyeceği tartışılıyordu, ama bu da çok önemli bir zaferdi. Hem bilimin söylediği doğrultuda bir gelişmeydi, hem de bunca yıldır aktivistlerin verdiği muazzam çabanın meyvesiydi.

2017’ye umutlu bir başlangıç yapmak için bunlar yeterli miydi? Burada büyük bir soru işareti var tabii. Ama olsun, mücadele her zaman umuttur.

Bununla beraber, son söz olarak herhalde itiraf etmek gerekir ki ne Aralık ayı, ne de 2016 yılında yaşananlar, Yasin’in getirdiği o ayranın beyazlığındaki gibi saf ve temiz bir şekilde noktalanmamıştı. AYM Başkanı Zühtü Arslan’ın tasvir ettiği gibi "Adaletin herkese her konuda eşit davranılmasını gerektirmediği" 2016 yılı yine unutulmaz ozan Cohen’in tasvir ettiği bir karanlıkta, yerini bir sonraki yıla devretmişti.

“I caught the darkness 

It was drinking from your cup

I caught the darkness

Drinking from your cup

I said is this contagious?

You said just drink it up”