Açık Gazete'de Ali Bilge'yle söyleşi: Birinci Dünya Savaşı'nın bitişinin 100. yıldönümü ve Türkiye’deki ekonomik durum

Açık Gazete'de Ali Bilge'yle söyleşi: Birinci Dünya Savaşı'nın bitişinin 100. yıldönümü ve Türkiye’deki ekonomik durum

19 Kasım 2018

Açık Gazete'nin Ekonomi Politik köşesinde Ali Bilge'yle, Birinci Dünya Savaşı'nın bitişinin 100. yıldönümünü ve Türkiye’deki ekonomik durumu konuştuk.

19 Kasım 2018 tarihinde Açık Radyo'da yayınlanmıştır.
Açık Gazete podcast servisi: iTunes / RSS

Ömer Madra: Günaydın Ali Bey!

 

Ali Bilge: Günaydın Ömer Bey, günaydın Can, günaydın Selahattin! Bütün ekibe merhaba, iyi haftalar!

 

Can Tonbil: Günaydın Ali Bey merhaba!

 

ÖM: Öncelikle bu birinci dünya savaşının bitişinin 100. yıldönümüyle ilgili birkaç cümleyle başlayalım, sonradan da Türkiye’deki ekonomik duruma geçeriz isterseniz.

 

AB: Olur. Tabii birinci dünya savaşının girerken genel duruma bir bakalım, 19.yüzyılın son çeyreğinde başlayan malum birinci küreselleşme dalgası var ve ‘bırakın yapsınlar’ (laissez fair) müthiş bir iktisadi serbestiyet var dünyada, elbette bunun sonuçları oluyor 19.yüzyıl biterken 20.yüzyıl başlarında. Bu süreç muazzam eşitsizlik yaratıyor, hem sanayileşmede hem bölüşümde dünyadaki doğal kaynaklar üzerinde. Bir yandan da müthiş bir teknolojik gelişme var; otomobillerin devreye girmesi, demiryolları, petrol gibi unsurlar. Bu eşitsizlik başka ikame yaklaşımları da beraberinde getiriyor. Nitekim Avrupa’da çok ciddi biriken sınıfsal çatışmalı bir enerji var ve imparatorluklar çağı devam ediyor. Bu anlamda baktığımızda savaşın tetikleyici gücünün birinci serbestiyet ve küreselleşme olduğunu pekala söylemek mümkün.. Birinci dünya savaşına giren 4 imparatorluğun savaşın sonunda imparatorluk olarak kalmadığına tanıklık ediyoruz, örneğin Osmanlı imparatorluğunun artık Avrupa’da ve Ortadoğu’da toprakları kalmaz, Avusturya-Macaristan, Çarlık Rusya’sı ve Alman imparatorlukları imparatorluk olmaktan azadedirler artık. Dolayısıyla birinci dünya savaşının nedenleri üzerinde dururken bu serbestiyetin yarattığı tahribatın altını çizmek lazım. Toplumların; serbestiyetin ‘bırakınız yapsınlar’ (laissez fair) dışında bir başka yol arayışına yöneldiğini, özellikle Marxist ideolojinin Sovyetler Birliği’nde bir sosyalist devrime yol açması, başka ara devrimleri tetiklediğini görürüz. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin kurulmasından önceki süreçte Rusya’da 1905 devrimini , 1908’de Osman topraklarında ikinci meşrutiyete tanık oluruz .Savaş sonrasında da otoriter devlet projelerine geçişe tanık oluruz. Diğer bir sonuçta şudur, 1900 yılında Britanya’nın dünyada ekonomik üstünlüğü, mutlak üstünlüğü olmasına karşın, 1913 yılına gelindiğinde ve savaş sonrasında bu üstünlüğünü Birleşik Devletler tarafına kaydığını görürüz, hem üretim bazında, hem de finans bazında. Zaten birinci dünya savaşına giren ülkelerin finansör ülkesi de ABD’dir. Bugünkü New York bankaları, FED’e sahip olduğu bankalar, Rockefeller’lar, Rothschild’ler ilk dünya savaşının finansmanını yaparlar , Fransa’ya, İngiltere’ye, İtalya’ya borç verirler. Zaten savaş sonrasında da, savaş 11 Kasım 1918 ‘de biter , en önemli anlaşma Paris Anlaşmasıdır. Sonra diğer ülkelerle, Bulgarlarla, Avusturya ile, Osmanlı ile ayrı ayrı anlaşmalar yapılır, artık üstünlük, dünya liderliği Birleşik Devletler’e geçer. ABD’ye geçen üstünlük halihazırda devam eden üstünlük olarak karşımıza çıkar. Savaştaki insan kayıpları gerçekten çok yüksektir , muhtelif kayıp rakamları söz konusudur, çünkü imparatorluk sonrasında çok farklı devletler de kurulmuş, ayrıca mesela Osmanlı kayıpları içerisinde, savaşın içerisinde Ermeni tehciri ve kayıpları da söz konusudur. Ermeni kayıpları dahil edildiğinde çok yüksek rakamlara ulaşılmaktadır, benzer durumlar başka ülkelerde de görülür. Osmanlı için kayıpları konuşmak gerekirse özellikle asker kaçaklarına da bakmakta fayda var. Osmanlılar bu savaşa Almanların ittifak iindeydiler, 2 ordu içiçe oldu, Alman komutanların raporlarında , 300 bin asker kaçağına bu şekilde ki kayıplara da işaret etmektedir. Dolayısıyla rakamlar muhteliftir. Kaybedilen asker, sayılamayan , bulunamayan kayıplar, esirler, yaralılar üzerinden bakıldığında 20 milyon ila 40 milyon arasında çok yüksek rakamlar ifade edilmektedir İnsanlık tarihinin en büyük acılarıyla , kayıplarıyla karşı karşıya kalınmıştır. Osmanlı imparatorluğu açısından savaşa giriş süreci gerçekten enteresandır, Berlin’deki büyükelçi Mahmut Muhtar Paşa’dır , Mahmut Muhtar’ın ve geçen yıllarda kaybettiğimiz Arkeolog Halet Çambel’in babası askeri ateşe Binbaşı Hasan Cemil Çambel’in savaşa girdiğimizden haberleri yoktur. ( Hasan Cemil Çambel, Mustafa Kemal’in yakın arkadaşıdır) Çambel, Berlin’de yolda yürürken gazete satan çocuğun anonsuyla birinci dünya savaşı girildiğini öğrenir , hemen Alman genelkurmay başkanına gider. Alman genelkurmay başkanı Osmanlı askeri ataşesinin , savaşa girdiklerini , konuyu bilerek geldiğini düşünür ve durumu Hasan Cemil Beyle ayrıntıları ile paylaşır. Halbuki bizim elçiliğimiz bundan hiç haberdar değillerdir ve askeri ateşe Hasan Cemil Çambel Alman Genel Kurmay Başkanından sonra Büyükelçiliğe koşar , Mahmut Muhtar Paşa’ya olan biteni söylediğinde adam şaşkınlık içerisindedir “nasıl?” falan der, “ben gazete satıcısından öğrendim” falan der, “oradan genelkurmay başkanına gittim, o da bana bunu söyledi!” filan. Düşüne biliyor musunuz? Ülkeniz savaşa giriyor , elçinizin ve askeri ataşenizin haberi yok.. Osmanlı’nın o zaman iktidarda bulunan İttihat Terakki yönetimi adeta bir kumar oynar, yani attıkları zarlar düşeş değil, hep yek geldi ve imparatorluğa inanılmaz maliyetleri olan bir bedel ödetti maddi, manevi.. Osmanlı’nın birinci dünya savaşı içerisinde değinilmesi gereken ilginç bir konuyu da belirtmeliyim, malum ilk dış borçlanmamızı 1856’da Kırım savaşı sırasında yaparız ama ilk dahili istikraz yani iç borçlanmayı birinci dünya savaşı yıllarında yapıyoruz, çünkü paraya çok ihtiyaç var, Alman parası da yetmiyor, cepheye bildiğim kadarıyla 3 milyon’a yakın insan gönderilir, çok değişik cephelerde savaşmak durumunda kalınır ve paraya çok ihtiyaç vardır. İlk iç borçlanmayı yaparlar ve borçlanmanın bir marşı bile vardır o dönemde.

Birinci dünya savaşı sonrasında genel olarak dünya üzerinde üstünlüğün Birleşik Devletler’e geçmesine yol açar, 4 imparatorluğun bitmesine , otoriter ulus devlet projelerine geçilmesine , aynı zamanda iktisatta birinci küreselleşme- serbestiyet süreci azalarak kapitalist sistemi , devletin -kamunun ekonomideki rolünü yeniden tarif eden bir konuma götürür. Ulus devlet anlayışı yükselir.. Versay Anlaşması, Paris Anlaşması’ndaki Almanlar ekonomik olarak muazzam yaptırımlara muhatap olurlar , buna ünlü iktisatçı Keynes ( Britanya heyetindedir) itiraz eder “bu ağır yaptırımlarla Almanya’yı yeniden militarist hale getirebiliriz” der. Yaptırımlara müdahale ederler ama başarılı olan taraf Lloyd George’un içinde bulunduğu ekiptir, ağır yaptırımlar ve tazminatlar ikinci dünya savaşına da zemin hazırlar . Birinci savaş ve 1929 bunalımı sonrasında kapitalizme Keynezyen yeni bir format atıldığına tanık oluruz. Bu konuda başka ilave edeceğiniz husus var mı bilmiyorum.

 

ÖM: İki şey söyleyeyim sadece izninizle, bir tanesi Ahmet Altan’ın da yazmış olduğu gibi bu Goben ve Breslav gemilerinin Yavuz ve Midilli adını alarak Rusya’nın Sivastopol’u bombalamasıyla savaşa adeta zorla sokulan bir Osmanlı İmparatorluğu var İttifak ve Terakki, bir tek Enver Paşa’nın da Ahmet Altan’ın anlattığına göre “beyler size bir haberim var” diye savaşa girdiğimizi bu şekilde anlatmış. Biraz önce söylediğiniz gibi diplomatların haberinin olmaması çok normal çünkü bir tek kendisi biliyor bu durumu Enver Paşa tek adam olarak, en güçlü adamı o sırada. Britanya’nın başbakanı Churchill’in birinci savaşla ikincisini birleştirdiğini ve ikisinin bir arada 1914-1945 uzun savaş diye isimlendirdiğini de Hasan Cemal yazmıştı vakt-i zamanında. Bu uzun savaşın sonrasında işte 1945 sonrasında dünyada barış havası doğmuştu ama Amerikan hegemonyasıyla birlikte Marshall planı filan. Çok dramatik anlar yaşıyoruz, şimdi tekrar savaşa doğru hızlı bir gidişat var, tam tersine de tam savaş anlamında küresel ısınmayla ve iklim kriziyle baş etmek üzere Marshall planıvari bir şeyin devreye derhal sokulması gerektiği bir çok sağduyulu tarafından, iktisatçılar ya da biyologlar, kimyagerler, sosyalbilimciler tarafından söylenirken bir taraftan da ‘Avrupa ordusu mu kuralım?’ filan tartışılıyor.

 

AB: Evet bu tartışılıyor şimdi değil mi? Dünya silahlanmaya devam ediyor , Rusya’da son dönemde ciddi atakta, Türkiye’de de geçen hafta bahsettiğim askeri pek çok açılış anlaşma oldu. Ülkeler kaynaklarının çoğunluğunu silahlanmaya ayrılmış verilmiş vaziyette. Bir yandan barışı konuşurken bir yandan ordu kurma gündeme gelmesi dediğiniz gibi son derece şey.

 

ÖM: Putin de uygun bulmuş zaten.

 

AB: Rusya’nın da katılacağı bir oluşum olacak o zaman anladığım kadarıyla…!

 

ÖM: Kiminle dövüşecekler?

 

AB: Bilmiyorum, Trump’la mı dövüşecekler? Birleşik Devletleri’n birinci dünya savaşına katılması ve finanse etmesi, başlı başına dünya finansal sisteminin kurgusu açısından da konuşulması gereken bir konu, bugüne sığdırmamız mümkün değil ama birkaç hususun altını çizeyim. Savaşın 1 yıl öncesinde 1913’te FED’in kuruluşuyla birlikte başlayan , Avrupa’daki savaşın finansmanını , Avrupa ülkelerini borçlandıran ülke, Birleşik Devletler ve FED ’inde sahibi olan New York bankacılarıdır. Bunun da altını çizelim. Dünyada savaştan sonra güçler ekseni değişmiş önemli ölçüde eksen kayması yaşamıştır, Britanya’nın üstünlüğü sona ermiş, beyaz sömürge dedikleri, Yeni Zelanda, Avusturya, Kanada, Birleşik Amerika’nın üstünlüğü artık fark edilir biçimde öne çıkmıştır. Ekonomi politik süreçlerini incelediğimizde bunlar karşımıza çıkıyor. Günümüzde artan milliyetçilikle birinci dünya savaşı öncesi ve sonrasındaki milliyetçilik arasında da pekâlâ paralellikler bulmak mümkün.

 

ÖM: Evet, en endişe verici şeylerden biri o, ilk saatte biz konuşurken bir de bayağı tüyler ürpertici sayılabilecek bir habere ve fotoğrafların tasvirine de yer verdik, Polonya’nın da bağımsızlık günü aynı zamanda yüzüncü yıldönümü, aynı tarihe denk geliyor. Öte yandan aşırı sağcıların da onbinlerce ya da belki çok yüksek sayıda katılımla beraber, aşırı milliyetçilerin devrede olduğu görülüyordu. O da kaygı verici bir başka gelişmeydi.

 

AB: İsterseniz , Birinci dünya savaşının yarattığı tahribattan günümüzde Türkiye’nin içinde bulunduğu tahribata geçelim! Biraz önce söylediğim gibi Osmanlı ilk iç borçlanmasını birinci dünya savaşında çıkardığı tahvillerle yaptı, hatta iç borçlanmanın teşviki için Cuma hutbeleri okutulmuş, marşla birlikte, “vatandaş! dışarıdan borçlanma yerine senden borçlanacağız!” diye böyle bir güftesi ve bestesi de vardı marşın.

 

ÖM: Öyle mi? Aslında onu bulabilirsek siteye koyalım.

 

AB: Bende manzum kısmı var ancak bestesini bir türlü bulamadım, yıllar önce borçlanma tarihi üzerine çalışmıştım, o zaman karşıma çıktı , marşları da sordum Osmanlı marşlarıyla ilgilenenlere, bestesine ulaşamadım ama güftesi şiir kısmı var. Orada borçlanma ile vatanseverlik ilişkisi kurularak yazılan bir şiir ! Borçlanmanın da marşı var yani! Borçlanmak için marş yapan tek ülkeyiz bildiğim kadarıyla..

 

ÖM: Onu güftesini de bize yollarsanız en azından onu yayınlayabiliriz internet sitesinde.

 

AB: Tamam , Türkiye birinci dünya savaşından devasa borçla çıkan bir ülke, şimdi ne durumda? Şimdi de borçla boğuşan bir ülke halindeyiz. Son 16 yılda dışarıdan borçlanmalar sonucunda bilhassa özel sektör borçlanma denizinde boğulmuş durumda. Bugünün 90’lardan farkı da budur , 90’larda kamu sektörü borç krizi içerisinde yüzüyordu, sonra biz bunu halkın üstüne yükledik, yeni bir rotaya döndürdük, bu sefer özel sektörün borçlanması teşvik edildi . Özel sektör muazzam ölçülerde borçlandı, bu borçlar da rahat alındı, ucuza alındı ama dünyada para pahalanınca ve ödeme vakitleri gelince de , ödeyememe , borçları borçla döndürmeme durumuyla karşı karşıya kaldık. Şirketler kesimi muazzam bir bunalım içerisine girdi. Bu bunalım aslında bu yılın bunalımı değildi, önceki yıllarda başladı ama üstü örtüldü. Özellikle ABD merkez bankasının faiz artırımlarıyla birlikte, paranın pahalanması, uluslararası piyasalardan elde edilen kredilerin pahalanması başlayınca, büyümenin yakıtı olan borçlanmada yaşanan kısıtlar kendini gösterince , her ne olursa olsun büyüme anlayışına sahip Erdoğan iktidarı, bazı uygulamaları, değişik teşvik mekanizmalarını, kredi garanti fonu gibi, vergi ertelemeleri gibi uygulamaları devreye sokmaya başladı. Ayrıca 2016 yılındaki başarısız darbe girişiminden sonra, kanun hükmünde kararname ile yönetilen bir ülke olmaya başladık. Ssadece siyasette değil ekonomide de otoriter uygulamalara geçtik, bunlardan bir tanesi de KHK ile iflasın yasaklamasıdır, Türkiye’de iflas edilmesi, iflas erteleme diye bir kavram var ama bunları girmeyeceğim kafalar karışmasın diye, icra, iflas hukukunda ve ticaret hukukunda bulunan hususlardır bunlar, konkordato da vardır hukukumuzda aslında ama önceki yıllarda çok fazla işlerlik kazanmadı. Nihayetinde OHAL biterken OHAL süreci içinde geçerli olacağı belirtilen bu husus yasalaştı ve artık Türkiye’de zor durumda olan şirketler hemen iflas istemeyecekler , öncelikle konkordato sürecine gireceklerdir .

ÖM: Nedir konkordato Ali bey?

 

AB: Konkordato şudur, zor durumda olan şirketin yönetimini tamamen bir kayyumla devredilmeksizin mahkemelerden yetkililer atanarak şirketin başında bulunma halidir, şirketi nasıl kurtarabilirim formülünü mahkeme ile birlikte , adli kurumlar ve bilirkişilerle birlikte yürütmek üzere iflastan önceki merhaledir diyebiliriz. Konkordatoda tamamen ayrılmıyor şirket yöneticileri, bu sürede alacaklılara ödeme de yapmıyorsunuz, haciz işlemi de ilerlemiyor. Bankaların şirketlerden alacaklarına ilişkin yapılandırma çalışmaları devreye sokulmaya çalışılıyor . Bankalar haciz işlemi hemen yapamıyor. Yapılandırma çalışmaları konkordato dönemi içerisinde mahkemenin atayacağı bilirkişi, hakimler ve şirket yöneticileri ile birlikte yapılıyor. Alacaklılar için dava açma süreci ancak bu işin sonucunda gerçekleşebiliyor. Sonucunda da deniliyor ki ; ya şirket kurtarılabilir , ya da batık bir şirkettir.

Bu süreç Türkiye’de olanca hızıyla devam ediyor, ancak konkordato sürecine giren şirketlerin bir sterilizasyonu yapılmıyor. Yani bunların ne kadarı gerçekten kur artışı, döviz arması ı nedeniyle zor durumda kaldı bilmiyorsunuz. Konkordatoya giden şirketlerin ne kadarı gerçek, ne kadarı hileli, bu konuda elimizde gerçekten doğru dürüst bir çalışma olduğunu söylemek zor. Şirketler önce kur şoku yaşadılar, yani pasiflerindeki döviz borçları muazzam arttı, ardından da hadi bunları kapatayım diye piyasalara dönüp kredi almak istediler alamadılar, çünkü o hacim de daraldı, önce döviz sonra kredi şoku yaşadılar. Bankalardan borç olarak aldıkları kredileri ödeyememe durumuna düştüler, sonrada yeni kredi alamadılar, yenileyemediler.

ÖM: Evet çok önemli bir muğlaklık var ve burada elimizde Artık Gerçek internet gazetesinden ilginç bir haber var ekonomi servisi imzalı, yani TBMM’nin Plan ve Bütçe Komisyonu’nda ticaret bakanlığının bütçe görüşmelerinde bu mesele de gündeme gelmiş konkordato ilanları ve bir çok milletvekili de bilgi istemiş buna ilişkin. Bunun üzerine ticaret bakanı Ruhsar Pekcan da “hem alacaklıyı hem borçluyu koruyan bir taslak üzerinde çalışıyoruz, adalet bakanlığına da görüş veriyoruz ama şu ana kadar konkordato ilan eden firma sayımız 356” demiş ve şehirleri de vermiş. İstanbul’da 132, Ankara’da 50, İzmir’de 27, Kocaeli’nde 26, Bursa 13, Hatay 11, Mersin 9 ve diğer illerde de 88 olmak üzere 356 firma konkordato ilan ediyor” diyor. Fakat buna çok ciddi itirazlar var, yani 356 mı yoksa en az 3000 mi en az diyenler var. Çok ilginç, mesela başka şeylere de yer vermişler. CHP’den Selin Sayek Böke “binlerle ifade ediliyor KOBİ’ler konkordato sürecine girmiş büyük şirketler”. CHP’den gene Çetin Osman Budak “özellikle gıda ürünlerinde ve süt ürünlerinde konkordatolar bekleniyor” demiş. HDP Iğdır milletvekili Habip Eksik ise “Iğdır gibi küçük bir ilde 6 büyük firma konkordato ilan etmiş ve bu sayı her geçen gün artacak” diyor. Tır sayısını da vermiş, 4500’den 2000’e düşmüş. ” 3-4 firma dışında ayakta firma kalmayacağı tahmin edilmekte” diyor. Yani bunun üzerine de Sözcü gazetesinden Nedim Türkmen, 3 hafta önce Şekip Avdak için İstanbul Ticaret Odası başkanı bu rakamı 500 olarak verdiğini hatırlatmış. “Bir kere bakan daha 3 hafta öncekinden azalttı ve gerçek konkordato sayısı da bankalardan öğrenilebilir” demiş Sözcü yazarı ve vergi uzmanı Nedim Türkmen. Yani bugün ticaret mahkemesine başvuruyorsunuz, konkordato talebi olarak bunu hemen bankalar kendi avukatları vesilesiyle UYAP’tan görebildikleri için 1 günde kredilerini geri çağırıyorlar. Bu kadar düşük açıklanmanın nedeni de şu, 5 şirketiniz varsa hepsi grup şirketi, hepsiyle ilgili başvuruyorsunuz ama tek bir esas numarası veriyormuş mahkeme. O zaman da öyle. Yani “ben halen iddia ediyorum, konkordato ilan eden kişi ve kurum sayısı 3000’in üzerinde, %75’i inşaat sektörü ve inşaata malzemeleri, hırdavatçı yapı malzemeleri şirketler, önemli bir bölümü de devletten alacağını alamadığı için konkordato ilan eden firmalar. Niye açıklamıyorlar anlamıyorum? Zaten mahkeme kayıtlarında var” demiş.

 

AB: Şimdi artık bakanları pek tanımıyoruz, isimlerini pek aklımızda tutamıyoruz çünkü sadece külliyeyi biliyoruz, sarayı biliyoruz, bahsettiğiniz bakan konusuna ne kadar hakim onu da bilmiyoruz ama cümlesinde kendisini itiraf ediyor. Diyor ki “bu durumdaki şirketler çok azdır ama hem alacaklı hem de borçlular için de yeni bir plan geliştiriyoruz”. Demek ki sorun var ki sen plan geliştiriyorsun. Yani kendi içinde kendisini deşifre eden bir açıklama o. Bir kere ortalıkta çarşaf çarşaf konkordato ilanları var, ikincisi bu konuda hükümete desteğiyle tanınan TOBB bile su koydu, geçen gün, TOBB başkanının söylediği bu şirketlerin hızla arttığı şeklindeydi , umulanın üstünde olduğunu ifade etti, TÜSİAD’ın da bu konuda söyledikleri var, raporlar var. Şimdi Türkiye’nin özel sektörünün borcuna ilişkin olarak içte ve dışta pek çok analiz var. Merkez bankası reel sektörü izliyor, bir takım raporlar yayınlıyor, bu raporları iktisatçı olarak analiz ettiğimizde oradaki kırılganlıkları, sorunları görüyorsunuz. Artı sonuçlanmayan önlemler paketleri var, işte iyi kurgulanmayan uygulamalar var , bankalara BDDK dedi ki “bunları yapılandırın!” 2 seneye yakın bir mühlet verin, kredilerinizi istemeyin, konkordato da zaten bu talepleri ertelemek demek ama bunların içerisinde mesela batıkların tamamen ayıklanması söz konusu değil, hileyi hurdayı bir kenara bıraktım, bir de gerçekten bitmiş, nefesini tüketmiş ama ilan edilmemiş yüzdürülenler var. Çünkü yerel seçimlere kadar bu rakamlar gizlenecek, aklınızda olsun bu ekonomik vahamet ortalıkta böyle vahim bir şekilde gösterilmemeye çalışılacak.. Bu kadar borcu, tahsilde bulananlar var, bir de takipte bulunanlar var, yani bunların toplamı 221 milyar dolarlık izlemeye alınmış durumda , yani ümidi kesilmemiş ama takipte bulunan, izlemeye alınan borçlar var. Bu borçların tamamına yakını konkordato süreçlerine giden ya da gitmeye namzet şirketler.

 

ÖM: Evet, büyük ayakkabı ve halı firmalarının filan da ard arda, peş peşe konkordato talep ettiklerini görüyoruz.

 

AB: Buna devam edeceğiz, bu konkordato hikayeleri bitmez, ancak reel sektörde yaşanan bunalım zincirleme olarak bankalara tesir ediyor, banka bilançolarına yansıyor. Bakın geçen hafta 4 banka karlılıklarını açıkladı, geçen yıla göre banka karlılıkları düşüyor. Bu ne demektir? Bankanın artık kredi vermesi zor demek, banka bilançosu zayıflamış demek, kredi hacmi zaten yüksek maliyetli, zor durumdakileri kurtaracak kredileri vermekten yoksun olmak demek. Reel sektörün borç bunalımı banka bilançolarını bankaları da güç durumda olması demek, bununda altını çizelim. Reel sektör sorunları ve iflaslar ve konkordatolar gündemimizi işgal edecek , yerel seçimler nedeniyle ekonomi daha da berbat bir hale geliyor. Umarım birinci dünya savaşı sonlarını arayacak durumda olmayız ama oraya doğru gidiyoruz. Yerel seçimlerden sonra bunlar gidecekler, kızdıkları IMF’nin önüne selam çakacaklar, kaynak arayacaklar “70-80 milyar dolar para ver abi” diyecekler, bunun sonucunda da bütün bu batan şirketler kimin sırtına yüklenecek? Can’ın, sizin, benim, geniş halk kesimlerinin sırtına yüklenecek. İşte böyle bir durumla karşı karşıyayız, konuşmaya devam edeceğiz.

 

ÖM: Peki çok teşekkür ederiz.

 

AB: Hoşça kalın!

 

CT: Görüşmek üzere.