52 Erkek 52 Hafta

52 Erkek 52 Hafta

14 Şubat 2018

Açık Gazete'de konuğumuz yazar Yekta Kopan'la Bianet'in Ocak ayında başlattığı "52 Erkek 52 Hafta" dizisini konuştuk. Şenay Aydemir'in koordine ettiği projede, 52 hafta boyunca her Çarşamba günü medya, edebiyat, akademi, spor, sinema, müzik, hak mücadelesi gibi alanlardan erkekler “erkekliklerini” ve “erkeklerin ürettiği şiddete” dair düşüncelerini, kişisel deneyimlerini Bianet'te paylaşacaklar.

15 Şubat 2018 tarihinde Açık Radyo'da yayınlanmıştır.
Açık Gazete podcast servisi: iTunes / RSS

"52 Hafta 52 Erkek" projesi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayın.

"52 Hafta 52 Erkek" kapsamında yayınlanan Yekta Kopan'ın yazısını okumak için tıklayın: Yüzleşmekten Korkuyorum

Ömer Madra: Biraz önce sunumunu yapmaya çalıştığımız gibi bir konuğumuz var, konuk demek doğru değil aslında, çok eski dostumuz ve programcı dostumuz Yekta Kopan, hoş geldin Yekta!

Yekta Kopan: Hoş bulduk, herkese günaydın!

Can Tonbil: Hoş geldiniz!

YK: Hoş bulduk!

ÖM: Seni bu stüdyolarda tekrar ağırlamak bizim için mutluluk kaynağı.

YK: Çok teşekkür ederim.

ÖM: Bu Bianet projesi de ‘52 Erkek 52 Hafta’ sen 6. Haftayı yazmışsın, “Yüzleşmekten korkuyorum”  biraz bunu konuşalım. Tam da St. Valentine’s Day’a yani Aziz Valentinus Günü’ne denk geldi, sevgililer gününe, uygundur yani.

YK: Aslında Bianet’in yenice karar verdiği ve yenice çıktığı bir yol değil bu, Bianet çok uzun yıllardır, yaklaşık 10 yıldır, belki 10 yılı geçen bir süredir erkek şiddetinin çetelesini tutuyor. Bu konuda kararlı bir şekilde erkek şiddetiyle herkesi yüzleştirip bunu kayıt altına alıyor, çünkü biliyorsunuz ki temel meselelerden biri bu konuda kayıt altında da değil bu iş. Erkek şiddeti dediğimiz şeyi bir gazetelerden okuyoruz ve fakat nasıl okuyoruz? Sadece işte ölümler kalımlar olduğunda okuyoruz, onun dışında da yaşanan bütün süreç aslında Bianet’in merceğinin altında ve ulaşılabilenler de kaydının altında.

ÖM: Bu çok önemli bir husus, yani Orwell’in 1984’te söylediği ‘bellek deliğine’ atılıp gidiyor gibi, o açıdan çok önemli kaydının tutulması.

YK: Şöyle bir değeri de var, biz bir süre sonra biz bunu üçüncü sayfa haberi deyip –sevmediğim bir klişedir- üçüncü sayfa haberi klişelerinin içine hapsettiğimizde kanıksamaya ve onu o alanın içinde kabul etmeğe başlıyoruz. Evet biz gazetelerin üçüncü sayfasını açacağız ve böylesine bir haberle karşılaşacağız, bu doğalımızdır, bu normalimizdir, bu kanıksadığımızdır, az önce yayına girmeden konuştuk, yani en korkutucu olan bir süre sonra alışmaya, kanıksamaya başlamak sorun her neyse. Bunda da aynı durum var. Bunun olmaması, bu kanıksanma halinin olmaması için sürekli bir yüzleşme, yüze vurma, hesaplaşma, sorgulama gerekiyor. Bianet uzun süredir bunu yapıyor ve az önce sözünü ettiğiniz ‘52 Erkek 52 Hafta’ ‘52 Erkek 52 Hafta boyunca erkek şiddetini anlatıyor’ başlığı altındaki projede de aslında birazcık bu 52 erkek 52 hafta boyunca meseleye tersten bakarak kendi dertlerini, kendi hikayelerini, hatta kendilerinin kişisel tarihinde yaşadıkları erkeğin erkeğe şiddetini anlatmalarını istemiş, Nadire Mater’in bir fikriyle ve proje koordinasyonunu da gazeteci Şenay Aydemir yapıyor. Bana da böyle geldi, Şenay Aydemir aradı bir gün “bunu yazmanı istiyoruz” diye geldi teklif bana da. Ben dedim ki “gayet kolay” hemen bir klasik refleksle “ne kadar uzunlukta olacak ve son teslim tarihi nedir?” Bu çok yapılabilir bir şeymiş, yazılabilir bir şeymiş gibi ama değilmiş. İnsan daha sonra yazının başına oturduğunda, kalemi eline aldığında çok tuhaf bir hikayeyle karşılaşıyor çünkü hikaye kendi hikayesi.

ÖM: Evet çok ilginç bir yüzleşme hikayesi olarak çıkıyor. Zaten senin de ‘Yüzleşmekten korkuyorum’ başlığını atarak girdiğin anlaşılıyor.

YK: Nadire Mater ve Şenay Aydemir çok da güzel bir açık alan verdiler bana, bütün yazanlara yani. Dileyen bir makale yazabilir, dileyen kişisel bir anısını yazabilir, dileyen bir bakış açısı getirebilir yeter ki bu 52 hafta boyunca kaleme sarılacak olan erkekler konunun bir yerinden tutsunlar ve konu bir başkasının bunu düşünmesine davetiye çıkarsın, yani konuşulabilir kılsın. Ben de böyle düşününce -kendi yazım için söylüyorum- yahu kendimle ilgili bir şey yazarım olur biter. Öyle olup bitmiyormuş çünkü aslında yaşadığımız çok şey var.

ÖM: Evet.

YK: Bu sadece benim kendi kişisel tarihimden, çocukluğumdan iki uçtan örnek vermeye çalıştığım bir yazı. Dileyenler bugün (https://bianet.org/bianet/toplumsal-cinsiyet/194043-yuzlesmekten-korkuyorum) Bianet’ten girip okuyabilirler. İki uçtan verdim çünkü bir tanesi şiddeti unutmaya çalışan bir hafıza tarafı, diğeri de şiddete şiddetle cevap vermeye çalışan bir tarafı. Kendi kişisel hikayemde böyle iki ucu karşılaştırarak bir soru sordurmaya çalıştım. Genel olarak düşününce bugün bu erkek şiddeti dediğimiz meseleyi günümüzde nerelere kadar uzanmış olduğunu hissetmek açısından bana büyük bir ders oldu bu yazı, bu yazıyı yazma sürecindeki düşünce halim, bu yazıya çalışırkenki düşünce halim. Çünkü bizim dediğim gibi şiddet, darp ya da doğrudan cinayetle sonuçlanan hikayelerin dışında aslında erkek şiddeti dediğimiz şey erkeğin erkeğe şiddeti de dahil olmak üzere toplumun her bir noktasına nüfuz etmiş durumda o erkek dili, o adam olma hali, adamlık hali nüfuz etmiş durumda. Çok korkutucu bir yarın tablosu oluşturuyor bu.

ÖM: Evet, yani siyaset sahnesinde de giderek bunun ağır, kat be kat artarak devam ettiğini görüyoruz; yani delikanlı olma halleri, böyle mahalle kabadayısı üslubu ve tamamen erkekliğin gücünü ön plana getirdiği bir şey. Bu dış politikaya da yansıyor, iç politikada ise haddi hesabı yok.

YK: Bir genelleme yapmıyorum yanlış anlaşılmasın ama bu medyanın diline de yansıyor, sokak diline de yansıyor ve daha da üzücüsü, düşündürücüsü şu anda çıksak bir okulun teneffüs saatinde bahçesine gitsek, çocukların kendi aralarındaki konuşmalarına tanık olsak o konuşmalarda bile o adamlık hali, o adamlık hali üzerinden bir dil oluşturmak, bu dille bir ilişki kurma ve bu ilişkiyi önce birbirleriyle, daha sonra çevreleriyle ilişkilendirme halini her an görebiliyoruz. Bu oldukça düşündürücü.

ÖM: Evet.

CT: Ben şunu da sormak istiyorum, yani Bianet’in kadın cinayetleri, erkek şiddetiyle alakalı haberlerini bir almanak olarak tuttuğundan da bahsedebiliriz aynı zamanda; gün gün neler oldu, ay ay bunların çetelesinin tutulduğundan bahsedebiliriz. Biz de sene sonunda yıl içerisinde dünyadaki gelişmeleri, başta iklim değişikliği ve çatışmalar, savaş ve barış haberleri olmak üzere senenin sonunda dinleyicilerimize aktarmaya çalışıyoruz. Ufak bir almanak çalışması bizde de var. Aynı zamanda yakından takip ettiğimiz bir de Can almanak serisi var, kültür ve sanat durumlarını da anlatan, neler olup bittiğini o sene içerisinde anlatan kıymetli bir çalışma bu. Sizin ilgilendiğiniz alanlardan bir tanesi olarak da biliniyor. Benim sormak istediğim soru da tam bu alanla alakalı, kültür ve sanat alanına da sirayet etmiş böyle bir durumdan söz edebilmek mümkün olabilir mi? Böyle bir şey söz konusu mu?

YK: Olabilir. Hiç burada da lafı arkasından dolandırmayalım, çünkü bir kere bütün kurumsal ilişkilerde var bu mesele. Yanlış hatırlamıyorsam Tuğrul Eryılmaz’ın üçüncü haftada yazdığı yazıyı da dönüp okuyabilirler merak edenler, Tuğrul Eryılmaz’ın o yazısında kültür sanat alanında, medya alanındaki iş ilişkileri noktasında bile erkeğin erkeğe dil ile ya da kariyer ile yahut kıdem ile şiddeti, erkeğin kadına, kadının kadınla arasındaki erkek üstünden oluşturduğu şiddeti her yerde olabilir. Bunu böyle eğer şey biçiminde alacak olursak bu gerçekten öfkeli bir takım adamların, bizden çok uzaktaki bir takım bizim dünyamıza ait olmayan bir takım şiddet yanlısı adamların meselesi diye alacak olursak çok büyük bir hata yapmış oluruz. Çünkü bu gerçekten de kendimizde de var olan bir şey. Öncelikle bir bununla yüzleşmemiz lazım. Yani bu sadece “bak komşumuzda bile varmış, şiddet uyguluyormuş komşumuz eşine” ya da bir arkadaşına, kimeyse değil. Kendimizde de olan bir şey bu. Tuhaf öfkelenme hallerimiz, tuhaf üstten alma hallerimiz bizde de olan bir şey. Bunun da nedeni aslında bu coğrafyanın genlerine sirayet etmiş bir hal işte az önce Ömer Madra’nın dediği gibi; yani bir coğrafyanın bütün siyasetinin dili bunun üstüne kurulabilir mi?

ÖM: Doğrudan doğruya yani sadece erkek değil bir de şiddetin çok hakim olduğu bir şeyde

YK: Bravo! Şiddetin, öfkenin, her an şiddete dönebilecek bir halin, bir ruh halinin çok baskın olduğu bir coğrafya.

ÖM: Mesela bir ufak örnek vereyim, bugünkü Hürriyet gazetesinde “bunlar hiç Osmanlı tokadı yememiş!” Milliyet “Osman tokadı yememiş!” Habertürk “Hiç Osmanlı tokadı yememiş!” Sabah “Osmanlı yememişler!” Akşam “Osmanlı tokadı yemediğiniz belli” Star öyle, bu nedir yahu? Ortalık tokattan geçilmiyor!

YK: Bugün tokattan geçilmiyor, yarın öbür gün bir maç sonrasında spor sayfasını açacak olsak orada başka türlüsü. Bunu normalleştiren bir dil. Tabii öncelikle dil burada çok önemli, dilin değişmesi lazım, dilin normalleşmesi lazım. Bu dilin normalleşmesi için de ilişkilerin normalleşebilmesi lazım. İlişkilerin normalleşmesi için zaten genetiğinde bu öfkenin, şiddetin var olduğunu bildiği, hepimizin kabul ettiği bir ülkede aslında biraz gündemin de normalleşmesi lazım. Biraz birbirimizle başka bir dil üstünden, başka bir düşünce dünyası üstünden ilişki kurabilmemiz lazım. Çünkü ben altıncı hafta olmuş, bundan önceki bütün yazarları Murat Çelikkan, Mehmet Eroğlu, Tuğrul Eryılmaz, Hakan Bıçakçı, bütün yazarların metinlerini okuduğumda görüyorum ki farklı farklı çokça yüzü var bu erkek şiddeti meselesinin. Önümüzdeki haftalar boyunca çıkacak. Bu arada hemen bir hatırlatma yapayım, Nadire Mater’in de öyle bir daveti var, yazmak isteyen herkes de bu çalışmanın koordinatörü Şenay Aydemir’e ulaşmaya davet ediyorum, Bianet’ten ulaşabilirler onların iletişim adreslerine. Çünkü bu böyle bir grup seçilmiş insana çıkarılmış bir davetiye değil, bu konuda yazmak isteyen herkese çıkarılmış bir davetiye, onun da buraya gelmişken hatırlatmasını yapmış olayım.

ÖM: Evet yerinde bir şey. Bu kayda almak bir, ikincisi de dildeki sirayetinin önlenmesi iki, son derece önemli iki husus olarak gözüküyor.

CT: Üçüncü noktayı da ben eklemek istiyorum belki olabilir, belki olamaz sizin de önerinizi duymak isterim, eşitlik, yani ekonomik eşitlik. En son BBC’de çıkan tartışmadan bunu görebilmiştik, BBC İngiliz hükümetinin direktifi sonrası en yüksek maaşlı çalışanların listesini açıklamıştı. Maaşı en yüksek BBC çalışanlarının 2/3’ü erkek 1/3’ü kadındı. Aynı zamanda ekonomik bir eşitsizlik de ortaya çıkıyor. Bu konuyla alakalı olarak istifalar da Çin editörü Carrie Gracie istifa etmişti. Ekonomik alanda da doğrudan bir eşitsizlik var, bu ekonomik alandaki eşitsizliğin de doğrudan başka alanlara sirayet etmesinden bahsedebilir miyiz? Ya da buradan başlıyor olabilir mi?

YK: Kesinlikle. Başlama noktası mıdır bilmiyorum. Benim hiçbir zaman bütün bunları birbirinden ayırarak birine 0 noktası birine +1 diyemiyorum çünkü çok iç içe konular. Eğitim, okul öncesi eğitim, evdeki eğitim ama evdeki eğitimi verenler kimler, onlar nasıl? Evlilik kurumu, evlilik kurumu nasıl oluştu gibi artık geriye istediğin kadar gidebilirsin ve bunların hepsinin iç içe olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla birbirinden ayıramam tabii ama ekonomi tabii ki çok çok önemli. Ekonomik eşitlik, ekonomik özgürlük, ekonomik birey olabilme ve birey olabilme hepsi tabii birbiriyle ilgili ve önemli.

ÖM: Kadınların zaten ekonomik durumları düzel çıkartılmadan herhangi bir sorunun çözülmesinin nüfus patlaması dahil olmak üzere en büyük yoksulluk ve eşitsizlik kaynağı olanlardan biri olan nüfus patlaması dünyadaki, bunu da önlemenin kadınların güçlendirilmeden çok zor olduğu anlaşılıyor.

YK: Kesinlikle.

CT: Ve söz hakkı denilen bir şey var galiba, özellikle ne zaman televizyonu açsam karşıma çıkıyor, belki bugün radyosunu açanların da karşısına çıkmış olabilir, yani kadınlarla alakalı bir konu konuşulduğu zaman ya da kadınlarla alakalı olmayan konularda da aynı zamanda sadece erkeklerin konuştuğundan bahsedebiliyoruz. Mesela yapılan toplantılarda, mitinglerde, panellerde genellikle erkek konuşmacı sayısının fazla olduğunu, özellikle televizyonlarda görebilmemiz oldukça yoğun. Bugünkü konumuz erkek şiddeti olduğu için belki buradan biz hafif bir kendimize iltimas geçebiliriz diye düşünüyorum.

YK: Ben de şu anda radyosunu açmış bizi dinleyen herkesten özür diliyorum 3 kişi, 3 erkek konuşuyoruz ama tekrar ediyorum bu erkekler erkek şiddetini anlatıyor teması nedeniyle şu anda 3 erkek konuşuyor olduk! Bu çok önemli bir şey söz hakkıydı Can senin açtığın kapı, o kapıdan girmek lazım. Bunun şöyle bir önemi var, ne zaman ki herhangi bir konuda mecliste ya da herhangi bir partinin kendi iç yapısındaki kadın sayısında bir artış var? Biz erkekler bunu alkışlıyoruz, onaylıyoruz ve ne kadar güzel bir şey oluyor diyoruz. Yahu biz kimiz ki buna karar veriyoruz?

ÖM: Evet!

YK: Biz kimiz ki bunu alkışlıyoruz? Zaten daha o alkış senin konuya ne kadar eşit olmayan bir yerden baktığını gösteriyor. Yani lütuf gibi! Kadınlara dair belki bizim şu anda yaptığımız konuşmayı bile böyle algılayanlar olabilir, haklıdırlar, bu belki bu 3 adamın kuşağında değil, bunlardan daha sonraki kuşaklarda değişecektir. Yaptığımız her şey lütuf gibi! Yani onların ekonomik özgürlüğü konusunda karar verici olmak, kaç tane kadın köşe yazarı var, kaç tane akademisyen var? Bütün bu konulardaki her şey bir lütuf gibi, bir üstten bakan tavırla merdivenin bir basamak üstündeymiş gibi. Yahu biz kimiz?

ÖM: Bir de öte yandan tabii bu Weinstein’le başlayan ama ABD’yi kasıp kavurduktan sonra şimdi de dünyanın çeşitli yerlerine yayılmış olan bu erkek ve güçlü erkek sendromu diye de bir şeyden bahsetmek mümkün. Bu güçlü pozisyonlarını kullanarak tehditlere ve şantaja da dayandırarak, hem hukuki dava filan çok büyük bir üstünlük kurdukları ve bunun örtbas edildiği de mesela Amerikan kadın jimnastik takımının doktoru 20 yıl boyunca sayısız miktarda, sayısız genç kıza sarkıntılık, tecavüz, taciz, vs. bulunuyor ve bunun üstü kapalı tutuluyor, ancak şimdi ortaya çıkmaya başladı. Hatta savunanlar da biraz artık ‘cadı avına dönüştürüldü’ diyenler de var Haneke gibi.

YK: Evet Catheine Deneuve gibi. Tam da bunu şu noktadan söyleyebilirim bu ‘me too times up’ Amerika’daki bu iki çıkış şu anda bence bu çıkışlardan hemen hızlıca faydalanmaya çalışan gazetecilerin değil daha derin bir bakışla zamanla bu süreci değerlendirecek akademisyenlerin elinde dilerim bir kitap, dilerim bir bilgi, dilerim kaynak olur ve biz bunları okuruz. Çünkü dediğiniz gibi çok tuhaf bir süreci anlatıyor bize; kurbanların da yıllara yayılan suskunluklarını, kurbanların da o erkek gücünü kendilerini bir şekilde bırakmış olmalarını, teslim etmiş olmalarını ya da o güçten gelecek bir gücü arzulamış olmalarının yani o güç sayesinde elde edecekleri diyelim ki bir rolü istemiş olmalarının nedenlerini dilerim akademik bir bakışla bundan bir süre sonra okuruz. Çünkü şu anda gerçekten biraz orada toz duman birbirine karışmış durumda.

CT: Ama diğer taraftan umut verici, yani yıkılmaz denilen kalelerin bir şekilde yıkıldığını görebiliyorsunuz bu noktada.

YK: Kesinlikle hem umut verici, hem zihin açıcı. Örneğin bu süreç belki de bizim bu ‘52 Erkek 52 Hafta’ projesini oluşturdu ve biz konuşmaya başladık. Yarın öbür gün bir başkası konuşacak ve hep dediğim gibi bu konuşmaların özellikle faydası dilerim olur. Bu da benim umudum olsun, bizden sonraki kuşakların konuşulabilir ve bu lütufkar tavırdan uzaklaşır olmalarını sağlayacak, dilerim.

ÖM: Enteresan da şeyler oluyor, mesela bu tuhaf kervana diyeyim Tarantino filan gibi yönetmenler de katıldı “Yok canım Polanski kendi yapmıştır o kadın” filan dedikten sonra özür dilemek zorunda kaldı. Yani hareket “me too” ve bu tarz hareketler, bir kere uyanışa geçtikten sonra güçlenmeye devam ediyor gibi bir hissiyat var benim içimde.

YK: Bir de bu erkeklerin bir fazla kendinden emin halleri var ya Ömer abi, yani o bir yerde konuşurken “ne olacak ki? Söylerim ben bu lafı!” Yok artık öyle değil! Sonrasında özür diliyorsun, özür diletiyorlar, süreç başlıyor

ÖM: Ve “yanlış söyledim, ihmal etmişim” filan gibi kendini de aslında rezil eden bir açıklama yaptı Tarantino.

CT: Ama tam da zamanında geldi, tam tepe noktasına ulaşmıştı belki de ABD’nin başkanı Donald Trump’ın da bu tip ithamlarla karşı karşıya kaldığını düşünürsek, ülkenin en tepesindeki ismin de bu şekilde anıldığını düşünürsek, en tepe noktasında böyle bir hareketin de ortaya çıkması yine aynı şekilde söylemem gerekirse gayet umut vericiydi. Bakalım devamı nasıl gelecek?

ÖM: 20 kadın var galiba Trump için ithamda bulunan, yani az buz bir sayı da değil.

YK: Bu tip durumlarda hep birazcık perde arkasına düşünüyorum, bu tip bir olay olduğunda Tarantino’nun açıklaması ya da Trump’ın bu konuda bir şey söylemesi, gerektiği gibi durumlarda ya da Weinstein’in bir açıklama yapması gerektiği gibi durumlarda bir odada toplanıyorlar ve onu toparlamaları lazım. Büyük bir durum oluştu.

CT: Skandal!

YK: Skandal var, bu skandalın ertesi günü bir basın açıklamasıyla, bir özürle toparlanması lazım. Çok merak ediyorum mesela o basın metnini, o konuşmayı hazırlayan bir kadın halkla ilişkiler uzmanı mı? O perde arkasındaki o erkeğin her şeyi mahvettiği anı toparlayanın kim olduğunu hep merak ediyorum.

ÖM: Çok ilginç bir gelişme de Weinstein’in şirketine de dava açılması durumu oldu son gelişme, bu mesela işin ekonomik ve kuvvet yapısına yönelik özellikle sermaye yapısına da ilişkin bir boyut kazanınca daha da önemli gibi geliyor bana. Çünkü aksi takdirde her zaman örtbas edilme ve kurtarılma şansı vardı muktedirler tarafından.

YK: En azından bir süre sessiz kalarak unutturma şansı vardı ama burada başka bir şeye dönüştürülüyor iş yani.

ÖM: Evet dava açtılar. İlginç yani. Galiba yavaş yavaş bitiriyoruz, bir şeye de girecektim ama hadi girmeyeyim; “erkeği olmadan üreyen mutant kerevit dünyayı istila ediyor” diye bir haber var BBC Türkçe’de.

YK: Mutant kerevit?

ÖM: Evet. Sadece dişilerden oluşan ve 30 yıllık bir geçmişe sahip, hızla çoğalıyormuş ve dünya genelindeki ekosistemleri işgal etmeye başladığı belirtilmiş.

YK: Belki de bütün bizim anlattıklarımızı özetleyecek bir haber bu!

ÖM: Onun için getirdim zaten!

YK: Dikkatli olmamızda fayda var. Oh ne güzel bir haber ayrıca! Birkaç saniyemiz varsa o birkaç saniyede çoklukla sevgililer günü olduğundan söz edilen 14 Şubat’ın aynı zamanda Dünya Öykü Günü olarak da kabul edilmiş bir gün olduğunu hatırlatıp bir öykücü olarak da öykü seven herkesin Dünya Öykü Günü’nü kutluyorum. Bugün bir öykü kitabı alsalar, okusalar ne kadar güzel olur diye de romantiiik bir dilekle kendime ayrılan bölümün sonuna geliyorum. Çok teşekkür ederim.

CT: Biz teşekkür ederiz.

ÖM: Yekta Kopan biz teşekkür ediyoruz, ‘52 Erkek 52 Hafta’ programı içinde diyelim buna, aslında aktif bir hareket bu, herkese de açık olduğunu biraz önce söyledin, Bianet’in başlattığı şeyin bugünkü ‘Yüzleşmekten korkuyorum’ başlıklı altıncı yazı da sana ait. Seni burada görmekten de mutluluk duyduk. Çok teşekkür ederiz Yekta Kopan.

YK: Ben teşekkür ederim, herkese günaydın!