Büyükada Rum Yetimhanesi: Evrim Altuğ ve Korhan Gümüş'le söyleşi

Büyükada Rum Yetimhanesi: Evrim Altuğ ve Korhan Gümüş'le söyleşi

09 Ağustos 2019
Fotoğraf: Euronews/Ziya Tacir

Büyükada Rum Yetimhanesi kompleksi, Europa Nostra Turkiye/Bizim Avrupa Derneği tarafından bu programa aday gösterilmesi üzerine, 2018 yılında Avrupa’nın Tehlike Altındaki 7 Kültürel Miras alanı arasına seçilmişti.

Açık Dergi podcast servisi: iTunes / RSS

İlksen Mavituna: Açık Radyo’da Açık Dergi programı devam ediyor, canlı yayındayız, ikinci yarım saatimizde Büyükada Rum Yetimhanesi’ni konuşacağız. Stüdyomuzda Korhan Gümüş ve sevgili Evrim Altuğ bulunmakta. Bu akşamki bu buluşmamızın sebebi ise yetimhanenin rehabilitasyonu için hazırlanmış olan bir raporun yayını Europa Nostra ve Avrupa Yatırım Bankası Enstitüsü uzmanlarının hazırladığı bir rapor dün kamuya sunuldu, 29 Temmuz tarihli bir bülten elimizde durmakta. Europa Nostra’nın geçtiğimiz sene yaptığı incelemeler sonucu oluşturduğu rapor sonucunda tehlike altındaki 7 kültürel miras alanı içerisine alınmıştı Büyükada Rum Yetimhanesi. Şimdi Yetimhane’nin geleceğinin nasıl olacağına ilişkin çok kritik bir süreç başlamış vaziyette, herhalde bu da canlı yayını hak eder diye düşündük ve Korhan beyi de konuk ettik. 

Yetimhane’nin yeniden canlandırılması hepimiz için iyi sonuçlara yol açacaktır ama bu nasıl oluyor, ne aşamada şu anda süreç? Bina “Tehlike Altındaki 7 Kültürel Miras” arasında dedim ama şimdi artık bundan sonrasına önümüzdeki belki de 10 yıla bakmak gerekiyor. Ne durumdayız, onu sormak isterim öncelikle?

Korhan Gümüş: 2008 yılında bu en çok tehdit altındaki 7 miras listesine alınması önemli çünkü aynı yıl Avrupa Birliği’nin Kültürel Miras Yılı ilan edilmişti, dolayısıyla tam o tarih hedeflendi. Bu başvuruyu yapan yerel girişim Yetimhane meselesini aslında bir uluslararası platforma açmak istedi. Yani bunu sadece kapalı bir çalışma değil bayağı açık bir ortamda. Dolayısıyla en uygun ortamlardan biri de Avrupa Birliği’nin kültürel miras koruma örgütü olarak akredite olmuş sivil toplum kuruluşları ağı olan Europa Nostra’ya bu başvuruyu yapılması çok anlamlıydı bu açıdan. Dolayısıyla Yetimhane meselesinin bugünkü raporun da gösterdiği gibi uluslararası normlara uygun bir kültürel miras koruma çalışması haline gelmesi için zannedersem uygun bir stratejiydi. 

İM: Europu Nostra yani ‘bizim Avrupa’ diye de çevirebiliriz belki, hatta zaten Türkiye’deki örgütün yanında da o var değil mi? Avrupa Bizim mi?

KG: Bu dernek tabii ki yerel ismiyle kurulmuş oldu, aynı zamanda bu ağır bir parçası, yani Avrupa’daki yüzlerce örgütten söz ediyoruz, bunların her biri bu şeyin içinde bir ağ şeklinde çalışıyor. 85 tane başvuru oldu, yani Yetimhane tek başına bir başvuru değil, bu listeye girebilmek için 85 başvurunun içinden seçildi bir uluslararası seçici kurul tarafından. Dolayısıyla bir kere Yetimhane’ye olan ilgiyi göstermiş oldu bu seçim, yani Yetimhane gerçekten uluslararası planda bir değeri ve kültürel miras korunması açısından önemli vaka olduğu görülmüş oldu. 

İM: 85 başvuru sadece 2018 yılı için mi?

KG: Evet, onun içinden seçildi. Biz aslında seçileceğini tahmin ediyorduk, çünkü çok ilgi var.

İM: Neden?

KG: Çünkü çok önemli bir hafıza kurumu, bir kere Avrupa ile bütünleşik bir başkent hayali, Osmanlı başkentinin bir semptomu, yani karşımızdaki bir yapı, sadece basit bir mimari şey değil çok önemli bir kültürel mirasa işaret ediyor. Aynı zamanda eşsiz bir kurum çünkü Avrupa’da olmayan bir şey. Ulus devletler kurulurken aslında Osmanlı kendisini bir çok milletli bir sistem olarak modern bir siyasal proje olarak yeniden inşa ediyor Tanzimat sürecinden başlayarak. Bu Avrupa’da yaşanan bir süreç değil, bu açıdan bugünkü Avrupa Birliği’ne benzetilebilir, bütün bu millet sistemi içindeki eğitim kurumları bizzat padişah tarafından destekleniyor. Yani buranın Yetimhane olarak sonradan işlevlendirilmesindeki bu kararın alınmasındaki neden de bu. Dolayısıyla bir kültürel miras olarak bu kurum eşsiz. Aynı zamanda bir kimlik inşa kurumu, bunda da tabii ulus devlet kurulduktan sonra aslında zayıflaması, sonra bir enkaza dönüşmesi bu tip kimlik kurumlarının, eğitim kurumlarının boş kalmış olması, işlevsiz kalmış olması, boşaltılmış olması bu açıdan da tabii çok önemli bir şey yaratıyor. Çünkü kültürel miras konusu aynı zamanda hem insan haklarını ilgilendiren bir konu ve burada kültürel mirasın korunmasını nasıl onarıcı bir süreç olduğunu, sadece yapıların, fiziksel mekanların değil, sosyal yapıları da onarıcı bir süreç olduğunu gösteriyor.

İM: Burada basit bir restorasyondan bahsetmiyoruz aslında?

KG: Rapor da zaten bu açıdan bence çok anlamlı, raporun daha giriş kısmında çok temel bir şeye değiniliyor, yani yapının bir belge olarak değerinin olduğu ve bunun korunması gerektiği, yani bu izlerin, zaman içinde üzerinde olmuş olan izlerin ki bu yıpranma izleri bunların bir kısmı, bunların da değerli olduğu. Böyle bir bizde şey var ya “aslına uygun yaptık bakın ne güzel pırıl pırıl”, böyle bir yaklaşıma karşı, böyle bir tuzağa karşı aslında uluslararası restorasyon normları koruyucu kalkan niteliğinde. Bu yüzden de bu başvuruyu yapanların bir amacı da buydu; bildiğimiz koruma uygulaması çok otomatik bir süreçtir biliyorsunuz, bir imar hakkı olarak gözükür.

İM: Sonu sıvayla biter genellikle.

KG: Evet Boğaz’da falan bir ahşap yapı genellikle nedir? Bir imar hakkıdır her şeyden önce. Kaç taban alanı, yüksekliği ne kadar, tamam biz bunu taklit yaparız, aslına uygun yaptık deriz, imar hakkıdır. Yetimhane’nin de tabii bu şekilde değerlendirilme ihtimali çok güçlüydü, araçsal bir bakışla ama bu tabii yaratabileceği potansiyel gelişmeleri de dışlamak, kabul etmemek demek olurdu ki bu açıdan da fırsat kaçırılmış olurdu.

Evrim Altuğ: Hocam bu noktada restorasyon ve kültürel mirasa sahip çıkma demişken bize emsal olarak Türkiye’den gösterebileceğiniz bir örnek var mı olumlu anlamda? 

KG: Benim size gösterebileceğim örnekler ne yazık ki ticari konular olmadığı için örnek olarak kabul edilmeyebilir. Mesela Tünel meydanının korunması benim için bir örnektir, hatta Taksim’in korunması, Gezi’nin korunması da bir örnektir çünkü siz bizatihi inşaatın kendisini yapmazsınız, mimarlık zihinsel bir eylemselliktir. Dolayısıyla onun yaratmış olduğu etkilerle, ortaya çıkan sonuçlarla ölçülebilir. Benim açımdan mesela şu anda Tünel meydanı içine inşaat yapılmadan duruyorsa bu gerçekten bir mimarlık eylemidir ve korunmuştur. Galata yıkılmadan duruyorsa devletin Dalan zamanında, bu ciddi bir çalışmadır,

İM: Tarlabaşı ile birlikte. 

KG: Evet o sırada yıkılıyordu çünkü, Galata’da Büyük Hendek ile Küçük Hendek caddesi boşaltılıyordu arası ve turist otobüsleri oraya park edeceklerdi. Bunu çok büyük bir direnişle, bunu koruyabildiysek bence bu başarılı bir restorasyon uygulamasıdır. Evet bunun karşılığında para yoktur, piyasa değeri yoktur ama çok çok daha önemli bir şey korunmuştur, yani şehrin çok önemli bir bölümü korunmuştur.

İM: Çok doğru. Pek çoklarımıza şu anda olağan gelen örneklerden bahsediyorsunuz bu arada.

KG: Evet olağan çünkü insanlarla birlikte olmuştur bu eylem, yani bina olarak bakılmamıştır. Çünkü bizim uzmanlık bakışı genellikle böyle bir disiplin içi bakıştır, görme kaybına yol açar, yani görme biçimi görme kaybına yol açabilir. Orada insanların yaşadığını unutabiliriz mesela Sulukule’de olduğu gibi güzel proje yapıyoruz falan zannedip, oysa ki insanlarla birlikte düşünüldüğü zaman ancak bir kültürel miras şeyine yaklaşım olabilir. 

EA: 70’te de Mardin 2013’te Surp Kevork galiba değil mi Europa Nostra’nın Avrupa’nın tehlike altındaki kültürel miras listesine girdi. Yine Ermeni Katolik kilisesi galiba, bir de Hasankeyf değil mi?

KG: Evet Hasankeyf için şimdi bir sivil girişim başvurusu oldu, orada tabii bir başarı elde edilmedi ama diğer konular tabii kısmen bir başarı da oldu çünkü süreç başladı, restorasyon yapıldı. Bunun bir de tabii ödül tarafı var yani sadece risk tarafı yok, ödül alan projeler de teşvik ediyor başarılı uygulamalar. Orada belediyenin yapmış olduğu restorasyonlar mesela, belediyenin katkılarıyla yapılan restorasyon falan bunların hepsi çok değerli. Zaten kültürel miras konusunu sadece yasaklarla korunmasını sağlamak mümkün değil, teşvik edici bir tarafı olmalı. Sadece vatandaşlara tanınan, verilen görevler değil bir takım teşvik edici unsurlar olması lazım. İyi şeylerin iyi değerlendirilmesi lazım, bu açıdan Europa Nostra bence Türkiye’ye iyi bir model teşkil ediyor. 

EA: Burçin Altınsay değil mi Europu Nostra’nın...

KG: Evet yönetim kurulu başkanı.

EA: Kendisi Agos gazetesine 1-2 yıl önce şöyle demiş “burası geçmişinde de Zarifi ailesi tarafından sosyal bir işlev için adanmış bir mekan. Buradan hareketle adalılar ve İstanbullular için simgesel değeri çok yüksek olan böyle bir kültürel değer kamuya açık herkesin ilişki kurabileceği bir odak olarak varlığını sürdürmeli”.

KG: Şimdi çok güzel bu şuna işaret ediyor, yani sadece binanın korunması değil aynı zamanda yaratacağı işlevin tanımlanması açısından da. Biliyorsunuz bu yapı AİHM kararıyla iade edildi 2007’de bu başvuru gerçekleşmişti.

EA: Vakfa.

KG: 2011’de dönemin başbakanı, bugünkü cumhurbaşkanı bir heyetle birlikte geldi Yetimhane’ye ziyaret etmeye çünkü çok sembolik bir önemi vardı. 

İM: O dönemde özellikle.

KG: Patrik hazretleri onu karşıladı tabii ki. O sırada tabii birçok yerde olduğu gibi belki onun kafasındaki model burayı bir an önce bir şeye vermek, dönüştürmekti. Fakat orada Patrik hazretlerinin vermiş olduğu cevap yani “burayı biz bir diyalog merkezi ve bölgesel bir çevre enstitüsü olarak kullanmak istiyoruz” demesi çok anlamlıydı. Çünkü bildiğimiz ticari dönüşümlere, piyasa odaklı dönüşümlere hiç benzemeyen bir model öngörüyor Patrikhane burası için. Bu aynı zamanda Patrikhane’nin işleviyle de çok ilgili çünkü ekümenik bir yapı olduğunu iddia ediyor. Ekoloji de tek başına yani planetin sorunları tek başına bir ulus devlet ölçeğinde çözülebilir konular değil. Dolayısıyla İstanbul’un böyle bir çevre enstitüsü kazanması, bütün bölgeyi, Akdeniz’i kapsayan, buna hitap eden bir araştırma enstitüsü kazanması herhangi bir otel yapılmasından ya da bir ticari kullanım, rezidans falan gibi şeyden bin kat daha değerli. Yani İstanbul’a getireceği katkılar açısından bakılırsa kamu tabii ki böyle bir şeye destek vermeli. 

İM: Nitekim zaten sunulan raporda yani Clive Dawson’in kaleme aldığı raporda da Patrik’in bu önerisi bir somut öneri olarak tekrar zikredilmiş, Yetimhane’yi çevre enstitüsü ve inançlar arası bir diyalog merkezine dönüştürmeyi teklif ediyor bu rapor. Bu aslında çevre mefhumuna da yeniden bir tanımlama getiriyor gibi. Sırf böyle yani sadece ekolojik manada değil aslında, zihniyetlerin de buluştuğu yani yeni bir dünya tanımı aslında belki yapılageliyor şu an dünyada. Patrikhane şayet yeniden canlandırılacaksa bunun nasıl canlandırılacağı da bu yeni dünya tarihine de bir katkı sunabilir hepimiz için.

KG: Evet. Geçmişte bizim aklımızın, hayalimizin almadığı gelişmeler oldu, modernleşme süreci mesela. Burada bu yapının inşa edilmesi, Hristos tepesine dünyanın en büyük ahşap yapılarından birinin yapılmasını herhalde kimse hayal etmiyordu. 

İM: Avrupa’nın en büyük ahşap yapısı.

KG: Evet öyle, bugün de bence gene aklımızın, hayalimizin alamayacağı bir şey olabilir çünkü bu kimlik meselesiyle, çünkü bu diyalog meselesi aslında kimlik meselesini çok ilgilendiriyor.

İM: Doğru.

KG: Yani bütün bunlar çünkü bizim kapalı sistemler dediğimiz sistemler aslında bugünkü felaketlerin bütün hazırlayıcıları. Çünkü her şey kendi içine kapanıyor ve kendi süreçlerini önemsiyor ve o yüzden “dünya beni ilgilendirmiyor” diyor, benim kalkınma sorunsalım bu, benim şeyim şu. Şimdi ortak bir dünya, bir planeti paylaştığımız düşüncesini gene bu kalıntı gibi gözüken yani ulus devlet öncesinden kalan kurumların hafızasında olması açısından ben sözü anlamlı buluyorum. Bunu neoklasik bir kurumun canlandırması ya da yeniden onu hayata geçirmek değil, bizim aklımızın, hayalimizin alamayacağı bir yeni gelecek bekliyor dünyayı. Bu açıdan da Yetimhane mesela bu şeye şu anki belirsizlikleriyle çünkü açık uçlu düşünmek zorunda kalacağımız bir şey, bunu çözemeyiz başka türlü bunu piyasa odaklı bir dönüşümle çözebilirdik ama o da altın yumurtlayacak tavuğu kesip hemen karın doyurmak olur. Dolayısıyla bunu dönüştürme meselesi, şu anda bu kurumların dönüşmesi meselesi gerçekten aynı zamanda da bunu eylemselliklerini yaratma demek. Zaten raporun ikinci bölümünde çok önemli bir şey de yönetimselliğini sorgulaması. Yönetimsellik için ne diyor? Yani eylem odaklı bir yapı oluşması gerekiyor, yani disiplinler arası çalışmaların yapılacağı bir şey olduğunu söylüyor ama bir yönetim yapısının da oluşturulmasını yani bunu bildiğimiz klasik kurumlarla yönetmek mümkün değil; ‘orada bir mimar var, projeyi mimara verelim yapsın’ öyle değil! Bildiğimiz kamu örgütlenmesinin dışında bizim çok ihtiyaç duyduğumuz bir örgütlenme modeli, eylem odaklı,  misyon odaklı yapılar yani o konu temelinde strateji geliştiren, ilişkiler kuran, yaratıcı süreçleri destekleyen bir yapılanma ki bizim kamu örgütlenmesi buna pek uygun değil aslında. 

İM: Yetimhane mi bunun yolunu açacak?

KG: Bunu şimdi sökme tekniklerinden biri aslında çaresizliktir, çünkü mesela siz bir transfer merkezini yönetemiyorsunuz, mesela Yenikapı’yı yönetemedik, Kabataş’ı yönetemedik, bunlar çok açık gözüküyor. Tarihi yarımadayı yönetemiyoruz yani gözükmüyor mu? İçindeki koskoca sarayı yönetemiyoruz, yani Topkapı sarayı yönetilemiyor. Dolayısıyla bir yönetim problemi var, bildiğimiz bürokratik, ayrıştırıcı zekayla, kamu zekasıyla bu kurumları yönetmek mümkün değil. ‘Efendim orada şey var, o rölevesini hazırlasın, orada bilmem kim var bunu yapsın!’ olmuyor, o kurumun kendi içinde de bir politik şeyinin olması ve canlı şeye sahip olması, dinamizme sahip olması gerekiyor ki bunu herhalde kastediyorlar.

İM: Zaten listeleyebileceğimiz her bir kurumun halihazırda barındırdığı canlılığın aslında teslim edilmesi yani o canlılığa yönelik bir teşebbüste bulunmak, yani ‘müzeleştirmek’ değil de Yetimhane’yi mesela, yine tabii bir tür müzeleştirmekten bahsediyoruz ama yaşayan ve aslında çevresini de dönüştüren bir kurum haline getirmek. 

KG: Bu etkileşimli bir süreç, şimdi müze kavramı tersyüz oldu aslında, günümüzün müzeleri tam da ilikiselliği hedef alan kurumlar, etkileşimli bir ilişkisellik yaratan kurumlar çevresiyle, konularıyla.

İM: Doğru.

KG: Eskiden neydi? Müzeler aslında depolanan, travmatik bir arşive dönüştürülen şeylerdi, parçalardı, ölü parçalardı. Oysa şimdi canlı, şimdi o parçalar arasındaki ilişkiyi kurup canlandırmaya çalışıyoruz. Müzeler de zaten şekil değiştirdi, dolayısıyla bu dönüşümün aslında Yetimhane için de aynen olabileceğini söyleyebiliriz. 

EA: O açıdan bu dönüşüm fırsatına ya da yeniden keşif fırsatına tekrar bakarsak Yetimhane binasını bir Avrupa metaforu olarak düşündüğümüzde Avrupa sizce çökmek üzere mi, ne durumda? Avrupa’nın kendisi bir restorasyona ihtiyaç duyuyor m? Çünkü yükselen bir ırkçılık var, popülizm var, öyle bakarsanız hocam ne düşünürsünüz? Ayrıca bir parantez de Haydarpaşa için söylerseniz çok memnun olurum. 

KG: Bu çok güzel örnek oldu bence tam da denk düşüyor. Zaten bu krizler bu fırsatları yaratıyor, Yetimhane’nin bu kadar zor gibi gözükmesi, çünkü herkes şunu soruyor “bu yapının korunacak hali mi kaldı allah aşkına! Enkaza dönüştü neredeyse, zor!” falan diyorlar. Hiç de öyle değil, asıl bu zorlukla baş etme çabası bizim yönetim fikrini değiştiriyor. Evet Yetimhane bu zorluklarıyla zaten çünkü bizim sorunumuz binayla ilgili değil ki onu var eden zihinsel eylemselliklerde sorun yaşıyoruz biz Türkiye’de, sapasağlam binaları yok ediyoruz. Dolayısıyla mesela bu Haydarpaşa için söylenebilir, Haydarpaşa tam da bu Marmaray projesinden önce restorasyon geçirdi biliyorsunuz. Hatta son restorasyonda da çatısı yanmıştı. Siz şunu düşünün kentin tarihsel topoğrafyasını şekillendiren bir endüstri devrimi izinden söz ediyorsunuz, raylı sistemler ve işte onun Göztepe istasyonu, Erenköy istasyonu, Kıztoprak istasyonu. Burada, herhangi bir şehirde, yeni kurulan bir şehirde olacak gibi bir otoyol geçiriyorsunuz. Bu çok saçma bir şey çünkü deniz kenarında bu, deniz kenarında bir ulaşım şebekesinin omurgası olmaz, omurganın E5’te olması gerekir, eğer siz Marmaray gibi bir ulaşım omurgası düşünüyorsanız bunu şehirselleştirmeniz gerekiyor. Buna dar bir açıdan bakıp ulaştırma bakanlığı kendi bürokrasisi açısından bakıyor ve kamulaştırma yapmamak için, zaten E5 üzerinden yaparsa bayındırlık bakanlığına kaptıracak projeyi. Dolayısıyla sahile yaptığı için Haydarpaşa şey kaldı, oraya işte tren gelecek, evet gelecek ama o sistem olduğu gibi bütün o sit alanı, endüstriye sit alanı olduğu gibi işlev görebilirdi ve iyileştirilebilirdi. Bu sahilin korunması anlamına gelirdi, E5’te de Marmaray gibi bir şebeke 9 tane boğaz köprüsüne eşit bir şey arteri açılabilirdi ve o zaman ulaşım maliyeti çok daha düşerdi. Çünkü insanların sahile erişimi çok daha zor, biz bunu programda çok işledik. Demek ki burada bizim bu restorasyon anlayışındaki basmakalıp yaklaşım gibi ulaşım konusunda da basmakalıp yaklaşımlar şehirsellikle uyumlu değil. Bunu şehirselleştirmek gerekiyor.

EA: Garlar da hafıza mekanları ve garları tartışıyoruz, Ankara garı tartışılıyor şu anda. Bir de Sirkeci garının hattının düşünün, Sirkeci-Halkalı arasındaki istasyonlar çok garip bir şekilde yalnızlaştırıldılar, hiçbir şekilde onlara dokunulmuyor, çok garip bir durum yaşanıyor orada.

KG: Bu projenin şeyi, aslında bize akıl lazım her şeyden önce, inşaat değil akılla insanlar gelişir. Türkiye böyle sürekli hormonlu bir şekilde beslenmesine önem veriyor da akıl kısmı eksik kalıyor gibi. O yüzden bu benzetmeyi ben anlamlı buldum. 

İM: Son 5-6 dakika içindeyiz bu arada onu söylemem lazım. Canlı yayında şu anda Evrim Altuğ ve Korhan Gümüş’le birlikte Europa Nostra’nın dün yayınlanan Yetimhane raporu üzerine buluşmuş vaziyetteyiz. Oraya dönüp toparlayalım Korhan bey isterseniz? Önümüzde nasıl bir takvim var? Ben bir yandan Yaratıcı Avrupa (Creative Europe)’un da içinde olduğunu söylemek isterim. Buraya getirilecek çözümlere ilişkin önemli.

KG: Bu program Avrupa Birliği tarafından destekleniyor, Avrupa Yatırım Bankası Enstitüsü de bizzat başkanı dahil olduğu için sürece bu işin içinde. Burada iki etaplı bir şey var tabii ki bu raporun gayet net ortaya koyduğu gibi, bir kere acil kurtarma operasyonu. Bunun aslında bu yaz yapılması gerekiyordu, hiç beklemeden, ne olacak burada? İçinde bir taşıyıcı sistem gerekiyor, bu mühendislerin, yani gelen mühendislerin içinde yapılması planlanan bizzat içinde her katta yaptığımız araştırmada taşıyıcı sistemin de güçlendirilmesi gerekiyor yer yer. Çünkü sadece çatıyı örtmek, biz 90’lı yıllarda bunu konuşuyorduk, bir an önce şu çatı tamir edilsin, arada boşluklar var falan diye. Şimdi artık o aşama geçildi, içi de hasar gördü, yer yer taşıyıcı sistemde de zayıflamalar var, üzerine de 200 tonluk bir kiremit yükü var, onu da unutmamak lazım. Bakın bu çok basit bir konu değil, acil müdahale de son derece yaratıcı bir iş, hatta belki gelecekteki işlevlendirmeye de örnek teşkil edebilir çünkü mevcut binanın strüktürünü hem kullanıyorsunuz hem de ona ek bir şey yapıyorsunuz onunla temas etmeyen yani onu taklit etmek, onu değiştirmek değil yeni yaptığınız da, yeni yapıldığı da belli olacak şekilde içinden yükselerek, mödüler bir şekilde, bir çelik ızgara gibi, sanki bir Bizans halısını bir çelik ızgaraya koymuşsunuz, o dökülen halı korunuyormuş gibi müzede, bu yapıyı bu şekilde çelik anlamında şey yapan ya da başka materyaller de kullanılabilir ve çatısını belki hafifleterek tamamen üstünü örtüyorsunuz. Yangın önlemleri için de aynı yaratıcı süreç bütün riskleri ilgilendirecek bir şekilde yapılıyor. Bu ilk müdahale.

İM: Bunun hemen olması gerekiyor?

KG: Hemen bu yaz yapılması gereken otomatik olması gereken iş buydu, hemen başlaması gereken.

İM: Hangi sahada şu anda bu süreç?

KG: Bunun için zannedersem Patrikhane’nin şeyi tabii ki burada karar şeyi, böyle bir yapılanma oluşmadığı için yani yönetim şeyinde bu yapı disiplinler arası çalışan. Şimdi biraz bu zayıf yani güçlü bir dinamik yok ama bunun için proje hazırlıkları yapıldı, fizibilite hazırlandı, bütçeler çıktı. Dolayısıyla şimdi acil müdahale için düğmeye basılıyor ama aynı anda da uzun vadeli çalışma için bir yönetim birimi kurulup bu enstitü nasıl olacak, yani kullanım amaçları belirlenmeden binaya fiziki müdahale yapmak da yanlış. İlk önce binanın bu tahribatını engelleyecek son halini bir fotoğraf gibi donduracak ilk müdahale gerekiyor. Bunun bu yaz yapılması gerekiyordu, bizim takvimimiz de buydu, yani bu Eylül ayını geçmeyecek bir müdahale. Ondan sonra zaten bu yapıyı düşünmek için orada da verilen süreler var, 4-5 sene gibi.

İM: İnşaatın kendisi zaten 2-3 yıl alacaktır. 

KG: Evet. Bu tartışmalı konular olabilir, orada istihdamdan da söz ediyor, yerel işgücünün ve ekonominin güçlendirilmesine de faydası olacağını söylüyor ki bence bu çok doğru. İstanbul’un ekonomisine faydası olacak sadece adaların değil. Mesela ben adalar belediye başkanı falan olsam uçar giderim yani her toplantıya katılırım, hiç bu konuda nefes almadan süreci içinde izlerim ve bu projeyi sahiplenirim ya da İstanbul büyükşehir belediye başkanı da bu konuya önem vermesi lazım tabii çünkü politik anlamda bu şehrin kazanacağı çok şey var Yetimhane’nin yeniden işlevlendirilmesi sürecinde. 

İM: Yorumlar mısınız bunu nasıl?

KG: Dünya ile bütünleşik bir başkent olarak İstanbul’u hayal etmemiz gerekiyor. Çevre enstitüsü olarak, bu diyalog merkezi, yani bunlar bölgenin ihtiyaç duyduğu en acil konular eğer İstanbul böyle bir politik rol üstlenecekse bir şehir olarak. Bunu belki ulus devlet politikaları içinde belki anlamlı bulmayabiliriz, bizim çevre politikamız var, bakanlığımız var falan diyebilirsin. Hayır şehirden çok daha büyük bir şeydir, bir ülkeden çok daha farklı ilişkiler kurar, dolayısıyla buradaki bu şehrin gücünü aslında sergileyecek en iyi kurumlardan biri Yetimhane yani bu kullanım işlevler itibariyle.

EA: Bitirmek üzereyken aklıma getirdi bu konuştuklarımız, İstanbul biliyorsunuz Avrupa kültür başkenti seçilmişti, ne dersler çıkardık, karnemiz nasıl hocam?

KG: Onu hep birlikte imha ettiler, yani istenmeyen bir şey oldu, kültür başkenti oldu, onun içinden çok zor birkaç konuyu kurtarabildik, bu Galata Rum gibi işte bu Barokman kilisesi ya da Kamonda’nın mezarı gibi. Orada da parçaları yapıştırarak tekrar direniş yani bir kültürel miras sorunsalının aslında nasıl bir demokratikleşme şeyi olduğunu gösterdi. Oradan çıkarılacak şeyler var bence, unutmamak lazım, bizim hafızamızı korumamız lazım, neden başarısız olduğunu da çok iyi analiz etmemiz lazım. Sadece iyi şeyler akılda kalmasın kötü şeyler de akılda kalsın ve onlardan da ders çıkaralım diye düşünüyorum. 

İM: Bu zaten yeniden yapılandırma sürecinde yani yeni şeklini alırken az evvel de söylediniz onun da altını tekrar çizelim; bugüne kadar nasıl tahribat gördüğünün de aslında dökümante edileceği, yani salında son 150 yılın tarihi de orada görünür olacak. Bu da önemli bir şeffaflaşma bana kalırsa.

KG: O zaten önemli bir semptom yani gösterge, Yetimhane’nin ve diğer okulların aslında kaybolan vatandaşları da bir şehrin çok önemli bir katılım unsurudur, onları katmadan kaybettiği kimlikleri, vatandaşlarını onarmadan şehri de demokratik bir platforma taşıyamazsınız. 

İM: İstanbul bir kozmopolit şehir, halen öyle olduğu konusunda ısrarcıyız ve bunun uygulanması için de çok önemli bir kaynak ve fırsat olarak Büyükada Rum Yetimhanesi’nin restorasyonu değil rehabilitasyonu konuşuluyor. Buna ilişkin yayınlanmış Europa Nostra raporunda Metropolitika’dan Korhan Gümüş ve Yolgeçen programından Evrim Altuğ ile konuştuk Açık Radyo’da Açık Dergi’de. İkinize de çok çok teşekkür ederim. 

 

Kategori: