Açık Dergi'de Tarihi Bir Söyleşi: Yüksel Arslan

Açık Dergi'de Tarihi Bir Söyleşi: Yüksel Arslan

26 Nisan 2017

Nisan ayında kayebettiğimiz Yüksel Arslan'ı, 2002 yılında Evrim Altuğ'un yaptığı bir söyleşinin kaydını, toprağa verildiği gün yayınlayarak uğurladık.

26 Nisan 2017 tarihinde Açık Radyo'da yayınlanmıştır.
Açık Dergi podcast servisi: iTunes / RSS

“Le Capital – Arture” dizisini bugün, Berlin Duvarı, Sovyetlerin çöküşü ve 11 Eylül’den sonra bugün nasıl okuyorsunuz, nasıl yorumluyorsunuz?

Yüksel Arslan: Kapital kitabı bugün şımarık durumda. Tabii bu Karl Marx’ın Kapital kitabı ölümsüz bir kitap. Her zaman geçerli. Tabii benim için böyle bir diziye yeniden başlamak için herhangi bir neden yok. Çünkü bu eski bir çalışma. 1969–1975 arası. Tabii bazı yanılmalar olabilir. İnsan her zaman yanılabilir. Yani bazı yaptığım yanlışlıklar oldu. Mesela bu, makinelere saldırıyorlar. Benim yaptığım makineler çok modern makinelerdi.

Aslında 17. yüzyılda İngiltere’de dokuma fabrikalarına işçiler saldırıp kırıyorlar. Sonra işçiler grev hakkını alınca artık makinelere saldırmıyor. Örgütlenip grev hakkını alınca oluyor bu. Bazı ufak tefek şeyler oluyor ama önemsiz. Kapital Türkiye’de de, Fransa’da da geçerli evrensel bir kitap. Tabii bir de Türkiye’de kitap okuma hikayesi var. Kapital Türkçe’ye sonradan çevrildi galiba...

Bu dizideki tablolarınızdan biri de “Kriz” üzerine. Ve ortasında borsa bulunuyor...

YA: Örneğin bu dizide yer alan ancak sergide bulunmayan “Kriz” tablosunda Paris Borsası bulunur. İstanbul’daki borsayı görmedim. Ama bu resimdeki borsayı içeren görüntünün oluşması bir yılımı aldı. Sürekli oraya gittim. Mekke gibi, borsa binasının etrafını birkaç kere gezdim. Karşıdaki kahveye oturup desenler, sütunlar çizmeye başladım. Sonra oraya herkesin girebileceğini bilmiyordum. İçeriden de birkaç desen yakaladım. Belçika’daki borsa ise Paris’tekinin yarısı kadar. Tabii bu serideki resimlerin birkaçını satmıştım. O nedenle 13 tanesi sergilenecek.

Herkes bu Karl Marx’ın Kapital kitabının zor anlaşıldığını söyler durur. Halbuki çok şiirsel bir dili var. Marx her bölümün sonunda Latince bazı matrak sözler sarf eder. Mesela Marx da herkes gibi şiirler yazmış. Shakespeare’i çok seviyor. Paris’te yaşayan Alman şair Heinrich Heine’nin de dostu. Ben Karl Marx hala 20. yüzyılda yaşasaydı başka ozanları sevecekti diye düşünüyorum. Belki de bu dönemin başka ozanlarını sevecekti. Kapitalin bu aktüel tarafı korkunç. Zaten bu dizi 1975’te bitince ne yapmalı diye düşündüm ve bunun için “Actualisation de Capital” diye bir seri yaptım. Bu seri de 1980’e kadar sürdü. Bunu Kapital’in devamı olarak görüyorum. Geri kalmış ve çok zengin ülkelerde neler olduğunu karşılaştırdım. Türkiye üzerine bile bazı “Arture"ler var.

Sizde son dönemde insana odaklanan bir süreç var. Eserlerinizde umudun ve umutsuzluğun yeri nedir?

YA: Son 14 yıldır “İnsan” dizisini çalışıyorum. Bu, belki ben de yaşlandığım için bende gittikçe umutsuzluk, delilik, intihar konuları bilhassa bu dizide ağır basmaya başladı. Kapitalin güncelleştirilmesi dizisinde de geri kalmış ülkelerde olan katliamlar, ölümler, açlıklar, bunları büyük bir resim olarak şu anda karşımda görüyorum. Onu da yeni astım. Evet. Son dönemde bende bir umutsuzluk var aslında.

Sizden sonraki dünyaya dair bir vizyonunuz var mı?

YA: Bütün bu umutsuzluklar içinde bir mutluluk da çıkabilir değil mi? Çünkü insanlar karınca gibi, durmadan savaşıp duruyorlar. Aslında umutsuzluk dediğim, bir çeşit mutluluk getirebilir.

Neomarksizm bir ütopya mı?

YA: Doğrusunu isterseniz, şu anda Marksizm yeniden gündeme getiriliyor, kitaplar yazılıyor. Neomarksizm diye bir şey yok. Zaten bu “neo” kelimesi de budalaca bir şey gibi geliyor. Marksizm devam ediyor. Beni en çok ilgilendiren “Sanatta Marksist olunabilir mi?” sorusu üzerine düşünmüş, “resimli dil” diye yazılar yazmaya başlamıştım. Sonra bıraktım. Olunabilirliğini savunarak yazmaya başlamıştım ama onlar çekmecede kaldı. Çünkü başka çalışmalar gerekiyor. Durup durup Kapital’i yeniden okumuyorum. İnsanın aklına başka başka düşünceler geliyor. “Kapitalin güncelleşmesi” Ardından “Etkiler" dönemi, sonra da "İnsan”ın gelişi; dediğim gibi 14 seneden fazla oldu. Bunların entelektüel bir çalışma olarak birbirini takip etmesi bence çok doğal görünüyor. Kafatasımızdaki güzel makine, beyin iyi çalışıyorsa bu tür çalışmalar ortaya çıkıyor.

Gerek Türkiye, gerekse Fransa ve diğer ülkelerdeki sanat ortamına dair gözlemleriniz, yorumlarınız nelerdir?

YA: Jean Dubuffet’in topladığı, delilerin yaptığı “L’art Brut” dediği resimleri bilirsiniz. Ben bunları çok seviyorum. Dubuffet, 1945’lerde böyle bir koleksiyon yapıp Lozan’daki bir müzeye sergilenmek üzere vermiştir.

Bugünkü modern sanat müzelerine girdiğiniz vakit, ben buralara hiç bakmıyorum. Toplamında, genel olarak sanatçılar, eleştirmenler, müdürlerin hepsini galiba burada buluşturmak gerekiyor. Bence iğrenç bir çukurdalar.

Bu “Arture”lere henüz çerçevelenmeden bakma fırsatım oldu. Malzemenin, emeğin kokusunu duyumsar gibi oldum. Bu anlamda bu diziye bir tür “papirüs” gibi baktığımı itiraf etmeliyim. Eserleriniz sanki 20. yüzyıla ait son görsel belge gibi...

YA: Evet. Bu teknik yüzünden, onları çerçeveden çıkardığım zaman dediğiniz gibi onları papirüs gibi, muşamba gibi bir hale geldiklerini gördüm. Sanki bir arkeolojik kazıdan çıkmış gibi oldular.

Kapitalizme mi, Marksizme mi, yoksa sanatın ta kendisine mi daha çok yabancılaştınız?

YA: Daha evvel ürettiğim “Alienation” (Yabancılaşma) dizisi, çok önemli bence. Çünkü Karl Marx henüz gençken, daha Hegel, Feuerbach etkisindeyken, felsefe etkisindeyken 1844’te yazdığı eserinde bundan çok bahseder. Sonra Kapital’e başlayınca bu kavramdan oldukça faydalandım. Bir İngiliz patron vardır orada. “Benim 150 ‘hand’im (el) var” der. Yani bu, benim çalışmamı kolaylaştırdı. Kapitalistin kafası para, işçinin kafası el gibidir “Arture"lerde. Köle sahibi ise kölesini bir "öküz” gibi görür. Köleler de öküz başlıdır. İşte Kapital’deki bu şiirsel metinlerin bana büyük yardımı oldu.

Dünyanın politik sahnesini nasıl gözlemliyorsunuz?

YA: Doğrusunu söylemek gerekirse ben bu dünyada olup bitenleri genel olarak izliyorum. Toplu bir bakış bu. Genel olarak neler olduğunu herkes gibi ben de görebiliyorum.

Şu anda okuma sıranızda hangi eserler var?

YA: Şimdi bu “İnsan” dizisinde genel olarak insanlarla uğraşmıştım. Bu da bitti gibime geliyor.

Şimdi tek tek insanlarla uğraşıyorum. Mesela bir filozof, bir ozan, bir sanatçı.. Tabii bu da hep umutsuzluğa götürüyor çünkü seçtiğim, sevdiğim düşünürler, şair ya da filozoflar ya deliriyorlar, ya da intihar ediyorlar. Yani bu da garip bir çalışma oldu.

Kapital çok mu düşsel bir metin? Olan biteni “Arture”lerde biz bu kadar kolay görebiliyorsak, bu gerçek dünyada niçin bu kadar kolay olmuyor?

YA: Bu daha çok bir ekonomi politik kitabı. Bazı resimleri kendim ilave ettim. Mesela Marx, Kapital’de "Kapitalist’in üretim süreci"nden söz eder. "Mal nedir?” diye sorar ama sendikalardan, grevden pek bahsetmez Kapital’de. Ben de bir yürüyüş resmi yapmıştım. Böyle şeylerden bahsetmez. İngiltere’deki yaşantısında 1. Enternasyonal’i kuranlardan biri olduğuna göre, o zaman Kapital kitabının dışında pratik politikaya dönüyor. Hatta ona “Niye sendika işlerine giriyorsun?” diye kızıyorlar. Darılıyor hemen tabii.

Yüksel Arslan “insan”ı nasıl tarif ediyor?

YA: İnsanı tarif etmek çok kolay. İnsan, memeli hayvanlar sınıfından...