Seçimin Ardından Bir Değerlendirme: Neredeyiz, Nereye Gidiyoruz?

Bağlı olduğu dosyalar: 
24 Haziran Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili Seçimi

Seçimin Ardından Bir Değerlendirme: Neredeyiz, Nereye Gidiyoruz?

26 Haziran 2018

Açık Bilinç'te Koç Üniversitesi'nden siyaset bilimci Prof. Dr. Murat Somer ile, Türkiye siyasi tarihi ışığında, seçimler sonrası bir değerlendirme yaptık: Neredeyiz, nereye gidiyoruz?
 

26 Haziran 2018 tarihinde Açık Radyo'da yayınlanmıştır.
Açık Bilinç podcast servisi: iTunes / RSS

Programın deşifresi aşağıdadır:

 

Ömer Madra: Günaydın Güven bey merhabalar!

 

Güven Güzeldere: Günaydın Ömer bey!

 

Can Tonbil: Günaydın Güven bey, merhaba!

 

GG: Günaydın Can!

 

ÖM: Bugün uzunca bir süreden sonra ilk defa canlı yayındayız ve stüdyomuzda bir konuğumuz var Prof.Dr. Murat Somer Koç Üniversitesi’nden ve seçimleri konuşacağız ama siz sunumu yaparsanız daha iyi olur.

 

GG: Murat bey hoş geldin, merhaba!

 

Murat Somer: Hoş bulduk, merhaba, günaydın!

 

GG: Ben dün sosyal medyada unvanınızı Doç.Dr. diye gördüm, Prof.Dr. demem lazımdı, özür dilerim.

 

MS: Estafurullah.

 

GG: Bilindiği üzere son 4-5 haftadır seçimlere giden süreçte seçmen psikolojisi ve sosyolojisi üzerine çeşitli konuları ele almaya çalışıyorduk. Bugün de 26 Haziran itibariyle işte 2 gün önce bu büyük seçimi geride bırakmış olduk. Seçim sonrası bir değerlendirme yapmaya çalışacağız. Konuğumuz Prof.Dr. Murat Somer, Koç Üniversitesinde öğretim üyesi, siyaset bilimleri ve uluslararası ilişkiler alanında Boğaziçi Üniversitesinden ekonomi mezunu, daha sonra master ve doktora derecelerini politika, politik ekonomi ve kamu politikaları alanında ABD’deki California Üniversitesinden alıyor. Prof. Somer’in ayrıca ziyaretçi araştırmacı olarak yurtdışında Princeton Üniversitesi, Stockholm Üniversitesi ve Harvard Üniversitesi’nde bulunmuşluğu, çalışmışlığı var. Türkçe ve yurtdışında yayınlanan pek çok dergide pek çok eseri var. Çalışma alanları arasında siyaset ve politik ekonomi çerçevesinde dünyada ve Türkiye’de demokratikleşme, otoriter ve hibrit rejimler, sosyal ve siyasal kutuplaşma, etnik ve siyasi çatışmalar, dinsel ve laik siyaset biçimleri gibi konular yer alıyor. Kendisini T24 haber sitesinde ya da televizyondaki tartışma programlarında da görmüş, okumuş olabilirsiniz. Özellikle muhalif kesimin büyük bir hevesle ve ciddi bir hayal kırıklığına uğradığı seçimin hemen arkasından bir değerlendirme yapmak belki çok da kolay değil. Dün AGİT bir rapor yayınlayarak seçimin eşit temellerde olmadığını söylemiş ama zaten öyle olacağını biliyorduk. Her halükarda parlamenter demokratik sisteme elveda deyişimiz perçinlenmiş ve bütünüyle uygulamaya konmuş oldu bu seçim sonuçlarıyla. Güçler ayrılığını zayıflatan ve yetkileri tek kişide toplayan bir tür seçimle otokratik rejime –öyle demek uygunsa- geçmiş olduk. Burada benim merak ettiğim pek çok konu var, mesela AKP’nin ne olursa olsun vazgeçmeyen seçmen kitlesinin psikolojisinden, MHP nasıl oldu da oylarını arttırabildi ya da koruyabildi gibi sorulara kadar. Fakat daha geniş çerçevede bakmak belki daha uygun olur diye düşündüm. Zaten Açık Gazete’de dün de bugün de siyasi analizler dinledik. Ben şöyle sormak istiyorum, daha geniş bir perspektifle Türkiye siyasi tarihi içinde baktığımızda bugün neredeyiz? İkinci soru olarak da nereye gidiyoruz demeyeyim ama nereye gidebiliriz, nereye gidilebilir? Başka sorularım da var ama bu iki küçük soruyla başlamak mümkün olur mu acaba?

 

MS: Tabii iyi olur, aslında siz geniş bir çerçeveden bakmaya çalıştınız o da belki önümüzü daha iyi görebilmek için çok olumlu. Çünkü bu seçimlerin zaten tarihsel bir seçim olduğu hatta Türkiye tarihinin, cumhuriyet tarihinin en önemli seçimi olduğu söyleniyordu. Bu anlamda seçimin sonuçlarını belki kötümserlik yaratacak ya da iyimserlik yaratacak sadece oy oranları üzerinden yorumlamak bence hata olur, çok daha geniş bir çerçeveden bakmak gerekli. Bu anlamda da ben muhalefetin başarısız olduğunu ve kimsenin bu anlamda kötümserliğe kapılması gerektiğini açıkçası düşünmüyorum. Geniş bir çerçeveden bakacaksak şöyle bakalım sonra diğer konulara da geliriz. Türkiye’nin demokratikleşme hikayesi üzerinden bakmaya çalışalım yani geç Osmanlı döneminden beri bizim başlamış ve önemli bir birikim yaratmış olan demokrasi geleneği, demokrasi ruhu yaratmış olan bir tarihimiz var, hikayemiz var. Cumhuriyet döneminde 1946 ve akabindeki 1950 seçimleriyle biz çok partili demokratik hayata geçtik. Bu büyük ölçüde var olan yani cumhuriyeti kurmuş olan partinin kendi içerisindeki bölünmenin daha sonra bir siyasal elitler düzeyinde yarattığı bir anlaşma sonucunda gerçekleşmiş olan demokrasiye geçiş. Yani o dönemde siyasal elitlerin CHP’nin Demokrat Partiyi doğurması ve onların hakikaten önemli bir uzlaşmayı imza atmaları sonucunda biz parlamenter, çok partili rejime geçtik. Şimdi bu rejime geçtikten sonra bizim demokratik rejimi yerleştirmemiz ve siyaset bilimi tabiriyle konsolide etmemiz gerekiyordu. Bunu biz bugüne kadar yapamadık. Bunun birkaç nedeninden söz edebiliriz, bir tanesi tabii ki bildiğimiz bu tecrübenin askeri darbelerle kısıntıya uğratılmış olması, yani demokrasiye seçilmemiş bir kurum tarafından, bir güç tarafından, ordu tarafından yapılan darbeler. Yani 1950’lerin sonunda eğer biz, o dönemde de biliyorsunuz biz demokrat partinin otoriterleşmesi sürecini yaşamıştık, bunun toplumda yarattığı bir tepki söz konusuydu, eğer iktidar değişimi seçimler yoluyla, barışçı yoldan, yani halkın iradesiyle gerçekleşebilseydi, bir askeri darbe olsaydı belki de biz 1960’larda bu demokrasiyi yerleştirmeyi başaracaktır. Ancak bunun olmadığını biliyoruz. Bunun ötesinde bir de bizim neden bunun olmadığını düşünmemiz gerekiyor. Bizim bir tarihten gelen bazı toplumsal kırılma noktalarımız, ayrımlarımız var, yani hala aşamadığımız fay hatlarımız, bölünmüşlüklerimiz söz konusu. Bir de bu son dönemde AKP’nin iktidarlarında politik ekonomi siyasetleri, enformasyon alanında yaratılmış olan siyasetler, uygulanan siyasetler ve kutuplaştırma siyasetiyle yaratılmış olan yeni bir ayrım toplumda oluştu. Yani bu ayrımları biz aşamadığımız sürece yani öteki tarafı da elbette ki herkes kendi mahallesini düşünebilir, kendi öncelikle hayata, topluma kendi penceresinden bakabilir, bu çok doğaldır. Fakat karşı tarafla da uzlaşmayı başarabilen, karşı tarafı da anlayabilen bir duruma gelmediğimiz takdirde demokrasiyi yerleştiremiyoruz. Bu tarihten gelen ayrımlar dediğimiz zaman bunlardan bir tanesi Kürt meselesinin zaten temelinde yatan etnik bir konu var, ayrım var, Kürt-Türk fay hattı söz konusu. Bunun dışında Alevi-Sünni fay hattı çok önemli. Bir de bizim modernleşme tarihimizden, hikayemizden kaynaklanan kültürel bir ayrım söz konusu. İslami ve laik modernleşme tarzları arasında toplumda da büyük ölçüde yerleşmiş olan bir ayrım siz konusu. Bugün seçimler bağlamında da dikkat ederseniz bir kutuplaşmadan bahsediyoruz, yani bu seçimde de, baskın seçimin sonucunda da tam olarak aşılmamış bir ayrım var diye. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sonuçta bir kitlesi var, bir oy kitlesi var, seçmen kitlesi var, bunu korumuş gözüküyor ve muhalefet bütün çabalarına rağmen burada bir gedik açamamış gibi gözüküyor. Bu tabii görünen kısım ve bu kutuplaşma bağlamında neden böyle iki ayrı kitle var ya da sabitlenmiş kitle var dediğimiz zaman bunun altında mutlaka işte bu bahsettiğim aşamadığımız tarihsel ayrımlar var. Bir de bunun üzerine AKP ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın uyguladığı politikalar sonucunda yaratılmış bir ayrım var. Şunu söyleyebiliriz yani bir tür cumhurbaşkanı Erdoğan özellikle bir tür yakalanmış kitle, sabitlenmiş bir kitle yarattı kendisi açısından. Bunun bir önemli nedeni kendi kitlesiyle kurmuş olduğu duygusal bağ. Cumhurbaşkanı Erdoğan kendi mütevazı bir toplumun marjinlerinden gelen bir mütevazı bir geçmişe sahip. Böyle bir geçmişten gelerek o kitleye çok hitap eden bir başarı hikayesi yarattı. Dolayısıyla o kitleyi kendisiyle özdeşleştirmesini sağladı. Yani onun başarısını kendi başarısı gibi gören, onun başarısızlığını kendi başarısızlığı gibi görüp üzülen bir kitle ile bir duygusal bağ yarattı. Bu çok önemli. Çünkü böyle bir duygusal yaratıldığı zaman aslında siyasetçi zayıf düştüğü zaman ya da hata yaptığı zaman bile bu doğrudan seçmen kitlesinde bir azalmaya yol açmaz çünkü sevdiğimiz, bir duygusal bağ içerisinde olduğumuz bir kişi yalpaladığı zaman, zora düştüğü zaman ne yaparız? Ona aslında bir destek verme ihtiyacı duyarız, hatta daha çok duyarız.

ÖM: Bir çeşit empati.

 

MS: Evet empati geliştiririz. Zaten hatta tam tersine uzaklaşma yönüne gidersek belki de kendimizi suçlu hissederiz çünkü geçmişte tercihlerimizi ya da yaptığımız seçimleri bir yerde reddetmiş durumuna düşeriz. O yüzden bu duygusal bağ çok önemli fakat bunun ötesinde politik ekonomi siyasetleri çok önemli, politik ekonomik açıdan devlete bağımlı olan ama bu bağı da gene AKP’nin uyguladığı söylemler sonucunda devletten çok bir partiye bağlı olarak gören, öyle hisseden bir kitle yaratılmış durumda. Enformasyon alanı tabii çok önemli, medyanın çok büyük ölçüde iktidarın kontrolüne geçmesi yoluyla tabii bu kitle kendi sadece gene bu kitleyi güçlendiren, kitlenin varlığını devam ettirmeye yarayan enformasyona maruz kalıyor. Yani eleştirel enformasyona maruz kalmıyor. Dolayısıyla bütün bunları bir araya koyduğumuz zaman sabitlenmiş, kilitlenmiş bir kitleden söz edebiliriz. Tabii bu seçimle cumhurbaşkanı Erdoğan bu kitleyi korumuş gözüküyor. Fakat muhalefetin bu seçimde yanlış şeyler yaptığı, çalışmadığı, doğru politikalar, söylemler kullanmadığı anlamına bence gelmez. Zaten baskın seçim olmasının bence en büyük nedenlerinden ekonominin kötü gitmesi yanında en büyük nedeni buydu. Tabii 50 günlük bir kampanyada muhalefet uyguladığı son derece eşitsiz şartlarda yürüttüğü bir kampanyada tabii bu kitle bahsettiğim kitle içerisinde soru işareti yarattığını ben düşünüyorum. Bunu nereden anlıyoruz? Anketlerde o kitlenin içerisinde de hoşnutsuz olan kesimin oranı oldukça yüksek. Bunun yanında alkışlar dili, meydanların dili, insanların yüz ifadelerine baktığımızda böyle bir soru işareti yaratıldığını söyleyebiliriz. Fakat bu bir alternatif de olabilir muhalefette aslında doğru şeyler söylüyor galiba soru işaretinin seçmen tercihinde bir değişime yol açması tabii daha çok zaman alabilecek bir şeydir. Dolayısıyla bunu 50 gün içerisinde yapmak çok kolay değildi.

 

ÖM: Bu önemle genel bir moralsizlik de var muhalefetin gene olmadı filan diye bir çeşit şey var ama sizin de söylediğiniz gibi çok başarısız olduğunu söylemek mümkün değil. Çeşitli yazarlar da bugün programcı dostumuz yazar Ahmet İnsel de mesela bugünkü yazısında Cumhuriyet’te “muhafazakar, dinci, milliyetçi kimlik sandıkta baskınlığını korudu ama karşısında tek adam rejimine karşı kararlılığını ifade etmiş yabana atılamayacak bir kitle vardı. Şimdi demokrasi mücadelesi daha zor, daha kritik ama bir o kadar da hayati safhası başlıyor bu yüzden” demişti. Aynı şekilde mesela dünkü 26 Haziran Bugün gazetesinin yazarlarından tarihçi Aydın Güven Gürtan da “seçimin negatif sonucunu hem 16 Nisan referandumuyla kurulmak istenen tek adam rejiminin kurumsallaşması hem de ona direncin kendini test etmesi açısından kritik bir dönemeç olarak şimdiden tarihe geçti” diye değerlendiriyor ama “karamsarlığın yayılmasına, havlu atılmasına sebep verilmemeli, bugünün Türkiye’sinde AKP iktidarının 16 yıllık baskısına rağmen halen toplumun ilerici güçleri miting alanlarında, sandık başlarında buluşuyorsa işsiz kalmayı, özgürlüğünden mahrum kalmayı göze alarak mücadeleye devam ediyorsa umutlanmak için de yeteri kadar nedenimiz mevcuttur” diye yazmıştı. Murat Belge de bugün iyimser olmaya çalışan bir yazı başlığıyla aşağı yukarı benzer bir şeyi gösteriyor. Yani Oğuz Atay’ın unutulmaz bir sözünü alıp Türkiye reisi cumhurbaşkanı yani ‘Tutunamayanlar’da Reis-i cumhurbaşkanı diye bir terim koymuştu diyor, şimdi bir bakıma hepimizin acemisi olduğumuz bir siyaset zeminine girdik ama gene de olağan dışı baskı ve zulme tabi kılınanların ciddi bir şeyini de gördük diye yazıyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

MS: Ben bu bahsettiğiniz satırlara, düşüncelere büyük ölçüde katılıyorum. Bence referandum sonrası ortaya çıkan hayır bloğu, demokrasi bloğu, muhalefet bu seçimde çok büyük bir şey başardı, bu da bir biraraya gelmeyi ve kendi kitlesini harekete geçirmeyi, mobilize etmeyi başardı. Bu çok çok önemli. Bunun önemini anlamak için öncelikle siyasetin sadece seçimlerle, parlamentoda yapılan bir şey olmadığını hatırlamakta fayda var. Seçimlerde biz ne yapıyoruz? Seçimlerde biz devleti yönetecekleri seçiyoruz aslında, tabii tek işlevi bu değil ama en önemli işlevi bu diyebiliriz. Devlet tabii çok önemli bir aktör, özellikle Türkiye’de çok çok önemli, zaten iktidar neden kazanıyor sorusunu yanıtlamaya çalışırken de bunu hatırlamakta fayda var. Devleti yönetmek çok büyük bir avantaj toplumda, her yere nüfuz edebiliyorsunuz, çok büyük yetkiniz var, cezalandırabiliyorsunuz, ödüllendirebiliyorsunuz. Fakat siyaset sadece devlet katında devlet için yapılan bir şey kesinlikle değildir çünkü toplumun tamamını kapsamaz. Dolayısıyla sivil toplum da bir iktidar alanıdır, medya da bir iktidar alanıdır, sokak da, otobüs de, metrobüs, tarla, her yer sonuçta bir iktidar alanıdır. Yani şöyle şunu düşünün, adalet yürüyüşü ve adalet mitingi hatırlanabilir ama en son Muharrem İnce’nin Maltepe mitingini düşünün. Burada milyonlarca insanın toplanması her ne kadar iktidara yakın medya bunu vermemeye çalışsa bile. Bu son derece önemli bir ‘ben varım’ eylemi aslında dolayısıyla önümüzdeki dönemde de muhalefet bir arada hareket edebildiği oranda, ‘ben varım’ diyebildiği oranda, ortak tepkiler verebildiği ve tabii demokratik tepkiler çünkü bu demokratik tepkiler kutuplaşmayı azaltacak ve karşı tarafta soru işareti uyandırabilecek tepkilerdir. Bunu yapabildiği oranda mutlaka siyaset üzerinde etkili olabilecektir. Burada tabii en önemli dikkat edilmesi gereken şeylerden bir tanesi, ben şahsen ona önem veriyorum, egolara hakim olabilmek, belki kritik noktalardan bir tanesi bu. Demokrasi bloğu içerisinde olabilecek insanlar medyada olsun, siyasette olsun, sivil toplumda olsun veya her vatandaş, sonuçta her vatandaş da bunun bir parçasında her sohbetinde, her hareketinde ‘biz’ diyebilmek ve egolarına hakim olabilmek. Türkiye’nin demokratikleşebilmesi, müreffeh bir toplum olabilmesi, huzur içinde yaşayacağımız bir toplum olabilmesi hepimizin kendi kişisel egolarından çok daha önemli bir konu. Elbette rekabet vardır siyasette, herkes başarılı olmak ister, mutlaka rekabet vardır fakat kritik noktalarda, özellikle eleştirilerde mutlaka bu egoları kontrol edebilmek gerekiyor, bunun ötesine geçip ‘biz’ diyebilmek gerekiyor. Muhalefet ortak hareket edebilecek mi? Tabii bir de kurulmuş olan bir ittifak söz konusu, Millet İttifakı söz konusu, onun ortak düşünebildiği yerlerde, ortak hareket edebilmesi, ortak tepkiler gösterebilmesi, alternatif oluşturabilmesi çok önemli olan bir şey. Bunu yapabildiği takdirde Güven bey aslında bu açış konuşmasında önemli bir şey söyledi, özellikle siyaset bilimi ilgilenenlerimiz açısından ilginç olabilir. Bu seçimde tabii en büyük endişelerden bir tanesi demokrasi endişesiyle zaten son yıllarda giderek artmakta olan ve hatta bu seçimler sonucunda eğer iktidar kendi gücünü konsolide ederse ki hem mecliste hem de cumhurbaşkanlığı seçimini kazanarak böyle olmuş gibi gözüküyor. Türkiye’nin bütün bu demokrasi birikimine rağmen bu seçimsel otoriter rejimler dediğimiz tarzda yani demokrasinin tamamen kağıt üzerinde kaldığı, seçimlerin yapıldığı ama aslında iktidarın kalıcı olduğu bir tür rejime geçme endişesiyle zaten Türkiye açısından. Bu aslında hala çok da evet böyle bir şey oldu denilebilecek bir noktada değil Türkiye, bunun iki nedeni var, birincisi Türkiye örneğin Rusya’yı düşünürseniz ondan çok farklı bir ülke, gerçek anlamda siyasal partilerin, yani bütün aksaklıklarına rağmen, hep eleştiriyoruz tabii ki siyasal partileri çok eksiklikleri var ama başka ülkelerle karşılaştırdığımızda da Türkiye’deki siyasi partiler figüran, kağıt üzerinde, tabela partileri değil. Yani milyonlarca üyesi olan, belli bir kimlik yaratmış olan, belli bir örgütü, geçmişi olan gerçek anlamda siyasal partiler. Bunun arkasında da tabii bir demokrasi birikimi, tecrübesi yatıyor. Bizim geç Osmanlı döneminden gelen bir seçim yapma, seçim yoluyla iktidarı değiştirme tecrübemiz var, 1950’den beri bahsettiğim daha önce çok partili rejim tecrübemiz var ve seçimler yoluyla iktidarı değiştirme, özgür ve adil seçim yapma ve bu yolla iktidarı değiştirme tecrübemiz var.

 

ÖM: Demokrasi kültürü bile diyebiliriz bir çeşit buna, ben öyle bir terim kullanmayı tercih ediyorum.

 

MS: Çok haklısınız, bu geliştirilmesi gereken bir şey, biz hep bardağın boş tarafına bakıyoruz, bakmalıyız da çünkü çok eksikliklerimiz var çoğulculuk açısından fakat demokrasi kültürü evet çok önemli, Türkiye’de bir demokrasi kültürü de var, bu kültürün varlığı tabii o yüzden Türkiye’de de demokrasinin geleceği açısından bize ümit veriyor. Seçim sonuçları açısından baktığımız zaman da bir yandan bir iktidarın gücünü konsolide etmesi sonucu varmış gibi gözükmekle beraber öte yandan bunun çok daha rahat bir iktidar olmadığını da görüyoruz. Özellikle mecliste AKP’nin oy kaybetmesi ve dolayısıyla MHP ile olan koalisyonuna bağımlı bir hale gelmiş olması. Öte yandan her ne kadar cumhurbaşkanı Erdoğan kazanmış olmakla beraber büyük kentlerdeki oy oranının çok farklı olması, öte yandan çok gerçekten kendisini zorlayan bir muhalefetle karşılaşmış olması. Yani 50 günlük son derece eşitsiz şartlarda yapılan bir kampanya sonucunda 30% oranında oy almış bir yeni aktörle karşı karşıya Muharrem İnce. Meral Akşener her ne kadar oy oranı olarak başarısız olmuş gibi gözükse de ki belki seçim sonucunu en çok etkileyen şey Temel Karamollaoğlu’nun ve Meral Akşener’in biraz daha fazla oy almaması. Eğer Temel Karamollaoğlu işte 1,5 puan daha oy alabilseydi, Meral Akşener de 2 puan daha oy alabilseydi şu anda seçim ikinci tura kalmış olacaktı ve biz belki de Muharrem İnce’nin fenomeninden, ne kadar başarılı olduğundan söz ediyor olacaktık, bambaşka bir senaryo ile karşı karşıya kalacaktık. Dolayısıyla burada çok bıçak sırtı bir durum söz konusu. Şuna bakmamız gerekiyor, önümüzdeki dönemde böyle bir iktidar kapsayıcı, kendine göre tabii ki kapsayıcı, uzlaşmacı bir siyaset uygulamaya çalışabilir. Örneğin başkan yardımcılarını daha değişik kesimlerden almaya çalışarak çok kutuplaştırıcı siyasetler uygulamamaya çalışarak değişik toplum kesimlerini de memnun eden bir takım politikalar, söylemler kullanmaya çalışarak bunu tabii kendi çizgisine göre yapmaya çalışabilir. Bir de daha özellikle devleti çok daha köklü bir şekilde yeniden yapılandırmaya yönelik politikaya yönelebilir. Burada tabii OHAL de çok önemli bir unsur, OHAL kalkacak mı kalkmayacak mı? Çünkü biliyorsunuz son dönemde Cumhurbaşkanı Erdoğan seçim kampanyasında bunun olabileceğini söylemişti.

 

ÖM: İlk iş demişti hatta.

 

MS: Bunu örneğin devamlı hatırlatmaya devam etmek gerekiyor, bu kadar kısa bir hafızamız olmaması gerekiyor. Daha 1 hafta önce bunlar söyleniyordu ve bunu hatırlatmaya devam etmek gerekiyor.

 

ÖM: Süreyi aşmak üzereyiz ama Güven Güzeldere’ye de hiç söz hakkı tanımamak gibi bir durumumuz oldu. Güven bey orada mısınız hala?

 

GG: Estafurullah buradayım, anlattıklarını dinliyordum. Murat beyin yazdığı bir yazı vardı geçen ay, “Ne yapıp edip kazanırlar algısı nasıl aşılır?” başlıklı T24’te yayınlanmıştı. Ben genel olarak şunu görüyorum, muhalif kesimde büyük bir hevesle bu seçime gittikten sonra bak yine ne yapıp edip … algısını … kesimin yarattığı bir hayal kırıklığı ve belki bir ümitsizlik var ama ben de aslında bardağın dolu tarafına da bakmak gerektiği düşüncesindeyim aynı Murat beyin dediği gibi. Burada bence evet pek çok belirsizlik içeren bir geleceğin kıyısında duruyoruz ama işi daha zorlayan iktidarmış gibi geliyor muhalefetten ziyade. En azından bu kadarını söylemiş olayım, bir de şöyle bitireyim, aklıbaşında herhangi bir ülkede mesela insanlar ‘mahallemizde yangın çıkarsa itfaiyeyi çağıramayız çünkü onlar gelip bir şeyler çalarlar, biz en iyisi gönüllüler arasından bir itfaiye ekibi kuralım’ falan deyip bu tür örgütlenmelere gitmezler. Seçim için de böyle olması gerekir, seçim güvenliği konusunda, Türkiye’de böyle olmadığından buradan da aslında olumlu bir şey söylemek istiyorum, insanlar oylarına, sandıklarına sahip çıkmak için seçim yasası konusunda uzman hale geldiler. Ben hayatta hiçbir zaman seçim yasası konusunda bugün bildiğim kadarı şeyi bilmiyordum, şu anda beni imtihana çekseniz geçecek haldeyim. Bu sandıklara sahip çıkma demokrasi kültürü açısından aslında bana çok önemli bir adımmış gibi geliyor. 1970’lerde, 80’lerde, 90’lardaki seçimlerde hiç böyle bir şey yoktu, belki İngilizce’de niyet edilmemiş ya da yan etki yahut niyet edilmemiş sonuç diye söylenen şeylerden bir tanesi. 

 

MS: Aslında güven bey çok önemli bir noktaya temas ettiniz, çok haklısınız bence bu aslında tam da vatandaşlaşma yani özne haline gelmek, vatandaş olarak özne haline gelmek ki bu gerçek anlamda demokratikleşmenin en önemli belirleyicilerinden biridir. Aslında o açıdan yani bardağın dolu tarafına baktığımız takdirde toplumun geçmişte garanti olarak gördüğü belki bazı kurumları, devlete havale edebileceği bir takım güvenceleri kendi eline almak çabasını aslında görüyoruz burada. Çünkü bir takım kurumlara güvenilemeyeceğinden dolayı bunu hissettiğimiz için insanlar kendi ellerine işte seçim güvenliği konusu, sandık güvenliği konusu olsun kendi ellerine almaya çalışıyorlar. Bu demokratikleşme açısından tabii çok olumlu bir şey, olumsuz olan senaryo bunun tersi olur yani bunun bırakılıp ‘gene başaramadık!’ deyip geri çekilme. Bu tabii çok yanlış olur, kesinlikle tabii bunun hiç olmaması gerekiyor tam tersine güvenin artması. 50 günde bu kadar bir araya gelinebildi, başarılı olunabildi ama düşman yaratarak hiçbir şekilde değil, tam tersine demokratikleşme yönünde, kutuplaşmayı aşmaya yönelik olarak bu çabalara devam etmek gerekir. Bu bir özneleşme süreci aslında ve kendine bir güven de yaratarak bunun devam etmesi gerekiyor siyasal partiler ve sivil toplum üzerinden.

 

ÖM: Galiba bitirmek zorundayız artık.

 

GG: Bir de kazanım var bunu unutmayalım, altını çizelim demek istiyordum. Bir de sabahın 5’inden gece yarılarına kadar sandık başında bekleyen sandık gönüllülerine de saygı ve sevgimizi bir kez daha belirtmek lazım. Herkes sahiden çok çalıştı. Her seçim umarım böyle olmaz, gidip oyumu atıp, devletin sağladığı güvenliğe güvenmek istiyorum. Her seçimde sandık başlarında bekleyen insanlardan birisi olmak istemiyorum ama bunun bir kazanım olduğunun altını çizerek bitirelim. Bugün konuğumuz Koç Üniversitesinden Prof.Dr. Murat Somer idi siyaset bilimci, kendisi ile seçim sonrası bir değerlendirme yapmaya çalıştık. Seçimle ve siyasetle ilgili programları da bir süreliğine Açık Bilinç’te bitirmiş olalım. Gelecek haftadan itibaren yeniden beyin bilimleri, bilişsel bilimler, sosyal psikoloji gibi konulara geri dönüyor olacağımızı buradan haber vereyim. Murat bey çok teşekkür ediyoruz.

 

ÖM: Teşekkür ederiz.

 

MS: Ben teşekkür ederim, görüşmek üzere.

 

ÖM: Hoşça kalın, iyi günler!

Etiket: