Kötülük İçimizde mi?

Diğer Program: 
Açık Gazete

Kötülük İçimizde mi?

16 Ocak 2018
http://www.prisonexp.org/

Açık Bilinç’te bu hafta sorumuz şuydu: Kötülük içimizde mi? Sosyal Psikoloji tarihinin en tartışmalı çalışması sayılan Stanford Hapishane Deneyi, bu çalışmanın öncülleri olan Milgram Deneyi ve Adolf Eichmann Davası çerçevesinde, zulüm ve kötülüğün doğası, suça teşvik eden hiyerarşik güç yapıları ve bireysel sorumluluk konularını ele aldık.
 

16 Ocak 2018 tarihinde Açık Radyo'da yayınlanmıştır.
Açık Bilinç podcast servisi: iTunes / RSS

İktidar baskısının ağırlaştığı otokratik rejimlerde, sıradan insanların başka koşullarda görmeyeceğimiz cinsten zalimce davranışları benimsemesi, özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sosyal Psikoloji'nin en canlı araştırma alanlarından biri haline geldi.

İnsanlar bazı dönemlerde, özel koşullar ortaya çıktığında, nasıl ve niçin, olağan zamanlarda hayal bile edilemeyecek kadar kötü, zalimce, vicdansızca davranışları benimseyebilir? Bu soruyu, iki farklı görüş ekseninde ele alalım.
Bir görüşe göre, insanlar içlerinde, en derinde, kötülük barındır. Özleri itibarıyla kötüdürler. Hukuki sistemler, Tanrı korkusu gibi faktörler yüzünden, zulüm ve kötülüğe yatkın insan doğası, dizginlenir. Ama koşullar elverdiğinde içimizdeki karanlık hemen kendini gösterir.

Dostoyevski'nin Karamazov Kardeşler'inden Ivan, bu görüşü, çok çarpıcı bir pasajda, "Tanrı olmazsa, her şeye izin vardır" diye ifade eder. Yani, insan doğasındaki içsel kötülük, ancak dışsal faktörler sayesinde bastırılabilir, kontrol altında tutulabilir.

Stanford Hapishane Deneyi'ni tasarlayan psikolog Philip Zimbardo, kimi zaman kendi araştırmasının bu görüşü destekleyen sonuçlar ortaya çıkardığını söylemiştir. Zaman zaman daha farklı yorumlarda bulunduğu da, doğru. 

"İnsan özünde kötüdür" görüşüne zıt ikinci görüşe göre, kötülük veya zalimlik, insan doğasının temel bir unsuru değildir. Bu nitelikler, hiyerarşik güç yapıları içinde yer alan itaatkar insanların kendilerine sunulan rolleri sorgulamadan benimsemeleriyle ortaya çıkar.

Her iki görüşün de insan iradesini, dolayısıyla bireysel sorumluluğunu göz ardı etmediğinin altını çizeyim. Zalimce davranan insanlar her iki görüşe göre de yaptıklarından sorumludur. Ama bu iki görüş, insanları kötülüğe yönelten nedensellik konusunda birbirinden ayrılıyor.

"İnsan özünde kötüdür" görüşüyle, "insanı kötülüğe yönelten temel faktörler, dışsaldır" tezi arasında, yüzeyde öyle görünmese de, sonuçları ve kötülükle baş etme yöntemleri açısından çok derin ve önemli farklar var. Tefrikanın sonunda varmak istediğim nokta temel olarak bu.

Stanford Hapisane Deneyi'ni iyi anlamak için, ondan 10 yıl önce Yale Üniversitesi'nde yapılmış Milgram elektroşok deneyine ve bu deneye ilham kaynağı olmuş Kudüs'teki Adolf Eichmann yargılamasına göz atmamız gerek.

İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Arjantin'e kaçan Nazi subayı Adolf Eichmann, 1960'da Mossad ajanlarınca yakalanır ve kaçırılarak yargılanmak üzere İsrail'e getirilir. Kudüs'te yapılan mahkemede, Eichmann savaşta yalnızca amirlerine itaat ettiğini, kötülüğe alet edildiğini, ve asıl sorumlunun kendisi olmadığını söyler. Af dileği kabul görmeyen Eichmann 1962'de idam edilir.

Savaşsırasında A.B.D.'ye göç etmek zorunda kalmış olan felsefeci Hannah Arendt, davayı The New Yorker dergisi adına takip etmektedir.. İzlenimlerini 1963'te Eichmann Kudüs'te: Kötülüğün Sıradanlığı Üzerine bir Rapor başlığıyla yayımlar.

Arendt'in en çarpıcı gözlemi, mahkemede Eichmann'ın akla hayale sığmayacak kötülükleri, binlerce Musevi'nin katline yol açan eylemleri, alelade bir bürokratın yaptığı sıradan işlermiş gibi anlatmış olmasıdır."Kötülüğün sıradanlığı" ifadesi Arendt'in kaleminden böyle ortaya çıkar.

Arendt, "kötülüğün sıradanlığı" nitelemesi yüzünden eleştiri yağmuru altında kalır. Eichmann içi karanlık, her zerresine kötülük sinmiş bir canavar değil midir? Kötülüğünün, onu sıradanlaştıran, içinde yer aldığı sistemden kaynaklandığını söylemekle, suçunu hafife mi almaktadır?

Arendt,Gestapo tarafından hapse atılmış, türlü eziyetler çekmiş bir Musevi düşünür olarak elbette Eichmann'ın suçunu hafife almıyordu.Yapmaya çalıştığı, kötülüğün kimi koşullar altında sıradanlaştırılabileceğine ve bireyleri buna yönelten güç ilişkilerinin önemine dikkat çekmekti.

Bu anlamda, Arendt'in en başta söz ettiğim iki görüşten ikincisine yakın olduğu söylenebilir. Akla ziyan zalimliklerin doğasını anlamak ve onların yeniden ortaya çıkmasına engel olmak için, kötülüğe zemin hazırlayan iktidar yapılarını ve bireylerle ilişkilerini incelememiz gerek.

Unutmayalım ki, Eichmann'ın binlerce masum insanı ölüme yolladığı yıllarda yaptıkları, Nazi döneminin hukuki sistemine ve meşruluk sağlayan "ülke gerçeklerinin dayattığı zorunluluklara" bir şekilde adapte edilmiş durumda. Bu anlamda, evet, Eichmann yalnızca görevini yapmaktaydı.

Milgram deneyine geçmeden önce, Açık Bilinç'te Zeynep Gambetti ile Hannah Arendt'in çalışmaları ışığında totaliter rejimler ve alternatif eylem biçimlerini ele aldığımız programımız hatırlatayım:  Hannah Arendt'ten Yola Çıkarak Diktatörlük, Totalitarizm ve Alternatif Eylem Biçimleri

Eichmann'ın pek çok ülke radyosundan canlı olarak yayınlanan yargılaması sürerken, Yale Üniversitesi psikoloji profesörü Stanley Milgram, Nazi suçlularının bakış açılarını ve davranışlarını anlamaya çalışmaktadır. Eichmann'ın "Biz yalnızca emirlere uyduk," sözlerinden ilham alan Milgram, daha önceki bir programda detayıyla aktardığım gibi, Psikoloji tarihine geçecek bir deney tasarlar.

Deney görünürde öğrenme ve bellekle ilgilidir. Öğrencilere daha iyi öğrenebilmeleri için yanlış yaptıklarında, öğretmenlik görevi üstlenen denekler tarafından elektroşok uygulanacaktır. Bunlar, odada bir otorite figürü olarak bulunan danışmanın gözetiminde gerçekleşir.


 

Öğrencilere aslında elektroşok uygulanmaz, bu bir kurgudur, ama onlar rol yaparak denekler tarafından şoka uğratılıyormuş gibi davranırlar. 40 denekten 26'sı, deney danışmanının komutlarına sorgusuz itaat eder ve öğrencilere verdikleri elektroşoku 450 volta kadar yükseltmeye rıza gösterir.

Milgram deneklerden, sorgusuz itaatkarlıkla hareket eden "kötülük makinaları" çıkartmayı başarmıştır. Deneyin ardından kaleme aldığı Boyun Eğmenin Tehlikeleri (Perils of Obedience) makalesinde, sıradan insanların otoriteye karşı çıkamayarak büyük kötülüklere alet olabileceğini söyler.

Milgram deneyinin benzeri 50 yıl sonra yeniden yapılmış ve deneklerin %90'ı maksimum elektriği vermekten çekinmemiştir. Detaylar için tıklayın.

2016'da yayımlanan ve daha önce aktardığımız alakalı bir çalışma da, itaat eden bireyin, özgür iradesiyle davrandığı duruma kıyasla, kendini ediminin tam faili olarak görmediğini, dolayısıyla sorumluluk hissetmediğini öne sürüyor:

Coercion Changes the Sense of Agency in the Human Brain ; Emilie A. Caspar, Julia F. Christensen, Axel Cleeremans and Patrick Haggard, 2016

Bu çalışma, suç işleyen ama bir otoriteye itaat ediyor olmaktan dolayı kendilerini sorumlu hissetmeyenlerin sorumlu olmadığını göstermiyor. Ama bu tür durumlarda, itaat eden suçluların yanı sıra, onlara bu koşulları sağlayan ve yol gösterenlerin bu sorumluluğu paylaştıkları açık.

Konu otorite, itaat, ve bireysel sorumluluk iradesi olduğunda, 1936 Nazi Almanyası'nda çekilmiş bu fotoğraftaki August Landmesser gibi insanlar olabileceğini unutmamak gerek.

Açık Bilinç'in geçmiş programlarında, otorite, itaat, sosyal uyumluluk baskısı, kitle psikolojisi gibi konulara sıkça değindik, hepsi arşivde var. İlgilenenler için, bir kaç bağlantıyı buraya bırakayım:

Kitle Psikolojisinin Yapıtaşları

Sivil İtaatsizlik

Otorite, İtaat ve Vicdan

Şimdi, Milgram'ın Yale deneyinden tam 10 sene sonra Zimbardo'nun Stanford Üniversitesi kampüsünde tasarladığı hapishane deneyine gelelim.

http://www.prisonexp.org/

Zimbardo, deney için, ABD Donanma Komutanlığı'ndan fon alarak, Stanford Psikoloji Bölümü'nün bodrum katını 1971 yazında, bir tür yapma hapishaneye dönüştürür. Koridor boyunca üçer kişilik 4 oda ve bir tecrit hücresi oluşturulur. Koridorun arkasında gizli bir kamera yerleştirilir.

ABD Donanması, kendi hapishanelerinde mahpuslarla gardiyanlar arasında yaşanan sürtüşmeleri inceleyecek bir psikolog aramaktadır. Aynı sıralarda, ABD Temsilciler Meclisi de bir hapishane reformu için çalışma komisyonu oluşturmuştur.

Deney için gazete ilanıyla denekler aranır. Yaz aylarında boş olan Stanford kampusunda, 2 hafta sürmesi beklenen deneyde, denekler ya mahpus ya da gardiyan rolünü üstlenecek ve karşılığında günde $15 (bugünün parasıyla yaklaşık $100) alacaktır.

Başvuran 70 denek arasından, yapılan test ve mülakatlar sonucu, en dengeli ve sağlıklı bulunan 24 genç seçilir. Aralarında Stanford öğrencileri de vardır. Yazı turayla ayrılan 12'şer kişilik iki grup, mahpus ve gardiyan gruplarını oluşturur.

Mahpuslar ve gardiyanlara, kendilerine özel kıyafetler giydirilir. Fiziksel şiddet uygulanması yasaktır. Zimbardo bütün deneklere, hapishane yaşamını incelemek istediklerini, bu sebeple onları iki hafta boyunca gözlemleyecekleri söyler ve kendi hallerine bırakır.

Birbirleriyle hiç bir geçmiş düşmanlıkları olmayan, şans eseri kendilerine sunulmuş rolleri üstlenmiş, Palo Alto kentinin bu orta sınıf beyaz "iyi aile çocukları" önlerindeki iki haftayı nasıl geçirecektir? Zimbardo ve ekibi gizli kameralı odaya çekilir ve deney başlar.

Deneklerin temel motivasyonu, günde 15$'dan yaz harçlıklarını çıkartmaktır.. Deneyde çatışma çıkması gibi bir kural yoktur. Yemekleri düzenli olarak dışarıdan getirtilmektedir.. 2 hafta boyunca yattıkları yerden bu parayı kazanmaları ve evlerine dönmeleri mümkündür. Ama öyle olmaz!

Hemen 1. günden gardiyanlarla mahpuslar arasında sürtüşme çıkar. Gardiyanlar güç gösterilerine girişirler. Şiddet yasaktır ama ışıkları açık bırakarak, gece uyandırıp sayım yaparak, istediklerini tecride göndererek cezalar uygularlar. Mahpuslarsa çeşitli direnme yolları bulur.

Henüz 2. gün, cezalar karşısında hafif bir sinir krizi geçiren bir mahpus-denek, eve gönderilir. Kimi mahpuslar etkin direniş gösterirken kimileri kaderlerine razı olmuş gibidir. Bazı gardiyanlar giderek daha zalimce cezalar uygulamaya başlar. Çatışmalar her gün artarak sürer.

6. günün sonunda, işler iyice kontrolden çıkmaya başlayınca, iki hafta sürmesi beklenen deney mecburen sona erdirilir. Zimbardo'ya göre bu deney nasıl çok kısa bir sürede "iyi insanların kötüye dönüşebileceğinin" göstergesi olmuştur.

Zimbardo'nun sansasyonel işler yapmaya düşkün ve hayli egsantrik bir insan olduğunu da söylemek zorundayım. Deneyinin makalesini yazmadan ve verileri paylaşmadan önce, gizlice kaydedilen videoları televizyon kanallarına gönderir, söyleşilere çıkar, dergilere manşet olur.

Daha sonraları bulgularını Şeytani Etki (Lucifer Effect) olarak niteleyerek bir kitap yazacak olan Zimbardo'ya göre bu deney insanlığın "en çirkin, bayağı, ve hastalıklı" yüzünü ortaya çıkartmıştır.

Doğrusu, Stanford Deneyi'nin sürdüğü 6 gün boyunca darp, yaralama gibi fiziksel şiddet içeren büyük bir olay olmamıştır. Ülkemizde, örneğin 1980 darbesi sonrası dönemde hapishanelerde yaşanan korkunçlukların yanında, bu deneyin sabıkasının çok hafif kaldığını söylemeliyim.

Stanford Hapishane Deneyi'nin yarattığı sansasyonel etki, deneklerin yaptıklarından ziyade, gardiyan rolünü üstlenenlerin nasıl hızlı bir dönüşüm geçirip neler yapmaya muktedir olduklarının görünür hale gelmesiyle ilgilidir.

Benzer bir sansasyonel etki, İngiliz yazar William Golding'in kitabı Sineklerin Tanrısı'nın (Lord of the Flies) 1954'te yayımlanmasının ardından da ortaya çıkmış, İkinci Dünya Savaşı'nın izleri henüz tazeyken, kitabın insan ruhunun karanlık taraflarına ayna tuttuğu öne sürülmüştü.

Bu vesileyle, Sineklerin Tanrısı'nı zamanında bize büyük bir dikkat ve derinlikle okutan Kadıköy Anadolu Lisesi İngilizce edebiyat hocam Dicle Öldürülenoğlu'nu saygıyla anmak isterim; yakınlarda kaybettik, ruhu şad olsun.

Şimdi en başta söz ettiğimiz iki görüşe geri dönelim. Arendt, 2. görüşe yakın durarak, kötülüğün izini insanları kötülüğe yönelten güç odakları ve iktidar yapılarında sürüyor demiştik. Zimbardo ise zaman zaman kötülük insanın özünde varmış gibi bir söylem tutturuyor.  Zimbardo deneyinin, kötülüğün insanın özünde olduğunu savunan 1. görüşle uyumlu bulgular ortaya çıkarttığı, bence doğru değil. 

Bu konuda Zimbardo'nun da yıllar içinde farklı şeyler söylediğine şahit oluyoruz.

Stanford Hapishane Deneyi'nin bilimsel yöntem açısından da eleştirilecek pek çok yanı var. Bunlardan bir iki tanesine yer vereyim.

Öncelikle, deneyin yöntem ve verilerinin yayımlanmasına kadar geçen sürede, deneyle ilgili pek çok malzeme, bilimsel olmayan sansasyonel biçimlerde medyaya sunuluyor. Bu, makale yayımlandıktan sonra yapılan yerinde akademik eleştirileri de gölgeliyor.

Interpersonal Dynamics in a Simulated Prison; Craig Haney, Philip G Zimbardo, Curtis Bank, 1973

Interpersonal dynamics in a simulated prison: A methodological analysis; Ali Banuazizi, Siamak Movahedi, 1975

İkincisi, deneyin bütün insanlık hakkında çok temel bir olguyu ortaya çıkardığı tezi, yanlış. Ancak çok dar bir kesimi kapsayan bir grup üzerine genelleme yapılabilir: Amerika'lı, beyaz, genç, orta sınıf, erkek, vb.

Üçüncüsü, deneyde bir 'seçme önyargısı' ("selection bias") olması muhtemel. Yani gazete ilanına cevap veren denekler, "hapishane hayatına" özellikle ilgi duyan, belki böyle bir alanda herkes için genellenemeyecek davranışlar sergileyecek kişiler olabilir.

Dördüncüsü, Zimbardo'nun deneydeki rolü muğlak. Dışarıdan bakan bir gözlemci olmak yerine zaman zaman kendini deneye kaptıran ve gardiyanları büründükleri roller konusunda deneyin tarafsızlığını bozacak şekilde etkileyen bir tutum sergilediğini kendisi de özeleştiri olarak söylüyor.

Son olarak, deneyin bir "bağımsız değişkeni" olup olmadığı belli değil. Yani deneyci tarafından değiştirildikçe, deneyin "bağımlı değişkenlerini" etkileyecek ve ölçüm yapılacak faktörler belirsiz. Deneyde daha ziyade "çocukları kurgulanmış bir hapishane ortamına bırakıp izleyelim, bakalım ne yapacaklar" havası var.

Bir de, tabii, deneyin etik sorunları olduğunu görmezden gelemeyiz. Ortada, ne zaman sona ereceği belli olmayan (zaten o yüzden de ortada kesilen), katılanları travmaya uğratacak olaylara açık bir tasarım var.

Fakat bunların hepsinden önemlisi, Stanford Hapishane Deneyi'nin sonuçlarını nasıl yorumlamamız, deneyden hangi dersleri çıkartmamız gerektiği konusu. Burada da, en başta söz ettiğimiz, kötülüğün insan doğasındaki yeriyle ilgili iki zıt görüşe geri dönüyoruz.

BBC organizatörlüğünde 2002'de yapılmış, Stanford Hapishane Deneyi'ne çok benzer bir çalışma, Zimbardo deneyinin sonuçları konusunda da yol gösterici veriler içeriyor. Deneyle ilgili bir belgesel izlemek isterseniz burada. 

BBC çalışmasında da mahpuslarla gardiyanlar arasında sürtüşmeler oluyor, fakat Stanford deneyinde olduğu gibi sorgusuz sualsiz ortaya çıkan zalimce davranışlar görülmüyor. Deneklerin kimi önemli konularda ortak bir anlaşmaya varabildikleri gözlemleniyor.

BBC deneyinin önemli bir farkı, deneklerin kişilik formasyonları daha oturmuş, orta yaşlı ve iş sahibi insanlar olmaları. Kendilerine sunulan rolleri sorgusuzca sahiplenmiyorlar. Bazı gardiyanlar, mahpuslar üzerinde güç sahibi olmaktan rahatsızlık duyduklarını söylüyorlar.

Stanford ve BBC hapishane deneylerinden şöyle bir sonuca varabiliriz: İnsan doğasından söz edeceksek, içsel ve bireysel kötülükten ziyade, güç yapılarının önümüze koyduğu rolleri benimseme, bazen sorgusuzca itaat etme ve iktidarın aracı gibi davranma eğilimlerini anlamamız gerek.

Şimdiye kadar aktardıklarımı özetleyerek, en başta karşılaştırdığım iki zıt görüşe yeniden döneyim. Stanford deneyini tasarlayan Zimbardo'nun bazen yakın durduğu "insan özünde kötüdür" görüşü, açıklama değeri olmayan ve bir çıkış yolu öneremeyen bir bakış açısını yansıtıyor.

Kötülük yapan insan özünde kötüyse, değiştirme olanağı yok gibi duruyor. Bu görüş, kötülüğe vesile olan dış etkenleri de görmezden geliyor. (ABD'de bu görüşü savunan sağ muhafazakar kesimin aynı zamanda idam cezasını da hevesle savunmaları, bu yüzden olsa gerek.)

Bir dipnot olarak ekleyeyim: İnsan bilişimi ve davranışının çeşitliliğinin karşısında zaten sorunlu olan "insan doğası" kavramına, bir de "öz" eklemek ve ona yekpare biçimde kötülük atfetmek, "insan özünde kötüdür" görüşünü daha da savunulamaz hale getiriyor.

İnsanı kötülüğe yönelten dışsal faktörleri iktidar ilişkileri içinde tespit eden, kısmen BBC çalışmasının desteklediği, Arendt'in de yakın durduğu görüş ise, hem ümitli bir akıbet, hem de göz ardı etme lüksümüz olmayan ciddi bir ikaz içeriyor.

Ümitli tarafı şu: Beklenmeyecek kötü davranışlarda bulunabilen insanlar, farklı koşullar altında, farklı rolleri benimseselerdi, iyi davranışlara yöneleceklerdi. Bu, kötülerin kişisel sorumluluğunu azaltmıyor belki, ama bir değişimin mümkün olabileceğine işaret ediyor.

Yani, Zimbardo'nun denekleri, farklı rol modelleri içeren bir kültürden gelselerdi, zalim gardiyanlara dönüşmeyebilirlerdi. Nitekim deneyin en acımasız gardiyanı bir söyleşide "Ben kötu bir insan değilim, yalnızca deney başarılı olsun diye rolümü iyi yapmaya çalışıyordum," diyor.

İkaz ise şurada: Hayatında kimseye zulüm etmemiş sıradan pek çok insan bile, sorgusuz itaat ettiği bir iktidar yapısı altında, büyük kötülükler yapmaya muktedir olabilir. Olağanüstü koşullar, munis komşumuzdan Nazi Almanyası'nda olduğu gibi bir canavar yaratabilir.

Bu çözümleme ışığında, ülkemiz gündemine dair ve endişeye mahal verecek gözlemlerde bulunmak mümkün. Bir tanesini örnek vereyim: Geçen ay Resmi Gazete'de yayımlanan ve "Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına ... bakılmaksızın .... darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişiler ..."  diye formüle edilen 696 no.lu KHK'ye bakalım.

Bu KHK ile, resmi kolluk görevi olmayan sıradan insanlara, yoruma açık geniş bir yelpaze içinde, gerek hukuki, gerekse, daha önemlisi, psikolojik olarak hem yargılama hem cezalandırma ehliyeti verildiği, onlara sorumluluktan muaf bir tür gardiyanlık rolü biçildiği açık.

İktidar yapıları içinde kendilerine gardiyanlık rolü verilen kimi sıradan insanların ne tür zalimce davranışları şaşırtıcı bir hızla benimseyebileceklerini görmek için çok uzaklara bakmaya gerek yok. Stanford Hapishane Deneyi bize çok bariz bir örnek sunuyor.

Bu çerçevede, Açık Bilinç'te daha önce de dile getirdiğim bir görüşü bir kez daha yinelemek isterim: Eğitimin asıl hedefi, itaat eden, kendisine biçilen rollere düşünmeden bürünen değil, kendi ayakları üzerinde durabilen, sorgulayan, özgür ve özerk zihinli bireyler yetiştirmek olmalı.

Bitirirken, Milgram ve Zimbardo deneyleri, başka pek çok ilginç konuyla birlikte, iyi-kötü tezatlığı ekseninde, Açık Radyo’nun Kamusla Güreş programında son iki aydır konuşuluyor, oraya da bakmanızı öneririm.